Arşiv

Yazar Arşivi

Şefin Tavsiyesi: Thursday

06/09/2009 1 yorum

3 hafta önce filandı galiba. Ofiste çalışıyorum, sanırsam proje üzerine şefle konuşuyorum konu bir anda sinemaya döndü (farklı bir şekilde de cereyan etmiş olabilir, hafızam muğlâk), şefim bana Thursday’i önerdi. Daha önce duymamışım ki pek hayra alamet değildir şahsım adına. Imdb’den baktık, Mickey Rourke, Aaron Eckhart, Thomas Jane filan oynuyor. Tür aksiyon. Seyrederim, dedim.

Bugün izleyeyim dedim. Pazar akşamı çünkü ve çok ağır takılmamam gerekiyor. Artık yaşlandık, günde bir ciddi film yetiyor artık. Günlük hakkımı da 31’ yapımı Frankenstein’la doldurmuşum zaten.

Filmi eğlenceli bir kara komedi olarak tanımlayabiliriz. 80’lerin sonlarında sayısı gittikçe artan bir türdür kendileri, 90’larda altın çağını yaşamıştır. Tarantino ile güzel bir zirve yapmıştır, Altın Palmiye bile almıştır bu tür. 2000’lerle beraber dozu abartıya kaçan şiddet ve hız oranıyla beraber pek rağbet görmez olmuştur. Yanlış hatırlamıyorsam, son örneklerinden biri Shane Black’in Kiss Kiss, Bang Bang’i olmuştur. Zaten bir türe en fazla 15 yıl ömür biçen Hollywood sineması adına makul bir süredir.

Film, eski bir uyuşturucu satıcısının, işten ayrılıp temize çıkmasından 5 yıl sonra başına gelen cehennemvari bir günü anlatıyor. Bol şiddet, bol gevezelik, salak hareketler mevcut. Tabii akla hemen Tarantino geliyor ki ciddi anlamda bu türün başyapıtları onun elinden çıkmadır. Yönetmen Skip Woods neyi amaçlamış tam emin değilim ama film, haddinden fazla Tarantino koktu bana. Ha eğlenceli, yer yer komik ama son kertede inandırıcılıktan uzak. Çünkü Woods zeki dolu hamlelere gelince sıradanlaşmaktan kurtulamıyor. Mesela Bob Marley çakması herifin, adamımızı vuracakken bir telefonla raggae yapmaya kalkışması oldukça bayağı bir senaryo hamlesi. Hele bundan çok daha zeki filmleri izledikten sonra hiç çekici gelmiyor.

Bu arada Woods’un filmografisi çok sakin. Bu film dışında yönetmenlik yapmamış lakin çekilmiş 4 senaryosu var: Swordfish (ilk izlediğimde çok sevmiştim, tabii o zamanlar toyduk; şu an aklımda sadece iki sahnesi mevcut: Halle Berry’nin göğüsleri ve Matrixvari bir patlama sahnesi), Hitman, X Men Origins: Wolverine (o da hoş bir eğlencelikti) ve 2010’da izleyeceğimiz The A-Team (gaza gelip belki giderim). Ezcümle, çok üst düzey işler yapmamış.

Her şeye rağmen bir Pazar akşamı için gayet iyiydi. Aaron Eckhart’ı böyle tiplerde izlemeyi seviyorum. Kız da fena değildi. Daha ne olsun! Teşekkürler şef! (Sana Lock, Stock and Two Smoking Barrels’ı öneriyorum, bir de bunu izle ve zeki kara komedi nasıl yapılır gör. Gerçekten aşık olacaksın!)

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Belgeselin Önlenemez Yükselişi: Brüno, The Hurt Locker ve District 9

Sinema tıkandı, yaratıcılığını yitirdi filan deniyor son yıllarda. Kanıt olarak da gittikçe çoğalan yeniden çevrimler, devam filmleri, uyarlamalar gösteriliyor. Evet, belki bu açıdan doğru gibi gözüküyor. Lakin sonuçta bir sanattan bahsettiğimizi unutmamalıyız. Ne olursa olsun özgün fikirler ve eserler üretilmeye devam edilecektir. Azalsa da örneklerini görebiliyoruz nitekim. Belki bir akım oluşturacak kadar belirli kurallara dahil değiller lakin birbirine benzer oluşumlar da üretiliyor.

21. yüzyıl insanlara yeni alışkanlıklarla beraber geldi. Mesela belgesel izleme oranının artışı. Herkesin eline düşen kameralar, cep telefonları ile çekim oranının artışı bir yana insanlığın realiteye duyduğu açlığın artışı da aşikâr. Neredeyse yalandan oluşan bir dünyada yaşayan insanoğlu, normalde göremediğini ekranda görmeyi istiyor nedense. Son 10 yıldır gişe rekorları kıran ve popülerleşen kimi belgeseller bunun açık kanıtı. Aklıma ilk gelen Fahrenheit 9/11 mesela. Türkiye’de bile Mustafa gibi sansasyon yaratan belgeseller gişe rekorlarını zorluyor.

Tabii bir de bunun kurmaca sinemaya etkisi mevcut. Artık büyük stüdyo filmlerinde bile elde sallanan kameralara alışmış durumdayız. Çünkü filmlere gerçekçilik hissi vererek seyircilerin daha fazla heyecanlanması amaçlanıyor. Kimi filmler de direkt belgesel tekniğini ödünç alıyor. Tabii bunu çeşitli türlere adapte ediyorlar. Mesela ilk önceleri şaka gibi gelen The Blair Witch Project bugün bu konuda bir milat oluşturmuş durumda. Sanki bir korku kültü üzerine çekilen bir belgeselmişçesine pazarlanan film, hala sinema tarihinde yüzdesel oranda en çok kara geçen film ünvanına sahip.

Sacha Baron Cohen belgeselvari komedi alanında kendi tarzını oturttu mesela. Borat başlı başına bir başarıydı. Çoğu kişi filmi yanlış anlasa da Cohen, harika bir komedi stili yaratmıştı. Son filmi Brüno ile de moda ve magazin toplumunu çok ince taşlıyor. Bunun yanında Amerikan halkının ne kadar tutucu ve bağnaz olduğunu açıkça gösteriyor.

Diğer yandan aksiyona bile belgeseli yediriyorlar artık. Türkiye’de ne zaman gösterime gireceğini bilmediğim The Hurt Locker belgesel havasına sahip bir savaş filmi mesela. Irak’ta çalışan bomba imha uzmanlarının hayatlarını belgeseli aratmayacak sadelikte ve dinginlikte anlatıyor. Ana cümlesi olan “Savaş bir uyuşturucudur, bir kere girdin mi hep canın çeker.”i bu format yoluyla o kadar mükemmeliyete yakın bir halde aktarıyor ki savaş filmlerine yeni bir soluk getiriyor. Bu filmi kışın ödül törenlerinde duyarsanız şaşırmayın derim.

Aynı şekilde District 9 ise tüm formatını belgesele dayayarak bilim kurgu türünde bir ilki yaşatıyor bize. Film, baştan sona kadar filmdeki karakterlerin ve onların yakınlarının röportajlarından oluşuyor. Aralarda da televizyon, güvenlik kamerası görüntüleri ile olaya vakıf oluyoruz. Johannessburg’a inen bir uzay gemisinden boşalan karidese benzeyen uzaylıların hayatlarını izliyoruz. Güney Afrika Hükümeti’nce bir varoş mahallesi tesis edilen uzaylı komününün başka bir bölgeye taşınmak istenmesi sonucu çıkan olaylarla başlıyor belgesel (yani film). Evlere baskın sırasında bir hükümet görevlisinin bir sıvıya maruz kalması sonucu yarı uzaylılaşması ve bunun getirdiği olaylar dizisi belgeselin ana konusunu oluşturuyor.

District 9, bu format sayesinde hem tempoyu her zaman yüksek tutarken hem de ırkçılık, varoş kültürü, varoşların sorunları ve hükümetin bunlara bakış açısı gibi oldukça gerçek konuları masaya yatırıyor. Ayrıca bilgisayar oyunlarında gördüğümüz sahnelerle (Half-Life 2 ile Quake’e ciddi atıflar bulunuyor) farklı bir boyuta da giriyor. Apayrı bir yazı oluşturacak kadar birçok konuya atfını belgesel yapısı sayesinde yumuşatıp kolayca sindirilmesini sağlıyor.

İlerleyen yıllarda kim bilir hangi türleri belgesel formatına harmanlanmış olarak izleyeceğiz. Persepolis ve Vals im Bashir ile animasyonun da belgesele hizmet verdiğini düşünürsek oldukça farklı filmlerin bizleri beklediğini rahatlıkla iddia edebiliriz.

Kürt Açılımı Hakkında

Şimdi yazacaklarımı çoğu insan yanış anlayabilir. O yüzden baştan söylüyorum ki olabildiğince tarafsız düşünmeye çalışıyorum bu hassas konuda.

16 yaşımda, en sonunda kendi inancıma karar verdikten sonra bir idealin de hep arkasında durdum: Sınırları olmayan, kamplaşmamış bir dünya! Bu gerçekleşemeyecek bir ideal, bir ütopya farkındayım lakin bu ideale yaklaşan her adımı da her zaman alkışlarım.

Son bir ayda gündemin en ağır konusu Kürt açılımı. Her konuda olduğu üzere, Türkiye’de konuyu bilip bilmeyen herkes bu açılımı tartışıyor. Yani yine ağzı olan konuşuyor. O zaman benim de yazmamda sakınca yoktur.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:politika, yorum

Inglorious Basterds

Işıklar karalıyor ve bir ışık huzmesi beyaz perdeye düşmeye başlıyor. Universal’in logosunu görüyoruz lakin bu, trampetler eşliğinde dönen bir dünya değil. 50 yıl öncesinin sade dünya resimli logosu. Tarantino daha ilk kareden sıradan bir film izlemeyeceğimizin sinyalini veriyor.

Hemen ardından kadrodaki isimler, teker teker perdeye yansıyor. Bu jenerik stili de günümüze ait değil. Westernlerde ve sonraları spaghetti westernlerde sıklıkla kullanılan bir stildir kullanılan. Zaten Tarantino’nun “Ben 2. Dünya Savaşı filmi değil, 2. Dünya Savaşı’nda geçen bir spaghetti western çektim.” sözü de buna uyuyor zaten.
Daha fazlasını oku…

My Sister’s Keeper

Yaz mevsimi vizyon filmleri açısından çok kurak geçiyor. Temmuz ayındaki üst üste gelen birkaç filmi saymazsak tabii. Hayri Pıtır’dan bu yana 1 ay geçmiş ki sinemaya gitmemişim. Nick Cassavetes’in mendil ıslatan melodramıyla yolum sinemaya düştü sonunda.

Normalde Amerikan melodramlarına pek itibar ettiğim söylenemez. Lakin, yönetmene göre film seçtiğimden bazen konu ayrımı yapmıyorum. Söz, Nick Cassavetes olunca merak ettim filmi. Konu da çok ilginç zaten:

Anna, üç çocuklu bir ailenin son çocuğu. Ama onun doğma hikayesi normalden biraz farklı. Şöyle ki sırf kanser olan ablasına donör olmak için laboratuar ortamında yaratılan bir çocuk ve 12 yaşına kadar ablası için defalarca bıçak altına yatmış bir çocuk. 12 yaşında da ablasına bir böbreğini vermesi istenince “Artık yeter!” diyor ve ailesini mahkemeye veriyor.

Konu, tamamen bir ikilemden ibaret. Bir yanda 13 yıldır ölmemesi için tüm hayatı felç olmuş bir aile var. Bilhassa anne, kızının yaşaması için tüm benliğinden vazgeçmiş bir durumda. Diğer tarafta da hiç gereği yokken defalarca ameliyat olan ve bunların sorunlarıyla boğuşan bir kız çocuğu var. Davanın ana konusu bile ilginç: ‘Beden üzerindeki hakları geri almak’!

Filme giderken de, filmin ilk 1 saati boyunca da salt bu ikilem üzerinden filmin yürüyeceğini zannetmiştim. Ama senaryo zekice bir hamleyle ikilemin merkez noktası olmasından sıyrılıyor finale doğru. Böylece o ana kadar filmin ana karakteri sandığımız Anna bir anda ikincil karaktere düşüyor. Kanserli abla, Kate de başrole yerleşiyor. Bu hamle hem filmin (tipik bir Hollywood filmi gibi) ahlaki sorularından güzelce kaçmasını sağlıyor, hem de filmdeki bazı gereksiz sahnelerin anlam kazanmasına yol açıyor. Yani bir şeyler götürürken bir şeyler de getiriyor. Lakin ilk başta verilecek bir kararla iki sorunun da çözüleceğini düşünebiliriz ama çözümü birden fazla olasılıkla aramak saçma olur.

Bir de işin diğer yönü var: Filmin uyarlandığı kitapta final tamamen farklıymış (dolayısıyla bahsettiğim hamle kitapta yok). Bazı kitap hayranlarını durumdan şikayetçi olsalar da kitapta final oldukça gerçek dışı* olduğundan çoğu hayran mutlu. Bu yönden bakınca filmin yaptığı mantıklı geliyor. Ama yine de vaat ettiği ana ikilemden kaçınması hayal kırıklığına uğratıyor. Ben işin içinden çıkamadım, çıkarsanız söyleyin.

Son olarak bu filmle Cameron Diaz Oscar adayı olmak istiyormuş. Bence çok zor. Ama aynı rolle sağlam bir aktris rahatlıkla aday olabilirdi, gerçekten bıçak sırtı bir rol.

Oyuncular: Sofia Vassilieva, Abigail Breslin, Cameron Diaz, Jason Patric, Alec Baldwin, Joan Cusack, Evan Ellingson, Heather Wahkquist, Thomas Dekker, Jeffrey Markle – Görüntü Yönetmeni: Caleb Deschanel – Müzik: Aaron Zigman – Senaryo: Jeremy Leven, Nick Cassavetes (Jodi Picoult’un romanından) – Yönetmen: Nick Cassavetes – ***1/2

*: Kitapta Anna mahkemeyi kazanıyor ama eve giderken kaza geçirip ölüyor, o sırada tamamen rastlantı sonucu böbrek bekleyen ablasına böbreği veriliyor ve Kate ölümden kurtulup ileride bir dans hocası oluyor.

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

The Soloist

The Soloist, 1 yıl önce duyduğum bir film. Daha önce Pride & Prejudice ile Atonement’la radarıma giren Joe Wright’ın 3. uzun metrajı. Başrollerinde son birkaç yılın favori ismi Robert Downey Jr. ile Jamie Foxx var. İlk duyduğumda film, 2009 Oscarı için yarışacaktı. Diğer deyişle 2008 Aralık’ta gösterime girmesi bekleniyordu. Okuduğum haber, filmin birkaç dalda aday olabileceğini söylüyordu.

Sonra ne olduysa, ABD vizyon tarihi 2009 Nisan’a itildi ki bu da Oscar için yarışacak bir film için kötüdür. Film, gerçekten de geçtiğimiz nisan Amerika’da gösterime girdi, pek fırtına koparttığı da söylenemez. Daha Avrupa’ya geçmedi lakin. Türkiye’ye de ekim gibi gelmesi bekleniyor şu an.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Blog Formatında Önemli Değişiklik

Yaklaşık 1 ay önce bu blogta neler yazılacağını yazmıştım kısaca. Zaten belli bir süreden beridir de bunu uyguluyordum. Ama bir şeylerin eksik olduğunun farkına vardım, o da şu ki kendimi yeterince ifade edemiyorum veya etsem de yanlış anlaşılıyorum. Biraz bu cümleyi açalım:

Konumunuz, kişiliğiniz ve toplumdaki yeriniz gereği birtakım şeyleri yazamıyorsunuz. Bu da benim ‘Herkes şeffaf (maskesiz) olmalı’ görüşüme ters düşüyor açıkçası. Diğer taraftan, bazı şeyleri açıklıkla yazsam da insanlar bunları ters anlayabiliyor, hatta direkt ters anlıyor. Daha önce herkese açık bir alanda hiç böylesine itiraf görmemiş bir kişi, bunun ardında artniyet aramaya kalkışıyor veya beni çok saf bulup acımaya kalkıyor. Şunu açıklıkla belirtiyim ki acınmaktan nefret ediyorum. Fiziksel özelliklerim dolayısıyla hayatımda bir sürü kişi tarafından acınmaya, küçük görülmeye ve hatta aşağılanmaya maruz kaldım. Ve artık buna mecbur kalmak istemiyorum. Hiç olmazsa asgari düzeye indirmeye çalışıyorum.

Bütün bu sebepler yüzünden, bu blogta kişisel hayatıma notlar bulamayacaksınız artık. Sadece sinema, müzik, vb. tanıtım ve eleştirileri; kişisel düzeye inmeden politik ve felsefik yazılar ve gezi yazıları okuyacaksınız bu blogta. Diğer tüm yazılar da günlük formatında başka bir yere yazılacaktır. Belki günün birinde bunları da okursunuz.

Kategoriler:blog

Mad World’ün Alternatif Çevirisi

All around me are familiar faces
Çevremizde her gün tanıdık bir sürü yüz görüyoruz. Kimi gerçekten tanıdığımız, kimi de sadece benzeyen. Çevremiz bu kadar kalabalık olsa da yalnızız yine de.

Worn out places, worn out faces
Çünkü çevremiz o kadar dejenere olmuş ki! Gittikçe güzelliğini kaybeden, anlamını yitiren mekanlar. Daha da önemlisi maskeler kuşanmış binlerce insan, artık yüzleri bile tanınmayan.

Bright and early for their daily races
Hepsi de basit oyunlar etrafında dönüyor. Her gün tekrarlanan, sahte numaralar lakin herkesin katıldığı.

Going nowhere, going nowhere
Hepsinin ödülü de aynı: Hiçbir şey. Belki de sadece yeni oyunlara katılma hakkı veriyor, yine sonucu bulunmayan.

Their tears are filling up their glasses
Tabii bu manasız yarışları kaybedenler de var. Ödülleri de gözyaşı. Ama bu yaşlar dışarıya akamıyor, kişinin içinde birikiyor.

No expression, no expression
Çünkü hala dışarıyı düşünüyorlar. Utandırmak istemiyor kendini, o yüzden de yüzü ifadesiz. Ama bilmiyor ki zararı yine kendine.

Hide my head I want to drown my sorrow
İçine attıkça da insan, gömüyor başını, tavuskuşu misali. Acısını kendi çekmek istiyor.

No tomorrow, no tomorrow
Sonuçta ne kazanan, ne de kaybeden yarına ulaşamıyor. Edindiği şey, yine bugün.

And I find it kind of funny
Bense tüm bunları biraz komik buluyorum. Bazen onları izleyip dalgamı geçiyorum.

I find it kind of sad
Bazen de çok üzülüyorum. Yüreğim burkuluyor, çünkü ben de içindeyim.

The dreams in which I’m dying
Öyle bir hale geldik ki artık en iyi rüyalarımız…

Are the best I’ve ever had
içinde öldüklerimiz. Çünkü bu düzenden tek çıkış yolu var.

I find it hard to tell you
Söylemesi çok zor, inanın.

I find it hard to take
Kabullenilmesi belki de daha zor.

When people run in circles
İnsanlar bu düzenin içinde sonu olmayan daireler çiziyorlar. Hiçbir getirisi olmayan!

It’s a very, very
Mad World
Mad world

Bu dünya çok ama çok çıldırmış. Yörüngesinden tamamen sapmış!

Children waiting for the day they feel good
Her çocuk o günü bekler. Hediyelerin alındığı, pastaların yendiği, oyunlarda kazananın o olduğu.

Happy Birthday, Happy Birthday
Nice yıllara doğum günü çocuğu! Ama hakkın sadece 1 gün, ya kalan günler?

And I feel the way that every child should
Her çocuğa bunlar anlatılır, ders olsun diye. Oysa ki çocuğa yalanı dolanı öğretiriz böylece.

Sit and listen, sit and listen
Oturup dinler her biri ama korunmayı öğreneceğine düzeni öğrenir.

Went to school and I was very nervous
Okula ilk başladığımda çok huzursuzdum. Evin huzurlu ortamından ilk adımdır.

No one knew me, no one knew me
Kimse seni tanımaz, sen de kimseyi. Herkes temizdir (olacağı kadar).

Hello teacher tell me what’s my lesson
Buyurun hocam, bana dersimi öğretin. Bana düzeni öğretin.

Look right through me, look right through me
İçime bakarak yargıla beni. Ne olacağımı söyle. Sisteme nerden dahil olacağımı.

And I find it kind of funny
Hala bunları komik buluyorum.

I find it kind of sad
Biraz da buruk. Ama elden ne gelir ki?

The dreams in which I’m dying
Hala içinde öldüğüm rüyalar en keyif aldıklarım.

Are the best I’ve ever had

Belki de en iyileri hakikaten.

I find it hard to tell you
Bunu söylemek zor gelse de bu böyle.

I find it hard to take
Anlaması farklı olsa da

When people run in circles
İnsanlar bu döngüde döndükçe dönüyor, fark etmeseler de.

It’s a very, very
Mad World
Mad World
Enlarging your world
Mad World.

İşte bu yüzden bu dünya çok çılgın! Gittikçe de genişleyen bir halde üstelik.

Şarkı: Mad World – Gary Jules

Kategoriler:hayat, yorum, şarkı

İkilemler Denizinde Yol Almak

“Hayat, seçeneklerden oluşan bir yoldur.” tanımına sahip bir felesefe vardır. Kader kavramı karşısında, insanların hür iradeleriyle eylemlerini seçtiğini ve hayatın bu seçtiğimiz kararlardan oluştuğunu ifade eder.

Şüpheyle yaklaştığım bir felsefe sistemidir kendileri ve aklıma genelde Mavi Sakal’dan ‘İki Yol’u getirir.
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:felsefe, hayat

Sinemasal Sayıklamalar – #4

  • Şu sıralar eve bolca film izler oldum. Bunun sebebi hafif bunalım takılmam mı, bilemiyorum. Ama eskilerle yeniler arasında bayağı mekik atar oldum.
  • 80’lerin en popüler filmlerinden, hatta filmi geçin vakalarından Flashdance’ı izledim. MTV ekolünün sinemaya ilk yansımasıdır sanırsam. 83 ve 84’te bir sürü yeniyetmenin duvarını Jennifer Beals posterleri süslüyordur eminim. Ama kız film çekerken Yale’de (sanırım hukuk) okuyormuş. İşte ABD farkı budur, hem güzel hem kültürlü hem de popüler. Filmde ise pek bir şey yok. Ama kendini izlettiriyor kesinlikle. 83’te genç olsaydım filme hayran kalabilirdim herhalde. Müzikleri süper çünkü. ‘What a Feeling’ ile ‘Maniac’ı arka arkaya çalması bile yeter. Ayrıca nasıl bir fanteziyse film, esas kızımız hem dansçı hem kaynakçı (bildiğiniz oksijenli metal kaynağı işte)!
  • Hani şöyle filmler vardır ya: Kentin varoşlarında bir okul vardır; öğrenciler umursamaz, çete üyesi, vb.; öğretmenler de kendi hallerinden şikayetçi; sonra bir öğretmen gelir, bir sınıfla sorun yaşasa da finalde sınıfı mum yapar. Düzinelerce örneği vardır. İşte bu türün ilk örneğini izledim: The Blackboard Jungle. 1955 yapımı siyah-beyaz bir film. Renkleri eskimiş ama film taş gibi. Türün tüm klişeleri bu filmden araktır diyebiliriz. Müzikle yola getirme fikri mesela. Öğrenciler çok iyi döktürmüş, aralarında Sidney Poitier var örneğin. Şarkılar da ayrı bomba. ‘Rock Around the Clock’ bu film için yapılmış meğerse. Küçük bir cevher yani.
  • 2009’a gelelim biraz da: Duplicity’yi izledim, sırf Julia Roberts-Clive Owen ikilisi için. Olmamış. Tony Gilroy harika bir senarist ama bu sefer elindekini o kadar karıştırmış ki konuyu anlayayım derken eğlenemiyorsunuz ve film eğlencelik diye çekilmiş! Roberts’ın devri geçti de Owen böyle rollerle kendini harcıyor.
  • Adventureland’ı herkese öneririm. Çünkü hiçbir yerde ismi duyulmamasına rağmen gayet güzel bir film. Nick&Norah’s Infinite Playlist de aynı dertten mustaripti. Gençlik filmi diye kaale alınmıyorlar lakin çoğu yetişkin filmine 10 basarlar. Hele N&N! Adventureland, aşkın realitesini çok iyi yansıtıyor. Sorunu klişeleri fazla kullanması. Ama 87’de geçerek ve dönemin enfes şarkılarını arkadan dinleterek bizi bizden alıyor.
  • Eskilere yine dönelim: Bambi’yi izledim. Bilmeyeniz varsa Walt Disney’in en başarılı animasyonudur. Yurt dışında izlememiş çocuk yoktur! Bir geyiğin olgunlaşma macerasıdır anlatılan, hafif hüzünlü hafif gerilimli. Ama o kadar tutmadım filmi. Fazla naif geldi bana. Mesela geyiklerin başı Bambi’nin babasıymış meğerse (öyle okudum), ama filmde baba hiç oralı değil. Ayrıca koca ormanda en büyük hayvan geyik ve tek düşman insan! Tamam insan kötüdür ama bunun aslanı, yılanı, kaplanı var!
  • Stalag 17’de güzel bir 2. Dünya Savaşı öyküsünden gayrı elle tutulur bir şey bulamadım. Robert Strauss’un harika oyunculuğu tüm filmin önünde bence.
  • Yine Billy Wilder’ın çektiği The Lost Weekend’i izledim yine. Filmle ilgili en ufak bilgim yoktu izlemeden önce. Kara film izleyeceğimi ummuştum. Bir alkoliğin sayıklamalarını izledim 100 dakika boyunca. Yine de fena değildi. En beğendiğin sahneyse Don’un kapıyı zincirlemeye uğraşırken nişanlısının yedek anahtarı bulmaya çalışması ve burada yaratılan olağanüstü gerilim. Billy Wilder gerçekten çok büyük bir usta.
  • Daha da eskilere gidelim. Yıl 1923, filmin adı Safety Last! Bir tezgahtarın köşeyi dönme maceralarını komediye döküyor. Film sessiz tabii ki de. Harold Lloyd amcamın en önemli filmi. Şarlo’nun yandan yemişi diyebiliriz. Ama onun kadar komik değil, bana kahkaha attıramadı. Halbuki Chaplin her zaman 1-2 kahkahayı garantiler. Yine de film hoş bir komedi. Güzel gaglar (durum komedisi, sitcom’un atası) yakalamışlar, hatta bazıları bizim salak sitcomlara 100 basar.
  • 2003’e ilerleyelim: School of Rock, hep izlesem mi izlemesem mi diye ikileme düştüğüm bir film olmuştur ve izledim en sonunda. Başlarda çok sıktı, kendime “İzlememeliydin!” dedim ama sonlara doğru beli doğrulttu. İyi ki izlemişim!
  • 2009 ile bitirelim: Romantik-komedilerde şöyle bir yapı vardır: Hiç ciddi bir ilişkisi olmamış erkek/kız bir gün biriyle tanışır, ya çıkmaya başlarlar hemen ya da biraz aşk acısı çekilir; sonra tam işler yoluna girmişken, bir olay olur ve çift ayrılır; finalde de yeniden birleşirler. İşte I Love You, Man bu yapıyı alıp iki heteroseksüel erkeğin kanka haline geliş sürecinin üzerine kuruyor. Bunu da gayet hoş ve yer yer kahkaha attırarak yapıyor. Böylece yılın en hoş komedilerinden biri oluveriyor.
Kategoriler:günlük, sinema