Coward, Wicker ve You Can See Everything Üzerine
Coward
Bu yılki Filmekimi’nde sadece iki filme gittim. İlki Girl (2018) ve Close (2022) filmleriyle tanınan Lukas Dhont’un yeni filmi Coward’dı (2026). Kuir sinemanın heyecan uyandıran isimlerinden olan Dhont, bu sefer 1. Dünya Savaşı’nda geçen bir kuir hikâyesi anlatıyor. Belçika sınır cephesinde görev yapan, farklı sınıflardan gelmiş iki asker üzerinden savaşın soğuk gerçekliliğiyle kısa zamanda büyümek zorunda kalan erkeklerin yetişkinlik sorumluluklarıyla giriştikleri mücadeleyi anlatıyor Dhont.
Köyünün dışına belki de ilk defa çıkmış olan Pierre, etrafında olan her şeye büyük bir şaşkınlıkla bakmaktadır. Iskartaya çıkartılmış bir grup askerden moral geceleri düzenleyen bir gösteri grubu kuran Francis ise şehirlidir. Bu iki asker giderek yakınlaşırken Pierre kendisini sakatlar ve gösteri grubuna katılır.
Filme düz bakılınca isimdeki korkağın; Francis’e olan aşkı uğruna savaştan, askerlikten kaçarak ülkesini yüz üstü bırakan Pierre olduğu aşikâr. Fakat toplumdaki sosyal konumunu kaybetmemek uğruna sevdiği erkekten ve işten ânında vazgeçebilen Francis de korkak olmuyor mu? Ya da hangisinin korkaklığı daha ötede?
Coward belki de unutulacak bir eser, Dhont’un kendi işleri arasında bile. Lakin kutuplaşmanın giderek arttığı dünyamıza dair bence önemli sorular soruyor. Savaşın herkesi eşitliyormuş gibi görünmesinin nasıl bir illüzyon olduğunu birkaç er üzerinden anlatabilmesi bile takdire değer.
Wicker
İkinci film ise modern bir fabl olan Wicker (2026). İsimlerin olmadığı, herkese ya mesleği ya da aile bağıyla (kasabın eşi gibi) hitap edilen bir dünyada geçiyor filmimiz. Hiç evlenmediğinden ve balıkçılık gibi kötü kokan bir iş yaptığından ana kadın karakterimiz, köy halkı tarafından hor görülmektedir ve köyün dışında yaşamaktadır. Bu muameleden ve yalnızlıktan sıkılan Balıkçı, Sepetçi’den kendisine bir eş yapmasını ister. Masal bu ya, Sepetçi de hasırdan bir eş yapar. Bulunduğu toplumun dinamiklerine dair fikri olmayan bu Hasır Koca (wicker), Balıkçı’yı hem duygusal anlamda hem de cinsel olarak çok mutlu eder. Ama bireyselliğin olmadığı, hatta ayıplandığı bu Orta Çağ köyünde bu sevgi ve mutluluk köy ahalisini rahatsız etmeye başlar.
Alex Huston Fischer ve Eleanor Wilson’ın eseri kıssadan hisse içeren bir fablın ötesine geçmiyor. Çünkü sınırlarının farkında ve elindeki malzemeyi çok iyi kullanıyor. İlk bakışta sınıfsız gibi görünen bir dünyada bile ufak farklılıkların, hatta sevgi gibi temel bir duygunun bile nasıl eşitsizlikler doğurduğunu gösteriyor. İyiliğin de kötülüğün de insanın içinde olduğunu anlatıyor. Bunları da seyircisini gülümseten hikâyesi ve Olivia Colman, Alexander Skarsgard, Elizabeth Debicki ile Peter Dinklage’lı kadrosunu çok iyi kullanarak yapıyor.
You Can See Everything
Son olarak taze izlediğim You Can See Everything (2026) belgeseli üzerine birkaç düşüncemi aktarmak istiyorum. Bu sıra dışı eser, Silikon Vadisi’nin en büyük dolandırıcılık vakalarından birinin baş kişisi olan Elizabeth Holmes’un hapse girmeden önceki son 34 gününü anlatma iddiasıyla başlıyor.
The Dropout (2022) adında izlemediğim bir mini dizisi de çekilen bu dolandırıcılık vakasını ben sadece duymuştum, detaylarını filmden önce bilmiyordum. Sinemadan dönünce Evrim Ağacı’nın konu hakkındaki videosunu izleyerek bilgilendim. Kısacası, zengin olma hayalleri kuran Elizabeth Holmes, birkaç damla kanla tüm tıbbi testleri yapabilen bir alet icat ettiğini savunuyor ve buna Silikon Vadisi’nin çoğunu inandırıp milyar doların üzerine değerlenen bir şirket kuruyor. Cihazın iddiasının yanından bile geçemediği anlaşılınca her şey çöküyor.
Böyle bir kadın ne hikmetse hapisten önceki son günlerini kamuya göstermek için reality show ile absürt komedi arasında gidip gelen işler üreten Nathan Fielder ve genç bir belgeselci olan Lance Oppenheim’a evini açıyor. Fielder belgeselin ilk yarısında Holmes ve eşi Billy Evans’ı devamlı sorguluyor. İlk bakışta ikisi de gayet samimi görünüyor, hatta iki çocuklu bu çifte üzülüyorsunuz bile. Ama detaylar işi değiştiriyor.
Bir sahnede dolandırıcılıktan hüküm giymiş Elizabeth’e Fielder, hayatında yalan söyleyip söylemediğini soruyor. Elizabeth gözünü bile kırpmadan (!) çocukluktan beri hiç yalan söylemediğini iddia ediyor. Bu şok cevabın ardından Fielder yalanın tanımını sormak zorunluğunu hissediyor.
Başka bir sahnede Fielder, ABD’de popüler olan bir komedi skecini Elizabeth’e izletiyor ve skeci anlayıp anlamadığını soruyor. Şaşılası bir şekilde basit bir metafor üzerinden espri üreten bu skeci Elizabeth gerçekten anlamıyor!
“Gözler yalan söylemez!” diye bir tabir vardır. Elizabeth gözlerini inadına açarak her şeyi yapıyor: Ağlıyor, konuşuyor, gülüyor, emziriyor… Bu kadının gerçek mi, sahtekâr mı, başka bir şey mi olduğunu çözemiyorsunuz ve bu tekinsizlik filmin içine işliyor. Yönetmenlerin kullandıkları aşırı yakın planlar ve gerilim dolu müzik her şeyi katmerliyor.
Filmin yarısında Elizabeth’in hapse girmesiyle film de değişiyor. Kendisini sorgulayan ve devamlı dönüştüren meta bir anlatıya evriliyor sahne sahne. Belgeselle kurmacanın arasındaki sınır kaybolurken gerçekle yalanın arasındaki sınırın da buharlaştığını hissediyorsunuz.
Tüm bunlar olurken ve ne izlediğimi anlamlandırmaya çalışırken aslında filmin, Elizabeth Holmes ve onun kadar garip eşi Billy Evans’ın söylediklerinin gerçek olup olmamasıyla alakası olmadığını hissettim. Gerçeklik bir algıdan ibaret.
Son zamanlarda zaten ‘iyilik’, ‘kötülük’ ve ‘güzellik’ kavramlarının ne kadar göreceli olduğunu düşünürken şimdi bu üç kavrama ‘gerçeklik’ de eklendi. İnsanlar kendi çıkarları uğruna gerçeği gözüne kırpmadan eğip bükebiliyor. (Üstelik filmin de gösterdiği gibi gerçek, oldukça göreliyken!) Karşısındaki insanmış, hayvanmış önemli değil. Dünya yıkılacakmış, iklim değişecekmiş, insanlar aç kalacakmış, önemli değil. O hayatta kalsın ya, keyfine baksın ya, gününü gün etsin ya…
Yönetmenler Fielder ve Oppenheim projeyi kabul ederken stüdyodan, ortaya çıkan işi beğenmezlerse filmi tamamlamadan çekip gitme özgürlüğü istemişler. Holmes ve Evans’ın evinde çekim yaparlarken her sahneyi, film ekibindeki herkesin farklı yorumladığını anladıklarında ortaya bir film çıkmaya başladığını anlamışlar. Filmin yönetmenleri gibi, her izleyicinin farklı yorumlayacağı bu aşırı farklı eserden payıma daha fazla kafa karışıklığı çıktı.
Günümüzün başlıca parametrelerinden ikisi, bence muğlaklık ve meta olma hâli. Çünkü her şeyin birbirinin içine geçtiği ve dolayısıyla bağlantılı olduğu bir dünyada; 1. Dünya Savaşı arka planında geçen bir kuir aşk hikâyesi sınıfsal farkların değiştirdiği tanımları anlatabiliyor, sıradan ve sınıfsız gözüken bir Orta Çağ köyünde hor görülen ama bağımsız bir kadının hasırdan kocasıyla olan sevgi dolu ilişkisi insanın kötücül hâllerinin ve benmerkezciliğinin ifşasına dönüşebiliyor veya dolandırıcılığı ispatlanmış bir kadının hapse girmeden önceki son günleri post-truth (gerçeğin yitip gittikten sonrası) çağının yenilikçi bir meta sanat eserine malzemesi olabiliyor.




Son Yorumlar