Denizden Likya Turu – 1
Ümit Işın Faktörü ve Likya
Eşimle beraber Ümit Işın’ı, TRT2 için hazırlayıp sunduğu Anadolu Arkeolojisi belgesel dizisiyle tanıdık. Arkeolog ve rehber olan Ümit Işın, her bölümde başka bir antik kenti gösterip anlatıyordu. Ümit Bey’in konuya hakimiyeti, sade anlatımı ve kullanılan huzur verici müzikleriyle 200’ü aşkın bölümü en az bir kez izledik. Bir antik kenti gezmeden ilgili bölümü tekrar izlediğimiz de oldu. Aydın, Söke yakınlarındaki Priene’yi bu şekilde turlamıştık.
İzlerken imkân olursa Ümit Bey’in bir turuna gitmek istediğimizi defalarca konuşmuştuk. Bu isteğimiz, 2025 yazında gördüğümüz bir Instagram gönderisiyle gerçekleşti. Nisan 2026’da gerçekleşecek turun içeriğini görür görmez çok beğendik: Mavi yolculuk, Likya ve Ümit Işın!
Arkeolojiye ve/veya tarihe ilgi duymayanlar için ufak bir özet geçeyim: Likya, Büyük İskender öncesi zamanlarda bugünkü Antalya ile Fethiye arasında kalan kıyı şeridindeki antik kentlerin kurduğu bir siyasi birlik. Ülkeden ziyade, bugünkü Avrupa Birliği gibi düşünebilirsiniz. Dönem gereği, her kent bir şehir devleti zaten. Kentin büyüklüğüne göre temsilciler seçilip Likya Meclisi’ne gönderiliyor.
Bölgenin ilk merkezi Xanthos, zamanla merkez Xanthos’un yakınındaki Patara’ya kaymış. Bölge halkı, kendi alfabesi de olan Likçe konuşuyor ve dolayısıyla kendine has bir kültüre sahip. Bugün bilinen en bilindik kalıntıları, ahşap evlerinin dış tasarımlarını yansıttıkları kaya mezarları ve taş lahitler. Bu taş lahitleri de şehir içine serpiştiriyorlar genelde.
İki bin yıl sonra Likya, Teke Yarımadası’nın kıyısındaki bir coğrafi bölgeyi temsil ediyor artık. Bölgenin dağlık yapısı kara ulaşımına pek müsait olmadığından bölge halkının çok değişmediği ve Orta Çağ’da gelen yörük Türkmenlerle kaynaştıkları düşünülebilir.
Bölgenin esas ulaşım yolu denizden, ana geçim kaynağı da doğal olarak deniz ticareti. Bu yüzden antik çağda bölgede bir sürü kent kurulmuş ve çoğu da varsıllaşmış. Kentler de ya deniz kıyısında ya da biraz içeride.
Bu sebeple bölgeyi denizden gezmek çok mantıklı. Bizim turumuz da Göcek-Kekova arası denizdendi. Zaten aşağıda detayları anlatacağım.
İlk Gün: Gulete Alışma ve Sarsala Koyu
Turumuz 18 Nisan 2026 Cumartesi sabahı Dalaman Havalimanı çıkışında başladı. Zaten uçak biletini buluşma saatine göre almıştık. Sabah 10’da tüm ekip buluşmuş oldu. Özel servisle Fethiye Körfezi’nin batısındaki Sarsala Koyu’na gittik. Burada bir hafta boyunca konaklayacağımız Arif Kaptan-C guletine (ya da terminolojik açıdan daha doğrusu aynalıkıçına) biniş yaptık.
Eşim de ben de daha önce bir deniz taşıtında hiç yatmadığımızdan hafif çekiniyorduk. Ama ciddi bir sorun yaşamadık. Fiziksel bir sıkıntı olmadı. Sadece eve döndükten sonra birkaç gün sabahları teknedeymiş gibi hissettik.
Tekne ve topluluk kurallarına uyulduğu müddetçe bir sorun çıkması için neden yok. Biz bu iki konuda da şanslıydık. Turu, Ümit Bey’in kendi şirketi Equinox Tur düzenledi ve Ümit Bey’in 40 yıla yakın bir tecrübesi var. Mesela bu sayede Ümit Bey guleti, şirket merkezi Antalya’dan değil, iyi mürettebat bulmak için Bodrum’dan ayarlamış. Arif Kaptan C guletinin mürettebatı gerçekten çok iyiydi. Uğur Kaptan ve ekibi, bir hafta boyunca bize kusursuz bir hizmet sundu. Yemekler müthişti mesela. O küçücük mutfakta günde 3 öğün olmak üzere neler çıktığını burada yazamayacağım, inanılmayacak lezzetler tattık.
Tur arkadaşlarımız açısından da çok şanslıydık. Ümit Bey’in son gün bana belirttiği üzere, tek bir çıkıntı kişi dahi tüm turu berbat etmeye yeterli. Dört Avustralyalı da barındıran grubumuz gayet güzel anlaştı ve sıkıntısız 8 gün geçirdi. Bu satırları okuyorlarsa tekrardan hepsine nezaketleri ve yarenlikleri için teşekkür ederim.
İlk günü sadece gulette geçirdik. Guletimiz, Sarsala Koyu’nda Kleopatra Hamamı olarak anılan ama Ümit Bey’in dediğine göre basit bir kıyı yapısı kalıntısının yanında demirledi. Hava açık olsa da rüzgâr hafif ısırıyordu. Koyda sadece birkaç tane daha yat vardı. Uzun zamandır özlediğimiz sakinlik ile denizin ve kıyıdaki yemyeşil ağaçların verdiği huzurla günü tamamladık.
İkinci Gün: Zorlu yürüyüş, Lidai Antik Kenti, Akvaryum Koyu
Sabah 8 civarı kahvaltı ettikten sonra zodyak botla kıyıdaki kalıntının yanına çıktık. İçeri doğru, belki de 3000 yıldır kullanılan bir patikadan yürümeye başladık. Ancak patika oldukça zorluydu. Belirli bir hat olsa da gayet inişli çıkışlı, boş taşlı ve hatta kayalı, yer yer uçurum kenarlarından giden bir patikaydı. Zaten denge sorunu olan bir spastik engelli olduğumdan çok zorluk çektim, özellikle ilk saat.
Hanımın yükseklik korkusu olduğundan zaten en arkadan yavaş yavaş geldi. Avustralyalılardan Geoffrey bir süre sonra yanıma gelerek bana destek verdi. Çünkü birine tutunmadan adım atamayacak kadar dik ve kaygan yerlerden geçtik. Hanımı beklemek için duramıyordum da çünkü durulacak ve dinlenecek yer de yoktu. Patika, kış koşulları ve yağmurlarla yer yer çöküp kapanmıştı. Neyse ki ilk saatin sonunda o zorlu kısım sona erdi. Patika hâlâ eğri büğrü olsa da ve çok az yerde duraklasam da tek başıma gidebileceğim bir kıvama kavuştu. Uçurumlar da bitti. Etraftaki yeşilliğin ve kuş cıvıltılarının eşliğinde sakince yürüdük.
Yaklaşık bir saat daha yürüdükten sonra orada yaşayan bir köylünün bahçesinde dinlendik. Evin hanımı bize ayran, çay ve kuşburnu ikram etti. Ben iki bardak köy ayranını büyük bir mutlulukla içtim. İsteyenler bal, ot karışımları, tahta kaşık ve çeşitli el işi ürünlerden de aldı.
Ümit Bey 80’lerde buraya ilk geldiğinde 20 hane bulunuyormuş bölgede, bugünse sadece ikisi kalmış. Bu yerleşim yeri bir köy değil ama buradaki yaşam çok eski. Nitekim yerleşimin hemen üstünde Lidai (Lydae) Antik Kenti bulunuyor. Bu kent hiç kazılmamış ama yüzey araştırması yapılmış. Küçük de olsa bir agorası ve tiyatrosu olan bir kentten bahsediyoruz. Ümit Bey hâlâ kullanılan antik bir sarnıç dahil çeşitli kalıntılar gösterdi. Burada yaşayanlar da büyük ihtimalle Lidai halkının torunları zaten.
Akabinde kentin, antik dönemdeki limanına giden yolu kullanarak Akvaryum Koyu’na yollandık. Patikada yer yer antik yolun kalıntıları da belli oluyordu. Akdeniz’in güzel mavisine bakarak yürüyüşü tamamladık. Akvaryum Koyu’nda guletimiz bizi bekliyordu.
Bu zorlu yürüyüşten sonra hanımla denize girelim dedik. Ama ben tam girerken yanlış bir hareket yapınca dizimi merdivene çarptım. Bu arada deniz, çok ama çok soğuktu! Neyse ki dizim yaklaşık bir gün ağrıdıktan sonra iyileşti.
Üçüncü Gün: Gemiler Koyu, Kayaköy
Sabah kısa bir seyirden sonra Fethiye’nin güneydoğusunda bulunan Gemiler Koyu’nda demirledik. Bu koyun biraz açığında antik zamanlarda gemilerin ikmali için kullanılan Gemiler Adası bulunuyor.
Ada, uzaktan gayet sarpa benziyor. Üzerinde kalıntılar da bulunduğundan Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı bir açık hava müzesi aynı zamanda bu ada. Günün ilk aktivitesi de bu adayı gezip en tepesine tırmanmaktı.
Dizim ağrıdığından ve dünkü patikanın etkisi hâlâ taze olduğundan biz gitmedik. Yaklaşık bir saat sonra ekip gulete geri döndü. Yukarı çıkışın biraz zorlu olduğunu belirttiler.
Günün ikinci aktivitesi ise Mübadele sırasında tüm halkı Yunanistan’a gönderildiği için bir anda hayalet köye dönen Kayaköy’dü. Bacağımın ağrısı çok azaldığından ve araçla gideceğimizden bu sefer katıldık.
Sahilden bindiğimiz servis, tüm ekibi Kayaköy’de müze girişinin önünde bıraktı. Bir yamaçta bulunan bu Rum köyünün halkı, kim bilir kaç bin yıldır burada yaşadıktan sonra Kurtuluş Savaşı’nın ardından göçmek zorunda bırakılmış. Yerlerine gelenler de yamacı değil, aşağısındaki ovayı tercih edince Rumların bıraktığı taş evler olduğu gibi kalmış. Artık yine bakanlığa bağlı bir açık hava müzesi olan tarihi köyde dolaşmak insanın içini ürpertiyor. Aradan bir asır geçmesine rağmen, her an evlerden biri çıkarak “Ne yapıyorsunuz burada?” diyeceği hissine kapılıyorsunuz.
En tepedeki içi mozaiklerle süslü kiliseye giriş yasak maalesef. Burayı hem Ümit Bey’in bu köyü anlattığı Anadolu Arkeolojisi bölümünde hem de Ömer Kavur’un pek ismi zikredilmeyen eserlerinden olan Gece Yolculuğu’nda (1987) görmüştüm. Çoğunluğu Kayaköy’de geçen film, bu melankolik köyün netameli hissini iyi kullanır. Günümüzde çoğu yerli sinemaseverin sıkıldığı “taşraya giderek farklı bir çıkış yolu arayan ama kendi buhranlarına sıkışıp kalan 40 yaş üstü erkek” karakterinin ilk örneği bence bu filmdedir.
Müze çıkışı modern bir kahvede oturup bir şeyler içtik. Sonra da grup ikiye bölündü. Bizim de aralarında olduğumuz kısım servisle Gemiler Koyu’na döndü. Diğer kısım da antik zamanda Kayaköy’ün liman yolu olan patikayı kullanarak Soğuk Su Koyu’na indiler. Zodyak bot onları bu koydan aldı.
Dördüncü Gün: Fethiye Kral Mezarları, Xanthos, Letoon, Patara
Sabah kahvaltı sonrası zodyak botla yine Gemiler Koyu sahiline çıktık. Guletimiz Kalkan’a doğru seyrederken biz birkaç antik kente servisle gidecektik.
İlk durağımız Fethiye’deki Amintas Kral Mezarları oldu. Başta da yazdığım üzere, Likya’nın en tanınmış özelliği kentlerinin birer unsuru haline getirdikleri mezarları. Bunların bazılarını da kayaya oymuşlar. Bölgenin batı sınırında yer alan Telmessos’un üzerinde günümüzde Fethiye yer aldığından kazı yapılamıyor. Fakat antik kentin giriş bölgesinde olduğu varsayılan Kral Mezarları açıkça görülebiliyor. Müze biletiyle mezarların içine de bakmak mümkün olsa da bu görkemli yapıtlar, caddeden daha iyi görünüyor.
Ardından 1 saate yakın bir servis yolculuğuyla Xanthos’a vardık. Bu antik kent, günümüzde Muğla-Antalya il sınırını çizen Eşen Çayı’nın kıyısında yer alıyor. Bu çayın antik zamandaki adı Xanthos’mus ve sarı renginde aktığından böyle adlandırılmış. Klasik dönemde (yani Büyük İskender’e kadar olan zamanda, sonrasına Helenistik dönem deniyor) Likya Birliği’nin başkenti olan kentin ünü, savaşçılığından geliyor. Öyle ki antik kitaplara göre kent halkı, kenti istila edenler tarafından esir alınmak veya işkence gibi uygulamalara maruz kalmamak için iki kere kendini yakmış! Ümit Bey, yakın zamanlardaki kazılarda bu toplu intiharlardan en azından biri hakkında çeşitli kanıtlar bulunduğunu söyledi.
Kentteki kazılar Osmanlı zamanında başladığından bir sürü tarihi eser yurt dışına götürülmüş. Neyse ki Likçe’nin Rosetta Taşı diyebileceğimiz bir yazıtı bırakmışlar.
Bu sevimli antik kentten sonra 10 dakikalık araç yolculuğuyla Letoon Kutsal Alanı’na vardık. Günümüz inanç sisteminde ‘hac alanı’ olarak bir ölçüde anlamını karşılayabileceğimiz ‘kutsal alan’lar antik zamanda çeşitli bölgelerde bulunuyormuş ve genelde büyük bir kentin içinde veya yamacında değil, 10-15 kilometre ötesinde bulunurlarmış. Milet kentinin yakınındaki Didim de bir kutsal alan mesela. Buralarda doğal olarak dini yapı merkezde yer alıyor daima.
Letoon da Zeus’tan hamile kalarak Artemis ve Apollon’u doğuran Leto’ya adanmış bir antik alan. Dolayısıyla alanın merkezinde Leto, Artemis ve Apollon tapınakları yer alıyor. Bunların yamacında ise agora ve bir klasik dönem tiyatrosu görülebilir.
Letoon’dan Patara’ya geçerken Fethiye-Kaş yolu üzerinde bir benzinlik içinde yer alan Umut 2 Et Restoran’ında yemek yedik. Bir yol üstü durağı olarak gayet iyiydi. Zaten aç olduğumuzdan gelen yemekler hızlıca bitti.
Patara gerçekten büyük bir antik kent. Roma döneminde Likya bölgesinin başkentliğini yapmış olan bu liman kentini, çağının Antalyası olarak düşünebiliriz. Çünkü Mısır ve Kıbrıs’tan gelen gemilerin Akdeniz’i kuzey hattında geçtiklerinde karşılarına çıkan -dönemine göre- devasa bir kent. Bir lagün içine kurulması, döneminde doğal liman görevi gördüğünden kente avantaj sağlasa da zamanla dezavantaja dönüşmüş. Çünkü kumullar lagünün ağzını kapamış ve kenti işlevsiz hâle getirmiş.
Günümüzdeki Patara Plajı zamanla kumulların oluşturduğu bir doğal yapı. Kumullar limanın ağzı gibi, çevresindeki yapıları da yutmuş. Dönemin eserlerinde adı sıklıkla zikredilen Patara Deniz Feneri gibi. Fenere ait unsurlar 20-30 yıl önce şans eseri kumulların içerisinde bulunmuş. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın çalışmasıyla tüm yapısal unsurlar tek tek bulunup sınıflandırılarak deniz feneri tekrar ayağa kaldırılmış. Ortaya çıkan fenerdeki unsurların çok azı, dönemin teknolojisi göz önüne alınarak sıfırdan yapılmış.
Bu görkemli deniz feneri dışında görülecek çok şey var Patara’da. Zafer Takı, dönemin mühendislik harikalarından su sistemi, tiyatro, meclis binası, agora…
Ayrıca önemli bir liman olmasından ve dönemin insanlarının kara yoluyla başka kentlere gideceği ana noktalardan biri olması dolayısıyla kazılarda, diğer kentlerle arasındaki uzaklıkları (dönemin standart stadyum uzunluğu olan ‘stadyon’ cinsinden) gösteren bir yazıt bulunmuş. Bu yazıt sayesinde bilhassa Likya’da gerçek adından emin olunamayan veya adı hiç tahmin edilemeyen birçok kentin ismi bulunmuş.
Patara’dan sonra ekibin bir kısmı, kente su getiren antik su yolu üzerinde bulunan Delikkemer’in yakınında inerek bu kemeri gördükten sonra Fırnaz Koyu’na yürüyerek indi. Biz de Kalkan’ın limanından gulete bindik ve koyda onları karşıladık.
Fotoğraflar: Damla Kotiloğlu Bötke
Sonraki Yazı: Kaş, Kekova, Demre















Son Yorumlar