Başlangıç > gezi yazısı, mekan > Rusya Macerası – 4: Moskova

Rusya Macerası – 4: Moskova

(önceki yazı için tıklayın)

Rusya’daki 5. günümüze hostelin yakınındaki Coffeeshop Company’de kahvaltı yaparak başladık. Ardından da odamıza dönerek çantaları sırtlayıp ana tren istasyonuna yollandık. Böylece seyahatimizin ilk kısmı olan St. Petersburg’a veda ediyorduk. Önceden aldığımız biletlerle hızlı trenimizde son derece rahat olan koltuklara oturduk.

hızlı trenHızlı trende okurken, Ozan ile ben

St. Petersburg-Moskova Hızlı Treni, yaklaşık 540 km’lik bir mesafeyi azami 200 km/s hız yaparak 4.5 saatte alıyor. Biz en düşük sınıftan bilet almamıza rağmen koltuklar çok rahattı. Ben genelde kitap okudum, biraz müzik dinledim. Yolu yarılayınca bir sonraki vagondaki kantine gidip birer sandviç aldık, fiyatları fena değil. Hiç sıkılmadan tam vaktinde Moskova’ya vardık.

Gardan çıkışta hemen metroya girdik. Moskova Metrosu gerçekten muhteşem. Paris Metrosu’nu çok beğenirim ama bu ondan da güzel. Bir kere, hatlar çok zekice oluşturulmuş. Bilhassa ortadaki ring hattı büyük zaman tasarrufu sağlıyor. Her istasyonun kendine ait bir mimarisi var ki bazıları çok sanatsal. Vagonlarda kablosuz internetin bedava olması büyük hizmet (“Oooo, bedava internet varmış, alırım bir dal.”). İstasyon içlerindeki işaretler bence gayet anlaşılır. Yalnız yukarı değil, yere bakmanız gerek, ana işaretler yerde.

02metroMoskova metro haritası

Bu güzelliklere karşın çoğu yerde Latin harfleri göremiyorsunuz ki çoğu turist için büyük işkence. Ama Kiril harfleri inanın zor değil. 1-2 saat içinde kolayca kavrıyorsunuz mantığı. Hele matematik ve/veya fizik ağırlıklı bir eğitim almışsanız işiniz çok daha kolay. Şöyle ki bilmediğiniz harflerin çoğuna bu derslerden zaten aşinasınız. Mesela Rusça’da P harfi, Π (bildiğiniz pi). Γ (gamma) G harfi, Λ (lamda) L harfi, Δ (delta) ise D harfi. Biraz kafa yorunca okunanı anlamak zor değil. Tavsiyem, Rusya’ya gitmeden hemen önce alfabenin Latin harflerine çevrilişini içeren bir çıktı alın ve 2-3 kez onu dikkatlice okuyun. Şu var, birkaç sefer hata yapabilirsiniz ki bu durumda tek yapmanız gereken telaşlanmamak. Yolunuzu bir şekilde yine bulursunuz ki bize çok oldu. Zaten 2-3 sefer metroya bindiğinizde alışıyorsunuz.

Metro hakkında 3 uyarım daha var: İlki hangi çıkıştan çıkacağınıza iyi karar verin, istasyonlar bizimkiler gibi değil, çok büyükler. İkincisi metro çok derin (yeraltı nehirleri yüzündenmiş), o yüzden yürüyen merdivenlerde acele etmeyin, sağda sakince bekleyin. Üçüncüsü, gün başına minimum 4 kere bineceğinizi hesaplayarak  toplu kart alın (mesela 10’lu), böylece hem tasarruf edersiniz hem de gişe kuyruğu çekmezsiniz.

Otele gitmek için Belaruskaya istasyonunda indik. Yanlış kapıdan çıktığımız için biraz dolansak da otelimizi sorunsuz bulduk. St. Petersburg’taki vasat hostelden sonra bir konfor patlaması yaşatacak şekilde Holiday Inn Lesnaya’da rezervasyon yaptırmıştık. Ama şaşılacak şekilde hostel ile aynı parayı ödedik! Bunun ilk sebebi Moskova’da otellerin daha uygun olması (bana biraz mantıksız gelse de), ikincisi de 1.5 ay önceden ayırtmamız. Bu yüzden tatil planı yapar yapmaz otel rezervasyonu yaptırmanız çok yerinde oluyor. Holiday Inn Lesnaya, tipik bir 4 yıldızı otel konforu sunuyor. Günlük yaklaşık 55 TL’ye bence gayet iyi bir hizmet. Odada kablosuz internet olmaması (paralıydı, almadık tabii) sinir bozucu olsa da çok umursamadık. Otelin en önemli avantajı bence lokasyonu. Nişantaşı gibi bir semtte kalıyorsunuz; barı, lokantası, bankası, marketi, yani isteyeceğiniz her şey 1-2 dakikalık mesafede; metroya çok yakın, dahası ring hattı (5. hat) üzerinde olduğundan gezmek daha da basit hale geliyor. Erken rezervasyon şartıyla kesinlikle tavsiye edebilirim.

Odaya çantaları bıraktıktan sonra çevreyi keşfe çıktık. Varenichnaya No 1 isminde Ukrayna yemekleri yapan bir lokantaya girdik. İçerisi eski Sovyet tarzında dekore edilmişti. İngilizceleri kıttı (sadece 1 garson biliyordu) ama anlaşmayı becerebildik. Ben 2 porsiyon mantı aldım, Rusya’da yoğurtsuz ve çok daha büyük olarak servis ediliyor, öyle ki kesmek zorunda kalabiliyorsunuz. Lezzetli ve doyurucu bir yemekti, fiyatı da makuldu. Oradan çıkınca uzun süre yürüdük. Çaykovskaya Opera Binası’nı gördük, gayet heybetliydi. Biraz daha dolandıktan sonra bir bara girip birer bira içtik. Rusya’da yerel biralar az ve Belçika biralarına özendikleri çok belli. Zaten çoğu yerde Belçika biralarının menülerdeki ağırlığı göze çarpıyor.

paulPaul’de kahvaltı

Ertesi güne otelimize çok yakın olan Paul’de kahvaltıyla başladık. Paul gayet şık, ürünleri çok leziz, fiyatları da ortalamanın üstünde bir yer. Hafif ısıtılmış bir somon füme sandviç ve bir dilim turtayla güne başlamak keyif vericiydi. Kahvaltının ardından ilk hedefimiz Kozmonot Müzesi’ydi (Memorial Museum of Cosmonautics). Onur hala doktorasına devam eden bir uzay mühendisiyken Ozan ile ben de kışın Cosmos‘un yeni versiyonunu izleyip uzay sevdamız artınca, Moskova’daki ilk hedefimizi burası belledik.

IMAG4438Kozmonot Müzesi’nin bir ucu

IMAG4442Ozan, uzay anıtında

IMAG4496Uzayda müzik

Müze dışarıdan pek klas duruyor. Bir anıta benzeyen yapısı, uzaya doğru uzanan bir ışına dönüşüyor. Işının en ucunda da bir mekik göze çarpıyor. Işınlı ucun diğer tarafından binaya giriyorsunuz. Giriş 300 ruble, öğrenci indirimi yabancılara geçerli değil bu sefer. İlk odada uzaya atılan her mekiğin birebir kopyasını inceleyebiliyorsunuz. Odanın sağda en ucunda başka bir kapıdan diğer odaya geçiyorsunuz ki burada uzay araştırmalarına dair belgeler var. Tabii İngilizce açıklama yazıları olmaması alacağınız tadı bayağı azaltıyor. Tam müzenin bittiğini zannederken küçük bir kapı ile devasa bir odaya geçiyorsunuz. Burada uzaya dair aklınıza gelen her şey var. Astronotlar, giysileri, yemekleri, değişik fotoğrafları (karpuz keserken bir fotoğraf var çok komik), vs. Ayrıca Mir Uzay İstasyonu’nun birebir kopyası var ki içinde dolaşabiliyorsunuz. Pencerelerinden uzaktaki Dünya’yı seyre dalabiliyorsunuz. Ayrıca uzaya hasbelkader insan veya bir çöp gönderen her ülkenin ayrıntılı listesi var. Türkiye bu listelerin sadece birinde var, Türksat uyduları ile. Onun da televizyon için atılmış olması bana pek manidar geldi. Ülkemizin vizyonu epey geniş, anlayabileceğiniz üzere.

IMG_6620İlk mekiklerden biri

uzay müzesiYuri Gagarin heykelinin önünde

Mir Uzay İstasyonuOzan ile Mir’e binerken

Kozmonot Müzesi’nden sonra Merkezi Silahlı Kuvvetler Müzesi’ne gittik. Ozan burayı görmek çok istiyordu. Rus Ordusu’nun görkemli geçmişini bu müzede bulabilirsiniz. Önem sırasında üst sıralara çıkan parçalar ise, Rus ordusu Berlin’e ilk defa girince astığı bayrak ve Stalin’in montu. Burasının gezdiğimiz son müze olması size garip gelebilir. Gittiğim her kentte önce müzeleri araştıran biri olarak, galiba bu tutkum yavaştan kan kaybediyor. Moskova’nın en ünlü müzesi Pushkin Müzesi’ne gitmeyi düşünmedik bile açıkçası. Hermitage bizi gayet doyurmuştu sanırım.

IMAG4592Stalin’in montu

IMAG4575Rusların Berlin’e diktikleri ilk bayrak

Müzeden çıkınca acıkmaya başlamıştık ama Kremlin’in orada yemek daha mantıklı olur diye düşündük. Kremlin için metro durağından çıktığımızda bir parka girdik. Etrafta hiç ok olmadığından da bir tarafa doğru yürümeye başladık. Yanlış yöne gittiğimizi anladığımızda bayağı yol tepmiştik bile. Kızıl Meydan’a varmak için koca Kremlin’i (Kremlin, basitçe ‘saray’ demek. Çevresi bizim Topkapı Sarayı’nın 3 katı vardır herhalde) dolaşmak zorunda kaldık ki havanın sıcaklığı açlık ve susuzlukla birleşince dayanılmaz bir hal aldı. Kızıl Meydan’a gelince direkt yanındaki alışveriş merkezi Gum’a girdik. Burası duyduğumuza göre Moskova’nın nadir alışveriş merkezlerinden biri. Dış mimarisi ellenmemiş, 19. yüzyıldan kalma bir yapı havasında. İçi ise gayet modern. Biz bulduğumuz ilk yere girdik yemek için. Benim kendime gelmem için bayağı yemem ve 1.5 litreye yakın sıvı tüketmem gerekti. Ardından ayıp olmasın diye biraz gezdik orada ama ilgi çekici gelmedi pek.

IMAG4601Gum

IMAG4602St. Bazilika Katedrali önünde

Bildiğiniz gibi Kızıl Meydan, dünyanın en ünlü birkaç meydanından biri. Burayı görmek garip bir şekilde beni heyecanlandırdı. Koskocaman, Arnavut kaldırım taşlı, bomboş bir meydan. Bir yanında Kremlin, heybetli bir şekilde yükseliyor. Güney ucunda ünlü St. Bazilika Katedrali var. Burada fotoğraf çektirmek pek kıymetli. Diğer yanlarında da Gum ile tarihi bir müze var. Bir de Kremlin’in duvarlarının tam altında Lenin’in Anıt Mezarı var. Burası sadece haftanın 4 günü 3’er saat (10.00-13.00) açık. Ben girmedim, Ozan başka bir gün hususi gelip girdi. Bayağı kuyruk oluyormuş, içeri fotoğraf makinası sokmak yasakmış, üstelik herkesin üzerini arıyorlarmış. Meydana dönersek, hiçbir yapı, bank veya çevrili bir alan yok; bomboş. Ama her yer fotoğraf çeken turist dolu :D. Çoğu da Uzakdoğulu. Biz bir kenarda oturup meydanı seyreyledik biraz. Ardından çevredeki caddelerde biraz dolandık ki pek özel bir şey yok buralarda, her yer bariz turistik.

IMG_6736Kızıl Meydan

IMG_6740Lenin’in mezarı önünde

Sıkılınca tekrar metroya binip Gorky Park’a gittik. Bu ünlü parkı bilmem kaçınız duydu ama dünyanın en ünlü parklarından biridir (Michael Jackson’ın Stranger in Moscow‘unda ve Scorpions’ın ünlü Wind of Change‘inde de adı geçer) ve Moskova’da en çok görmek istediğim yerlerin başında yer alıyordu. Ozan ile Onur da buna karşı çıkmadılar, zaten onlar da hayran kaldı. Bana “Hayalindeki parkı anlatır mısın?” deseler kesinlikle Gorky Park’ı tariflerim. Şehrin oldukça merkezinde yer alan parka gitmek için bir köprüden geçtik ve köprünün üstünden bile parkın diğer ucu görünmüyordu, nehir boyunca uzanan yemyeşil bir derya. Parka girince devasa bir haritayla karşılaştık, hiç acele etmeden gezmeye karar verdik. İlk önce ortasında bir sundurma bulunan ufak bir alandan geçtik. Yanındaki tabeladan bu alanda her cuma akşamı bedava caz konseri olduğunu okuduk. Biraz ötede iki yanında banklar olan, tepesi ağaçlarla çevrili oldukça romantizm kokan bir yoldan yürüdük. Bu yol bizi kocaman bir fıskıyeli havuza çıkardı ki etraf cıvıl cıvıldı. Bir yanına pingpong masaları atılmış, insanlar keyifle masa tenisi oynuyorlar. Havuzun çevresinde boş yer bulmak çok zor, yakınındaki masa ve banklarda da. Bizi yine de bir yer bularak tam kenarına tünedik. Her yaştan insan vardı çevremizde. Küçük çocuklar, havuza ayaklarını sokarak serinliyordu ama asla tamamen girmiyorlardı (Çocuk, her yerde çocuk değil demek ki!). Küçük bir kız çocuğuna gözüm takıldı. Eteği ıslanmasın diye sıkı sıkı tutarken bir yandan da havuzun içine doğru ilerlemeye çalışıyordu, o kadar sevimliydi ki…

IMG_6760Gorky Park’ın girişi

IMG_6782Gorky Park’ta plaj voleybolu

Kalkıp yeniden yürümeye başladık, yan tarafta içecek ve dondurma satan büfeleri geçerek ilerleyince 4 sahalık bir plaj voleybolu alanına denk geldik. Gençler mayolu halde kendilerini oradan oraya atlıyordu. Az ileride atletizm takımı oldukları belli olan bir grup koşu idmanına başlıyordu. Kısacası spor kokusu havada tatlı tatlı salınıyordu. Biraz daha gidince çimenlik bir alanda kocaman minderlerin her yere atıldığını gördük. Kiminde kah iki  sevgili gülüşüp öpüşüyor, kah iki dost derin bir sohbete kendilerini kaptırmış, diğerinde biri yemeğini atıştırıp kitabını okurken diğeri uyuyordu. Diğer ifadeyle bu parkta hayat vardı! İçimiz içimize sığmaz olmuştu.

IMG_6785Parkta antreman

IMG_6787Göl keyfi

Biraz daha ilerleyince küçük küçük hazırlanmış sahneler gördük. Bunları kullanmak sanırım herkese serbest. İlk gördüğümüzde iki kişi vals yapmaya çalışıyordu. Diğerinde 10-12 kişilik bir grup, hep beraber salsa yapıyorlardı. Aralara atılmış banklarda, sundurmalarda ise oturanlar, çevrelerinden bağımsız yeşilliğin ve güzel havanın keyfini çıkarıyordu. Biz sahile tekrar dönünce geniş iki platformda daha dans edildiğini gördük. Bunlar daha büyük (50-60 kişilik) gruplardı. Bir grup ortadaki kişinin talimatları doğrultusunda Tango yapıyordu, diğer grup ise vals yapıyordu yavaşça. Çevrede onları izlemek için bayağı kalabalık oluşmuştu. Biz de biraz durup seyreyledik.

IMG_6╕17Dans zamanı

IMG_6820Biraz da vals

Biz yürümeye devam etsek de parkın biteceği yoktu, saat de 9’u geçtiğinden hava hafiften loşlaşmaya başlamıştı (Moskova, Petersburg’a göre enlem olarak bayağı aşağıda kaldığından 1 saat daha erken karalıyor hava). Yavaştan geri dönmeye başladık. Kah çevreyi izleyerek kah oturup nehri seyrederek kah konuşarak. Gorky Park gerçekten bir vaha!

Ertesi güne yine Paul’de kahvaltıyla başladık. Ben çıkarken bir de güzel bir pasta paketlettirdim. Çünkü hemen ardından benim İTÜ Makine’den arkadaşlarım Uğur ile Yıldırım’ın ofislerine gittik. Merkeze biraz uzak olan yerlerine iki durakta vardık metro ile. Yıldırım mezuniyetten sonra Rusya’ya gelmişti. Uğur da ben 2010’da İstanbul’a tekrar taşınırken Rusya’ya gitmek üzereydi. Okulda da çok yakın olan ikili bu yıl kendi şirketlerini kurmuş Moskova’da. İnsan gurur duymadan edemiyor, arkadaşlarının başarısını duyunca. Bir de Yıldırım stajyer olayını anlatınca daha da gururum arttı. Geçen baharda birkaç aylık bir şirket olarak bizim fakültede (İTÜ Gümüşsuyu Kampüsü) bir salon kiralayıp hem şirketlerini anlatmışlar hem de öğrenci seçmişler. Seçtikleri 3 öğrenciyi 2 aylığına yazın yanlarına almışlar, hem işi öğretiyorlardı hem de Rusça Kursu’na gönderiyorlardı. Bir mezunun; fakültesine, ülkesine ve mesleğine bundan daha iyi bir vefası olamaz herhalde.

IMAG4654Moskova’da buluşan dört üniversite arkadaşı

Ofise girdiğimde beni başka bir sürpriz bekliyordu. Benim fakülteden arkadaşım olan, sonradan Uğur’la da evlenen Zeynep de karşımdaydı. Dört eski arkadaş, bizim kantinin sonundaki kulüp odamızda yaptığımız geyikleri yad ettik. Bizi böyle yakınlaştıran EPGİK (Endüstriyel Proje Geliştirme ve İşbirliği Kulübü) umarım hala hayatına ve böyle köklü arkadaşlıklar kurmaya devam ediyordur.

IMAG4627Nazım Hikmet’in mezarı başında

IMAG4633Ustanın Mezar taşı

Bu tatlı ziyaretin ardından başka bir ziyarete gittik. Ama bu sefer üzücü bir ziyaret, beni ağlatacak kadar. Dünyaca ünlü usta şairimiz, yazarımız Nazım Hikmet’i bu yad ellerdeki mezarında anmaya gittik. Bulması oldukça kolay oldu. Lakin oradaki duyguları yazıya dökemeyeceğim. Ozan hazırlıklı gelmişti, Nazım Hikmet’in o güzelim şiirlerinden birkaçını gür sesiyle seslendirdi. İnsanın içi gidiyor, ülkesine bu kadar aşık bir sanat adamının ülkesinden bu kadar uzakta bir toprakta hala sıla hasreti çekmesine. Sonradan da çok düşündüm üzerine, politika denen illet insanları bölmekten gayrı hiç bir işe yaramıyor. İnsanın elinden sövmekten ve birkaç gözyaşı damlası dökmekten gayrı bir şey gelmiyor. Çok acı!

Biz programımıza devam ettik tabii. Hayat devam ediyor ne de olsa! Subway’de ufak bir  yemekten sonra ünlü Arbat Caddesi’ne gittik. Buraya İstiklal Caddesi’nin Moskova muadili diyebiliriz. Trafiğe kapalı, uzun bir cadde. Cafeler, restaurantlar ve turistik eşya satan dükkanlar ağırlıkta. Ama belli ki geriye  eski ışıltısı kalmamış. Turist tuzağı bir cadde, hediyelik eşya hariç önermem. Biz de bir cafede dinlenip kaçtık. Önce Onur’un akademisyen arkadaşı Maria ile buluştuk, biraz onunla sohbet ettik. Ardından yine Gorky Park’a gittik ama bu sefer İTÜ’den yurt arkadaşım Barbaros’u görmeye. Kendisi freelance bilgisayar mühendisi, buluşmaya Rus eşi ile geldi, bahaneyle onu da görmüş oldum. Eskilerden, yaptıklarımızdan ama esas Rusya’da yaşamdan bahsettik. Mesela şunu öğrendim: Rus vatandaşıysan, devlet sana bir ev gösteriyormuş. Burada yaşarsan kira ve tüm giderler 110 TL filanmış, üstelik kalorifer ekimden mayıs sonuna kadar 7/24 yanıyormuş. Ama orada yaşamak istemezsen kiralar 1500-2000 dolar arasındaymış, düzgün bir ev için. Aradaki uçurum, sosyalizmle kapitalizmin farkı oluyor!

20140801_224751Ben, Barbaros ile eşi

Geceyi otelimizin hemen yanındaki Beverly Hills Diner’da noktaladık. Hani Amerikan filmlerinde yol kenarı lokantaları vardır ya buram buram nostalji kokan, mekanın iç tasarımı tamamen böyleydi. Masalar, kanapeler, mini etekli garson kızlar, menüler, içkiler, bar bölümü,… Biz kocaman bir burger aldık, ancak doydum ama 🙂 Arada da garson kızlar ponpon dansı yaptılar, tam eğlence oldu!

Moskova’daki son günümüzde biraz dinlenmeye karar verdik. Hafif geç kalktık. Ozan Lenin’in mezarına giderken Onur’la ben Beverly Hills’e gittik yine. Biftekli yumurtalı harika bir Amerikan kahvaltısı yaptım, enfesti. Ardından alışveriş yapmaya Arbat’a gittik yine. Şu ilginç ayrıntıyı mutlaka vermeliyim: Buradaki hediyelik eşya satanların çoğu gayet iyi Türkçe konuşuyor ki pazarlık bile yapabiliyorsunuz. Biz de bir dükkandan matruşkalarımızı, T-shirtlerimizi ve magnetlerimizi alıp (anneler hediye bekler) çıktık hemen. Vakitlice otelimize döndük çünkü geceye hazırlanmamız gerekiyordu. O gece, tüm bu yolculuğunun esas bölümüne başlayacaktık: Trans-Sibirya Ekspresi’ne binecektik!!!

Fotoğraflar: Can Ozan Karakulak, Onur Son

(sonraki yazı için tıklayın)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: