Arşiv

Archive for the ‘Oscar adayı’ Category

It’s a Wonderful Life

İki gün önce bir dağ yolunda yürüyüş yapıyordum. Daha öğlen olmadığı için güneş kendini ancak hissettirmeye başlamış. Sabaha karşı yağan kırağı, güneş görmeyen köşelerde gözlere kar etkisi yapıyor. Derken küçük bir dereye denk geldim. Üzerine tahtadan bir köprü yapılmış. Geçerken kırağının üzerine bastım. O anda nedense aklıma George Bailey geldi. Şu ünlü It’s a Wonderful Life filminin başkahramanı yani. O da filmin başında karlı bir köprünün üzerinde yürür. Onun amacı benim gibi sabah yürüyüşü yapmak değildir ama olsun.

It’s a Wonderful Life, çekildiği yıl olan 1946’nın noel gecesinde geçer. Film dünyada değil; göklerde, yıldızlar arasında başlar. Bedford Falls kasabasında bir sürü kişi bir anda George Bailey için dua etmeye başlar. En sonunda Tanrı dayanamaz ve gözden düşmüş bir meleğini George’a yardıma gönderir. Ama önce George’un hayatından bazı kesitler göstererek derdini anlatır. Eğer melek, George’a yardım edebilirse kanatlarına yeniden kavuşacaktır.

George Bailey, bu küçük kasabada bir bankacının oğlu olarak doğmuştur. 10 yaşında, buz tutmuş gölde kayarken kardeşini suya düşmekten kurtarmış ama bu sırada sağ kulağı sağır olmuştur. 14 yaşında, eczacı çıraklığı yaparken patronunun yanlış ilaç vermesini engellemiş ama patronundan feci bir dayak yemiş ve kulağı daha da kötüleşmiştir. 18 yaşında, üniversiteye gideceği gün babası kalp krizi geçirerek ölmüş, bunun üzerine bankanın başına geçmek zorunda kalmıştır. İlerleyen yıllarda evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, kasabanın emektarları için bir site kurmuş ve düşük faizle herkesi ev sahibi yapmıştır. Bu uğurda kasabanın zengini Mr. Porter’la hep kavga etmiştir. Derken günümüze geliriz. Noel sabahı bir müfettiş bankaya gelir, birkaç gün içinde borçlarını ödemezse bankaya el konulacağını ve hacize gideceklerini bildirir. George, bunun üzerine tüm gün çareler arar ama bulamaz. En son Mr. Porter’dan para istemeye gider. Mr. Porter onun yüzüne güler, bankasını alacağını söyler. Bu halde eve gider, tüm çocukları bir hareketiyle bir anda ağlamaya başlar. Bağırarak dışarı çıkar, arabasına binip bir ağaca çarpar. Acınası halde yürürken köprüyü görür ve intihar etmeye karar verir.

Melek Clerence suya düşerek George’u kurtarır ve neden intihar ettiğini sorar. George, artık yaşamasının anlamı olmadığını söyler. Clerence, öyleyse artık yaşamıyorsun der ve George’nun dünyaya gelmediği bir Bedford Falls’a getirir ikisini. George önce adamın saçmaladığını düşünür ve arabasını almaya çarptığı ağaca gider. Araba orada değildir! İlerdeki bara girerler, kimse onu tanımaz! Koşarak evine gider, evi virane haldedir, kimse yaşamıyordur! Kasaba merkezine iner, şehrin adının Porterville olduğunu görür! Bir arkadaşına rastlar, arkadaşı da onu tanımaz ve tüm kasabanın Mr. Porter’a borçlu olduğunu öğrenir! Derken karısını görür; hiç evlenmemiştir ve kütüphanede çalışıyordur! Ağlarken eczacıya rastlar, hapishaneden yeni çıktığını öğrenir, kamburu çıkmıştır! Mezarlığa koşar babasını görmek için, bir yerde ayağı kayar ve bir mezara düşer, mezarın üzerinde kardeşinin adı vardır ve daha 7 yaşındayken göle düşerek ölmüştür!

Sonunu da siz izleyin! Ama gelmiş geçmiş en güzel finallerden biri olduğunu belirtiyim. It’s a Wonderful Life yada Türkçe adıyla Şahane Hayat sinema tarihinin en iyi ‘Feel Good/Kendini İyi Hisset’ filmidir. Artık demode olan bu türün ustası Frank Capra tarafından çekilmiştir. Bu tür bilhassa 30’lardaki ünlü Ekonomik Buhran zamanında doğmuştur. 2. Dünya Savaşı zamanında ise başyapıtlarını vermiştir. Nitekim, It’s a Wonderful Life da savaşın hemen sonrasında 1946 yılında çekilmiştir. Savaştan bıkan, hatta çöken halk için bir nevi moral olmuştur. Bu arada, 2009’da bu türün yeniden küllerinden doğması çok olası. Geçirmekte olduğumuz küresel ekonomik kriz, elbette antitezlerini de beraber getirecektir.

Tüm bunların dışında It’s a Wonderful Life aynı zamanda en çok seyredilen noel filmidir. Biliyorum, noel bizim kültürümüzde yok ve hatta çok ters. Dahası filmdeki Hrıstiyanlık propagandası hemen göze çarpıyor. Lakin tüm bunlar, filmin insanın içini ısıtan özünü değiştiremiyor. Çünkü karlar altında George Bailey’ın bağırarak koşması, bence tüm dini öğretilerden daha gerçek. Çünkü sonuçta George anlıyor ki hayat gerçekten çok güzel. Hayata hep bardağın boş tarafından baktığımızı görüyor ve belki de en önemlisi sevdiklerimizin kıymetini anlıyor.

Ben bu filmi ilk defa 2002’nin son günlerinde karlı bir kış gecesi izlemiştim. Ertesi sabah erkenden dershanede sınavım vardı. Filmin bana verdiği moralle o karlı yollardan neşeyle yürümüş ve hiç telaşlanmadan sınavı yapmıştım. Bu etkiyi anlayabilmeniz için filmi izlemeniz gerek. Yoksa birbirinin prototipi, ruhsuz filmlere alışkın günümüz seyircisi için tahmin edilebilmesi zor bir duygu. Tavsiyem en yakın zamanda filmi bir şekilde edinip bir kenara koymanız. Moralinizin en berbat olduğu bir zamanda (ki ne yazık ki artık böyle anlar çoğalıyor) çıkarıp izlemeniz. Eminim film bitince bana hak vereceksiniz ve ileride karlı bir dağ yolunda yürüyüş yaparken siz de filmi hatırlayacaksınız.

Oyuncular: James Stewart, Donna Reed, Lionel Barrymore, Henry Travers, Thomas Mitchell, Beulah Bondi – Görüntü Yönetmeni: Joseph F. Biroc, Joseph Walker, Victor Milner – Müzik: Dimitri Tiomkin – Senaryo: Frances Goodrich, Albert Hackett, Frank Capra, Jo Swerling, Michael Wilson (Philip Van Doren Stern’in ‘The Greatest Gift’ adlı hikayesinden) – Yönetmen: Frank Capra

Vicky Cristina Barcelona

Woody Allen garip bir yönetmendir. Herkes sevmez onu, hatta nefret edenler de vardır. Lakin benim gibi ona hayran olanlar da gayet fazladır. Bunun sebepleri de çeşitlidir. Kendime göre cevap verecek olursam entelektüel birikimi ve bunu filmlerinde, bilhassa esprilerinde kullanıyor olması ana sebeptir. Ayrıca genelde komedi çekiyor olsa da bu filmlerin farklı üsluplarda olması çok önemlidir. Örneğin belgesel izlenimine kapılacağınız bir komediyle (Zelig) politik alt metinli bir komedi (Bananas) ancak onun filmografisinde bir arada olabilir. Daha nice sebep de buraya eklenebilir lakin bu, farklı bir yazı olur.

Bu sebeplerle her Woody Allen filmi bende bir heyecan oluşturur. Her ne kadar çoğu eleştirmene göre son 20 yıldır başyapıt çıkaramasa da, genel Hollywood çizgisinde özgün filmler yazıp yöneterek kendini izlettirmeyi başarıyor. Son filmi Vicky Cristina Barcelona da başka bir benzerine rastlayamayacağınız bir film.

Birbirine zıt fikirli iki Amerikalı kanka olan Vicky ve Cristina, yaz tatilini geçirmek için Barselona’ya gelirler. Gece yedikleri bir akşam yemeği sırasında bir ressam tarafından uçakla tatil teklifi alırlar. Bu teklif nişanlı olan Vicky’ye saçma gelse de Cristina kabul eder. Böylece ikisi de Juan Antonio adlı bu adam Odavio’ya uçar. Juan önce Cristina ile ilgilense de Cristina’nın hastalanması sebebiyle Vicky ile muhatap olur. Juan’dan başlarda nefret eden Vicky, İspanya’nın sakin ve büyüleyici atmosferinin etkisi altında Juan’la beraber olur. Oysa nikahına sadece 2 hafta kalmıştır…

Bilerek saçma bir yerde kestim konuyu çünkü yazılamayacak kadar karışık olay örgülerine sahip film. Bir sürü karakter ve her birinin ayrı ama birbirleriyle kesişen öyküleri. Yani tam bir Woody Allen filmi. Dış ses de filmde önemli bir unsur olduğu için filmi Crime amd Misdemeanors’a benzettim. Yalnız o filmin ana unsuru olan suç kavramı bu filmde tutkunun ifade biçimleriyle yer değiştirmiş. Allen çok dakik bir senaryo yazmış.

Ama en önemlisi harika bir casting yapmış. Başrolde 3 kadın var ve üçü de olağanüstü güzellikte. Yazarken bile titriyorum heyecandan, öylesi: Rebecca Hall, Scarlet Johansson ve Penelope Cruz. Offffffffffff be! Şu fanteziye bakar mısınız? Ve Javier Bardem üçüyle de yatıyor filmde! Valla şu narin kalbime çok ağır bir yük!

Woody Allen neyi, nerde, nasıl yapacağını o kadar güzel biliyor ki anlatmaya kelimeler kafi değil. Barselona’yı çok güzel bir sete dönüştürüyor. Sanat üstüne kelamlar ediyor. Üstüne aşkın farklı ifadelerini sorguluyor.

Woody Allen’ı çok seviyorum!

Oyuncular: Scarlet Johansson, Rebecca Hall, Javier Bardem, Penelope Cruz, Patricia Clarkson, Kevin Dunn, Chris Messina, Christopher Evan Welch – Görüntü Yönetmeni: Javier Aguirresarobe – Yazan ve Yöneten: Woody Allen – ****

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

The Dark Knight

Sonunda gittim, gördüm, beğendim. Sen neymişsin be abi? Tüm rekorları alt üst etmesini geçtim, IMDb’ye 1. sıradan girmesi uzun nidalara sebep oldu. Üstelik film gerçekten güzel!

The Dark Knight şimdiden sinema tarihindeki yerini aldı. Hem de birkaç sebeple! Öncelikle film, en iyi süper kahraman filmi olmaya en yakın aday. Senaryosuyla, karakterlerini ele alış biçimiyle, sürprizleriyle, kadrosuyla, performanslarıyla ve belki de en önemlisi alt metinleriyle daha önce hiçbir süper kahraman filminin yapamadığını başarıyla yerine getiriyor. Sonra, Ocak 2008’de kaybedilen yıldız Heath Ledger’ın son büyük performansını barındırıyor. Daha da enteresanı selefini geçen nadide devam filmlerinden biri oluyor. Nice yıl sonra Titanic‘i geçme ihtimali olan bir gişe başarısı gösteriyor. Öyle ki Birleşik Devletler’de gece 3 ve 6 seansları konuyor, yani salonlar 24 saat çalışıyor.

Tim Burton filmi izleyince ne düşünmüştür acaba? Burton’ın Batman filmlerinin kalitesi tartışılmaz elbet, lakin Burton karakterleri çizgi romandaki gibi çizmişti. Yapıyı tamamen 40’lardaki ve 50’lerdeki çizgi romanlarının üzerine kurmuştu. Nolan ise 80’lerdeki Alan Moore’un grafik çalışmalarına yaslanıyor. Çok daha gerçekçi, nefes alan karakterler bunlar. Asite düşmüş bir Joker yok artık, yüzüne gülümseyen palyaço makyajı yapan bir Joker var. Üstelik bu Joker para babası değil, tek amacı anarşi olan bir kaçık. Keza İki Yüz’ün dönüşüm süreci karakter gelişimi kitaplarına geçecek cinsten. Psikolojik ve fiziksel altyapı takdire şayan. Yine Bruce Wayne’nin iç çatışmaları ve bunun olaylara yansıması çok doğal. Hiç yadırganmıyor.

Filmin eksileri bulunmaya çalışılıyor. Elbet var. Mesela benim çok garibime giden şekilde Maggie Gyllenhaal, Katie Holmes’un yerini dolduramıyor. Galiba bu role hafiflik daha fazla yakışıyor. Sonracığıma Michael Caine ve Morgan Freeman’ın rol süreleri az bulunmuş olabilir. Lakin Nolan zekasını yine konuşturarak bu az sürelerde bu ustalara öyle görevler yüklüyor ki vazgeçilmez karakterler olduklarını kanıtlıyorlar.

Benim en beğendiğim öğelerden biri de yan öykülerin filmi harika yedirilmiş olmaları. Batman’in gerçek kimliğini anlayan mühendis, Gordon’un ailesi ve feribotlardaki insanlık dersleri öyle güzel birleşiyor ki filmle, hayran olmamak elde değil. Ayrıca kadronun oluşturulmasındaki incelik gönlümü fethetti. Anthony Michael Hall bile var.

Filmi daha çok konuşacağız. Daha bunun DVD’si, ödül sezonu, vs. var.

Oyuncular: Christian Bale, Heath Ledger, Maggie Gyllenhaal, Aaron Eckhart, Michael Caine, Gary Oldman, Morgan Freeman, Monique Curnen, Nestor Carbonell, Eric Roberts, Anthony Michael Hall – Görüntü Yönetmeni: Wally Pfister – Müzik: James Newton Howard, Hans Zimmer – Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan (Christopher Nolan ile David S. Goyer’in hikayesi ve Bob Kane’nin karakterlerinden) – Yönetmen: Christopher Nolan

Arşivlik Bir DVD: Almost Famous

1 yıl önce alınmış ama çeşitli sebeplerle açılmamış bir DVD. Tabii bu sebeplerin içinde daha önce seyredilmesi de bulunuyor. Lakin geç olsun da güç olmasın demişler, iyi de etmişler. Gerçek manada arşivlik bir DVD. İzledikten ve DVD içeriğini gördükten sonra arşivime kattığım için gurur duydum.

2000 senesinin Oscar karmaşasını şöyle bir yad edelim. Yanılmıyorsam canlı izlediğim ilk Oscar gecesiydi. Björk’ün kuğu kıyafeti ve Steve Martin’in “Bundan sonra ne giyeceksin? Ayı?” esprisi aklımda kalmış (gereksiz anı kırıntısı). Yanlış hatırlamıyorsam favoriler şöyleydi: Gladiator (kesinlikle Oscar’ı hak etmiyordu), Crouching Tiger, Hidden Dragon (Ang Lee’nin başyapıtının değeri ileride daha iyi anlaşılacak), Traffic (Hatırlayanız var mı?), Erin Brockovich (tek aklımda kalan Julia Roberts’ın büyütülmüş göğüsleri, üzgünüm Soderbergh). O yıl ‘En İyi Özgün Senaryo’yu ise Almost Famous aldı. Türkiye’de gösterime girecekken son anda iptal edilen film. Cameron Crowe’un yarı otobiyografik filmi.

Yıllardan 1973’tür ve William Miller sadece 15 yaşındadır. Ama içindeki müzik tutkusu yaşıyla kıyas kabul etmiyor. Öyle ki Rolling Stones’dan makale teklifi alıyor ve Stillwater grubunun turnesini izliyor. Tabii 15 yaşında olmasının dezavantajlarını da yaşıyor: Her gün telefon bekleyen bir anne, partiler (ki içinde bilumum uyuşturucu, içki ve seks ihtiva ediyor), kızlar. İlk defa karşılaştığı durumlar, ülke çapında yayınlanacak bir makale yazma işiyle birleşiyor. Tabii grubun gelgitleri, konserleri, ünlüler cabası.

Rock tarihine adanmış bir film. Açıkçası müzik tarihini pek bildiğim söylenemez. Grup adlarını bilirim ama müziklerine de vakıf değilimdir. Çoğu müzikal olayı filmlerle tanımışımdır. Mesela Walk the Line çekilmeseydi Johnny Cash’i bilmeyecektim. O yüzden Almost Famous’un ortamına yabancı sayılırım. Ama çok da cahil sayılmam, en azından rock konserine gitmişliğim bulunur (Ne alaka ya?).

Almost Famous halis rock dinleyicileri için bulunmaz fırsat, belki çoğu için bir başucu filmi. Yaptığı referanslar, katıksız ses kaydı, dönemi harika resmedişiyle tüm müzikseverlere hitap ediyor. Sırf bununla da kalmıyor, enfes senaryosu, Frances McDormand, Billy Crudup, Jason Lee, Kate Hudson, Philip Seymour Hoffman ve Anna Paquin’i ihtiva eden oyuncu kadrosuyla apayrı bir tada imza atıyor. Ayrıca başrolde Patrick Fugit ezilmeyen bir performansla filmi sağlamlaştırıyor.

DVD’ye gelirsek, 2 disk ihtiva etmekte. İlk diskte filmin 118 dakikalık sinema versiyonu, çıkartılmış sahneler, çekim notları, fragman, tüm ekibin filmografileri ve Cameron Crowe’un 70’lerde Rolling Stones’da yayınlanan makaleleri bulunuyor. Çıkartılmış sahnelerdeki 15 dakikalık Stillwater performansına dikkat çekerim, çok iyi. İkinci diskte ise filmin 154 dakikalık uzatılmış versiyonu var ve bu versiyon yönetmenin yorumuyla dinlenebiliyor. Ayrıca gerçek Lester Bang (filmde Hoffman oynuyor) ile zamanında yapılmış röportajlar, ‘B-yüzü özelliği’ altında ufak bir kamera arkası montajı (Jason Lee bu çekimlerden birinde Clerks t-shirt’ü giyiyor!) ve Cameron Crowe’un 73’ yılının en iyi albümlerini anlattığı bir monolog ekstralar arasında. Harika denemeyecek bir ekstra seçkisi fakat sıra dışı ve ilginç elemanlar barındırdığı bir gerçek. Filmin hayranları mutlaka izlemekten keyif alacaklardır.

Hasbelkader Almost Famous’u izlemediyseniz bu DVD ilk adımınız olabilir. Yok, izlediyseniz ve hele de beğendiyseniz ara sıra izlemek size vakit kaybı yaşatmayacaktır.

Apocalypse Now

Savaş nedir? Bir güç, iktidar mücadelesi mi? Belki üst düzey yetkililer için öyledir. Ama ya birey için? Bunu sıcak çatışmaya giren her birey için soruyorum. Bu birey için savaş ne ifade etmektedir? Bir gün “Sabahları napalm kokusunu seviyorum.” diyebilmek midir? Modern dünyada Wagner dinleyerek hücuma geçmek midir savaş?

Apocalypse Now savaşı hiç olmadığı şekilde anlatıyor, 30 yıl önce çekilmesine rağmen. Bu filmde, çatışma görmüyorsunuz, düşman da yok, sadece üstlerinin bunları öldürün dediği birtakım insanları katletmek var. Filmdeki teknenin kaptanı Chief’in dediği üzere, birey sadece denileni yapmakla yükümlü, yargılamakla değil. Ama bu yükümlülük öyle bir şey ki sonuçta birey bireyliğini yitiriyor.
İsterseniz en baştan alalım. Apocalypse Now, 70’lerde ardı ardına iki The Godfather ve The Conversation olmak üzere üç başyapıt çeken Francis Ford Coppola’nın bu dönemdeki son filmi. Çünkü bu filmin ticari olarak batmasının ardından bambaşka diyarlara yelken açacaktır. İşte bu Coppola, hem ticari hem eleştirel anlamda büyük başarılara imza atan üç filminin ertesinde çok zor bir işe girişir: Joseph Conrad’ın 19. yüzyılda Kongo için yazdığı ‘In the Heart of Darkness’ adlı romanını Vietnam’a uyarlamak. Roman daha önce hiçbir edebi eserin değinmediği bir kavramı sorgular: Bireyin iç dünyasında, aydınlıktan karanlığa olan yolculuğu. Pantolon giyen, kitap okuyan, çağdaş bir insanın bir takım olaylar neticesinde taş devri insanına dönüşümü anlatılır. Bu birtakım olayların en alenisi de savaştır. Çünkü evinde kitabını okuyan, eğitim gören, insani münasebetlere giren bireyi alıp bilmediği bir coğrafyada eline bir silah verip “Öldür ya da öl!” dersin ve o adam zorunlu olarak bir evrim geçirir. Ölmemesi için öldürmesi gerekiyordur ve bunun için de tıpkı 1000-2000 yıl önce atasının yaptığı gibi vahşileşmesi gerekiyordur. Asıl çarpıcı olan taraf da bu evrimde geri dönüşün olmamasıdır.
Coppola bize ilk karede aslında sonu gösterir, insanlığın sonunu. Yemyeşil ağaçlarla kaplı canlı bir ormanı görürüz. Ses kaydından mekanik bir helikopter sesi gelir. Burası bir cennettir ama garip bir ses onu tehdit etmektedir sanki. Derken birkaç helikopter perdede belirerek napalm bombalarını bırakırlar. Ortalık bir anda ateş çemberine dönüşür ve ses kaydında da The Doors’tan ‘The End’ dönmeye başlar. Burası, artık hiç şüphe yok ki, kıyamettir!
Sonra bir erkek yüzü görürüz. Yatakta sele serpe uzanmış, vantilatörün mekanik sesini dinleyen biri. İç ses konuşmaya başlar. Eve döndüğünü ama bu vahşeti özlediğini anlatır ve bu vahşette de evi. Şimdi Saygon’dadır ve amirlerinden gelecek görevi beklemektedir. Sabah kapısı çalınır ve görevi gelir. “İsteyen er geç amacına ulaşır.” Görevi gizlidir, tıpkı daha önceki görevleri gibi. Ondan istenilen, Vietnam’dan çıkıp Kamboçya’da kendini tanrı ilan eden ordunun en iyi subaylarından Albay Kurtz’u öldürmesidir. Bunun için emrine bir tekne ve dört mürettebat verilir. Nehir boyunca içeri gidecek, hedefini bulacak ve dönecektir. Tabii iş o kadar basit değildir. Öldürmesi gereken kişinin yeri belirsizdir ve en önemlisi geçmişi inanılmaz askeri başarılarla doludur. Yolda bilgileri okurken kendini sorgular. Kurtz, tam bir ölüm makinesidir ve bunu, artık medeni yollarla yapmıyordur. Çünkü karşısındaki düşman medeni değildir ve öyle savaşıyordur. O da aynı yöntemi uygulayınca kendi amirleriyle ters düşer ve elindeki güçle kendi krallığını ilan eder. Aslında ondan istenen de tam olarak budur çünkü ABD’nin Vietnam’da yaptığı budur. Ama bunu ancak devlet yapabilir, birey yapmamalıdır. Bu yüzden de görev gizlidir.
Adamımız, Yüzbaşı Williard, nehir boyunca ilerlerken savaşın farklı yüzlerini görür. İlk olarak Wagner bestesini hücum borusu olarak kullanan Yarbay Kilgore ile tanışır. Kilgore da bir nevi vahşidir, önüne gelir öldürür ve bütün bunlar ona normal gelmektedir. Bir yandan operasyon yaparken bir yandan sörf yapmak amacındadır. “Sabahları napalm kokusunu seviyorum.” ve “Ben bu denizde sörf yapılabilir diyorsam bu deniz güvenlidir! (arkada bombalar düşmektedir)” onun marka sözleridir.
İşin daha ilginci nehrin içine girdikçe daha garip olaylar görmesidir. Karanlıkta nehir boyunca ilerlerlerken birden ışıklı bir amfi ile karşılaşırlar. Karaya çıktıklarında o gece playboy kızlarının şov yapacaklarını öğrenirler. Denildiği üzere kızlar gelir ve en azdıran danslarını yaptıkça sayısı bini aşan asker topluluğu daha da coşar ve sahneye akın ederler. Kızlar son anda kurtulur ama bu, vahşiliğin başlangıcından başka bir şey değildir.
Birkaç gün sonra buldukları bomboş bir kampta ise aynı kızları deliliğin eşiğinde bulurlar. Üstelik 2 saatlik eğlencenin ücreti sadece 2 bidon yakıttır! Kamboçya sınırına yaklaştıkça delilik sadece kıyıda kalmaz, tekneye de bulaşmaya başlar. Bir köpek yüzünden bir yerli teknesini katleden mürettebat, Williard’dan tek yorum duyar: “Durmamanızı söylemiştim.”
Nehrin son ABD kampında ise başsız bir fare sürüsüyle karşılaşılır. Williard’ın tüm çabasına karşın komutanı bulunamayan kampta askerler, öylesine etrafta kurşun saçıyordur. Bir kısmı ise delilik sınırında tekneye binmeye çalışır. Azimle yola devam eden tekne, kıyıdan yapılan ilk saldırıda Clean’i kaybeder. Bir zaman sonra ise ilginç bir Fransız komüne rastlarlar. Clean’i toprağa veren ekip, bir gün soluklanarak hedefe doğru son adımı atarlar.
Williard’ın Kurtz’u bulması filmin 150. dakikasına denk gelir. Bu zamana kadar medeniyetle vahşiliğin arasındaki her kademeye şahit olan ekip, Kurtz ile son raddeye gelir. Böylece karanlığın kalbine olan yolculuk tamamlanır. Yarı çıplak yerlilerden oluşan bir kitle Kurtz’un etrafında kümelenmiştir. Ekibi karşılayan hippi gazeteci, Kurtz’un ayrı bir varlık olduğuna işaret eder. Zaten ekibin gelmesinin nedeni çok aşikardır. Williard’ı hapseden Kurtz, zaten artık nirvanaya ermiş (vahşileşmiş) olan Lance hariç kalan mürettebatı öldürtür. Burada filmin doruk noktasına gelinir: Williard da nirvanaya erecek midir yoksa içindeki medeni sesi dinleyip Kurtz’u öldürecek midir?
Filmin belgeselinde Coppola, final sahnesinin müziğinin nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor: “İlk notalar 1968’in ilk kıvılcımlarına işaret edecek, sonra 1950, 1900, 1700, 1500 ve taş devri. Böylece karanlığın kalbine ulaşılacak.”
Filmin sinema tarihinde ismi altın harflerle yazılmış olan bir başyapıt olduğunu yazmama bilmem gerek var mı? Coppola filmi çekerken teknik manada da sınırları zorlamış. 200’ü aşan çekim günü, 1 milyon metrelik negatif uzunluğu filmin çekim şartlarını belki anlatabilir. Bunun yanında çığır açan bir görüntü çalışması, makyaj, kostüm ve bunların yönetimi. Üstüne Dolby Digital’in film uğruna 5+1’i buluşu ve ilk defa kullanması.
3,5 saatlik bu destanı izleyip medeniyet adına uzun uzun düşüncelere dalmalısınız. Kaçmaması gereken, muhteşem bir yapım.

Into the Wild

Kesinlikle sıra dışı bir film. Bir gencin mezuniyetten hemen sonra çıktığı macera, tüylerinizi dikenleştirecek cinsten. Şahsen maddi ve sosyal dünyaya antitez olarak yapılan bu yolculuğa başta gıpta bile ettim ama film ilerlerken gördüm ki asıl ilgimi çeken anti-metaryalist olması. Halbuki işe sosyallik de karışınca neler olduğunu filmde görüyoruz.

Doğduğundan beri anne ve babasının kavgalarına şahit olan Christopher, mezun olur olmaz bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta para, taşıt ve başka bir insan yoktur. Parasız, yürüyerek ve en önemlisi tek başına yaşayacaktır bu deneyimi.
Film, gerçekten içinize işliyor. Hele filmin sonunda olayların gerçek olduğunu okuduğunuzda ve gerçek Christopher’ı gördüğünüzde gerçekten anlatılamayacak bir duygu içinizi kaplıyor. Tabii, enfes manzaralar, içten performanslar, Penn’in olayları yansıtmadaki başarısı ve güzelim bir ses kaydı filme eşlik ediyor. Edinilmesi gereken bir deneyim.

Oyuncular: Emile Hirsch, Marcia Gay Hayden, William Hurt, Jena Malone, Brian Dierker, Carherine Keener, Vince Vaughn, Kristin Stewart, Hal Holbrook – Görüntü Yönetmeni: Eric Gautier – Müzik: Michael Brook, Kaki King, Eddie Vedder – Senaryo: Sean Penn (Jon Krakauer’ın kitabından) – Yönetmen: Sean Penn

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

Charlie Wilson’s War

Sizi bilmem ama ben bu kadar açık bir şekilde bir ülkenin kendini eleştirebilmesini garip buluyorum. Baktığınızda, filmin açık şekilde ABD’nin El Kaide’yi oluşturmasını anlattığını ve bir fıkra yoluyla bunu eleştirdiğini göreceksiniz. Ama ben filme pembe gözlüklerle bakamıyorum. Filmde hala ‘zavallı Afgan halkı’ geyiği yapılıyor. Kesin tıraşı da açık konuşun.

Bence koca filmde oyuncular hariç tek dikkate değer özellik yok. Onun için her ne kadar Mike Nichols’u sevsem de film benim için bir hayal kırıklığı. Keyifle izlenebilecek bir komediden öte bir anlam taşımıyor açıkçası.

Oyuncular: Tom Hanks, Philip Seymour Hoffman, Julia Roberts, Amy Adams – Görüntü Yönetmeni: Stephen Goldblatt – Müzik: James Newton Howard – Senaryo: Aaron Sorkin (George Crile’in kitabından) – Yönetmen: Mike Nichols

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

The Assassination of Jesse James By the Coward Robert Ford

Çok zeki bir yapımla karşı karşıyayız. Ne olduğunu, nasıl yapacağını çok iyi farkında. Ama küçük bir sorun var, o da filmin pazarlanmasında. Yani filmde hiçbir suç yok. Filmin adını Türkçe’ye çeviren kişi, muhtemelen farkında olmadan, bir iyilik yaparak vurguyu Robert Ford’a almış. İngilizce adı ve pazarlanma stratejisi ise Jesse James’i ön plana çıkartıyor. Filmin aslında suikast ile de ilgilendiği yok, onun tek derdi Robert Ford’u anlatmak.

Jesse James, Robert Ford’un çocukluk kahramanı, onun kitaplarını okuyor, onu ilgiyle takip ediyor. 19 yaşında ise ağabeyi yardımıyla çeteye giriyor, Jesse James ile yan yana iş yapıyor. Ama Jesse James de artık yaşını almış ve emekliliğe ayrılmak üzere, yani eski günlerdeki gibi değil. Robert öncelikle onun da insan olduğunu, karısı ve çocuklarını görüyor; sonra da olayların hayalindeki gibi olmadığını görüyor. O ise daha çok genç, hareket istiyor. Ardından gelen birkaç olayla da malum olay gerçekleşiyor. Ama o ‘korkak’ damgası yiyor çünkü halkın gözünde Jesse James hala idol, bir halk kahramanı. O ise para için kahramanı vuran bir korkak.

Filmin en önemli seçimi Robert Ford ve Casey Affleck gerçekten eşsiz bir performans sergiliyor. Brad Pitt ise Jesse James’in karizmasını sağlayabilmiş ki fazlası olmaz zaten. Dominik ise çok yavaş bir tempoda olsa da seyirciyi perdeden ayrılmayan bir performans yakalamış. Bence, film westerne faklı bir açıdan yaklaşsa da bir yenilik getirmiyor ama kendi içinde fazlasıyla iyi.

Oyuncular: Brad Pitt, Casey Affleck, Sam Rockwell, Mary-Louise Parker, Sam Shepard, Jeremy Renner, Garret Dillahunt, Paul Schneider – Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins – Müzik: Nick Cave, Warren Ellis – Senaryo: Andrew Dominik (Ron Hansen’in romanından) – Yönetmen: Andrew Dominik

Michael Clayton

Michael Clayton, bir Türk için oldukça sıradan bir film. Çevremizde ya da televizyonlarda gördüğümüz yolsuzluklar, patlayan arabalar ve deliren insanlar var bu filmde de

George Clooney’in canlandırdığı Michael Clayton, Türkiye’de sık görünen bir avukat tipi. Müşterilerinin açıklarını kapatmaya çalışan bir avukat ama diğerlerinden farkı artık bu durumdan sıkılmış olması. İşte böyle bir ortamda önüne bir dava geliyor. Bir çevre şirketinin önemli mimarlarından biri çıldırarak çıplak halde dışarıda dolaşıyor. Clayton olayı incelerken basit olmadığını, adamın aslında şirketin gizli bir belgesine sahip olduğunu anlıyor. Bu şekilde olaylar gelişiyor.

Michael Clayton; iyi yazılmış, iyi oynanmış ve iyi düşünülmüş bir film. Ama bu özellikleri filmin izlenebilirliğini ne yazık ki etkilemiyor. Her ne kadar belli bir tempoyu tutturup düşürmese de seyirciyi perdede tutma gücü çok az. Buradaki esas pay konunun, bilhassa Türkler için, çok sıradan olması ve olayların çok yavaş ilerlemesi. Ne var ki temposu biraz arttığı anda da kolaylıkla bir John Grisham gerilimine de dönüşebilir. (Bu, iyi mi kötü mü size bağlı) Hatta hemen akla The Firm geliyor.

Genel olarak baktığımızda 7 dalda Oscar’a aday olmuş, kaliteli bir film görüyoruz ama herkesin zevkine hitap etmeyen bir film.

Oyuncular: George Clooney, Tom Wilkinson, Tilda Swinton, Sydney Pollack, Michael O’Keefe – Görüntü Yönetmeni: Robert Elswit – Müzik: James Newton Howard – Senaryo ve Yönetmen: Tony Gilroy

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

Away From Her

Bu bir aşk filmi ama kız ve erkeğin gelgitlerle dolu hikayesini anlatmıyor. Çok daha ilerisini, artık yaşlanmış olan iki aşığın öyküsünü izliyoruz. Julie Christie’nin muazzam canlandırdığı Fiona, Alzheimer hastası. Kocası Grant, eşinin hastalığı ilerlediği için onu bir kliniğe yatırmaya karar veriyor. Birbirinden hiç ayrılmamış çift, klinik kuralı gereği 1 ay kalıyor. Ayın sonunda karısını özleyip kliniğe giden Grant, bambaşka bir Fiona ile karşılaşıyor; başkasına aşık bir Fiona…

Film belki çok basit ama bu basitliğini çok iyi kullanıp bir avantaja dönüştürmeyi başarıyor. 46 yıllık bir evliliği başka bir bakış açısıyla izliyoruz. Grant’ın dramı, bilhassa hala aşık olduğu kadına dokunamamanın acısı yürekleri dağlıyor. Diğer taraftan Alzheimer olan Fiona’nın yeni aşkının sebebi ahlaki bir ikilem, acaba Fiona Grant’ı artık sevmiyor mu yoksa hastalığının etkisi olarak onu unuttu mu? Buna eşlik eden beyaz görüntüler, usta işi oyunculuklar ve abartısız bir senaryo.

Nadir bulunan filmlerden biri daha. Tür meraklıları kaçırmamalı.

Oyuncular: Julie Christie, Gordon Pinsent, Olympia Dukakis, Deanna Dezmari, Alberta Watson, Andrew Moodie – Görüntü Yönetmeni: Luc Montpellier – Müzik: Jonathan Goldsmith – Senaryo: Sarah Polley (Alice Munro’nun ‘The Bear Came Over the Mountain’ aslı kısa öyküsünden) – Yönetmen: Sarah Polley