Arşiv
Eğer, Çünkü, Rağmen
Geçenlerde Hıncal Uluç’un eski yazılarından birkaçı yayınlandı. Üç tanesi bir bütün halinde sevginin türlerini anlatıyordu. Japon bir yazarın tarifiydi yazılanlar ve o kadar gerçekti ki ben de yazmak istedim.
Yazıların her biri bir türü anlatıyor. İlki ‘eğer’ türü: Bu tür, karşılıklı sevgiyi temsil ediyor. “Sev beni, seveyim seni!”, “Eğer beni gece çıkarırsan…”, “Eğer beni tatile götürürsen…”, “Eğer bana şunu alırsan…”. İlişkide hep bir koşul var. Eğer o koşul gerçekleşmezse ilişki de bitiyor. Bir nevi fahişelik! Paran kadar konuşuyorsun ya da özelliklerin kadar varsın.
Üstelik bu kural günümüz arkadaşlıklarının çoğunda da geçerli. “Bana ödevini verirsen…”, “Şuraya gidersek…”, “Şunu yapmazsan gözüme gözükme!”. Uzar gider. Tamamen kapitalist bir ilişki. Yoruma pek gerek olmayan, durumu ortada bir olgu.
İkinci tür, ‘çünkü’ türü. Bu sefer bir koşul yok ama bir sebep var. Sevdiğin kişiyi bir özelliği yüzünden seviyorsun. Güzel/yakışıklı olduğu için, parası olduğu için, arabası olduğu için, tarzı olduğu için, çok güzel şiir yazdığı için, seni sevdiği için. İlk önce oldukça normal geliyor değil mi? Ama ya o özellik kaybedilirse! Güzel olan kaza geçirir, çirkinleşirse! Zengin olan her şeyini kaybederse! Araba kaza yaparsa! İlham perisi giderse! Ya başkasını severse! O zaman sevebilecek misin? O zaman sevginin arkasında durabilecek misin?
Bu konuda en güzel örnek Inarritu’nun yönettiği Ameros Perros’tadır. Meksika’nın en ünlü top modelidir. Televizyonlarda, gazetelerde, billboardlarda hep o vardır. Günün birinde trafik kazası geçirir. Bacağı çok kötü kırılır, bir süre de olsa tekerlekli sandalyeye mahkum olur. Önce programlara çıkamaz, gazeteciler ona acır, sevgilisi aramaz olur. Sonunda bir gökdelen dairesinde köpeğiyle yapayalnız kalır. Bir de camın karşısında gözüken billboard vardır. Ama bir süre sonra o da iner, yerine daha güzeli konacaktır çünkü.
Çevremizde böyle çok hikaye duyuyoruz, görüyoruz. Ünü için beraber olanlar, şan şöhret gidince adamı bir köşeye koyuyorlar. Daha bir sürü örnek/mesel çıkar. Sizi bilmem ama ben böyle bir sevgi istemiyorum. Kaybetme korkusu yaşamak istemiyorum. Kötü günümde orada olmasını istiyorum. Çok mu şey istiyorum? Belki!
Üçüncü türümüz ise ‘rağmen’. Bir şeye rağmen sevebilmek. “Kafan basmıyor ama seni seviyorum!”, “Başka ırktan/dindensin ama senden çok hoşlanıyorum.”, “Bu özelliğin bana ters ama sen busun ve ben seni böyle seviyorum.”, “Engelin seni sevmeme engel değil.”. Çok zor, böyle bir duygu bulmak çok zor. Bir şeylere göğüs gererek sevebilmek, mücadele edebilmek. Her an yanında olabilmek. Günümüzün kolaycılığında kim yapar? Doğranmış soğan alan biri sevgisi için dağları aşar mı? Tamam, tamam, yine çok şey istiyorum. Yine de küçük bir umut. Pandora’nın kutusunu bulmaya dair, açıp umudu serbest bırakmaya dair. Belki de onu bulmaya dair.
Uçurtmanın Düşündürdükleri
Geçenlerde The Kite Runner’ı izledim. Filmin ana objesi basit bir oyuncaktı: Uçurtma. Filmden sonra en son ne zaman bir uçurtma gördüğümü düşündüm. Çok acı ama çok gerilere gitmem gerekti. Sahi, ne olmuştu da uçurtma çocukların hayatından çıkmıştı? Ben çocukken her çocuğun gurur duyduğu uçurtması nasıl olmuştu da hatırlanmaz olmuştu.
Çok iyi hatırlıyorum, ben küçücük bir çocukken babam ablamla beni Uçurtma Festivali’ne götürmüştü, Çeşit çeşit kocaman uçurtmalar semaları şenlendirirdi. Onları izlemek büyük zevkti. Pike yapıp yeniden havalanması heyecan verirdi. Ayrıca uçurtma yapmak da büyük olaydı. Benim ilk çocukluğum 80’lerde geçtiğinden her oyuncak her çeşitte bulunmazdı o zamanlar. Her çocuk kendi uçurtmasını kendi yapardı. Önce iki güzel dal bulunup ihtimamla şekil verilirdi, sonra anneden bir kumaş ya da bez parçası bulunur, özenle dalların üzerine geçirirdi. Bir de fiyakalı bir kuyruk yapıldı mı değmeyin keyiflerine. Ama daha bitmezdi sorunlar. Hava rüzgarlı olmalıydı, mümkünse açık alan olmalıydı ve uçurtmayı havalandırmasını bilmeliydin. Yani uçurtma yapıp uçurmak her baba yiğidin harcı değildi. Ama sonradan gazeteler plastik uçurtma vermeye başladılar. Hatta benim bir tane Red Kit’li uçurtmam vardı. Kesin 2-3 hafta içinde çöpü boylamıştır o uçurtma, annem yayıntıdan nefret ederdi.
Bir de şimdiki çocuklara bakıyorum, hepsi cin gibi, anne-babalar eğitimli dolayısıyla çocuklar harika yetişiyor. Ama hepsinin tek derdi bilgisayar. En ufak yaratıcılık yok. Tek yaptıkları parmak kasları ve reflekslerini geliştirmek. Acaba yüzde kaçı bisiklete biniyordur? Kaçı çamurlu sahada top oynamıştır? Birkaç ay evvel annem anlatmıştı, gün dolayısıyla eve 4 yaşlarında bir çocuk gelmiş, hemen bilgisayarın yerini sormuş, olmadığını duyunca “Ben nasıl oynayacağım?” demiş. Çocuklarda yaratıcılık kalmamış vesselam. Her şey o kadar önlerinde ki yoktan oyun yaratmayı bilmiyorlar. Dolayısıyla hayal güçleri yok. Oysa ki bir çocuğun sahip olduğu en önemli şeydir hayal gücü.
Bir de madalyonun öbür yüzü var, onların anne-babaları. Bu vahşi kapitalist dünyada para kazanmaya çalışan insancıklar. Hayatları o kadar hazır tüketim ürünleriyle dolu ki çocuklarına bunu empoze ediyorlar. Çünkü sistem artık öyle işliyor. Amaç bir örnek insan yetiştirmek. Aynı plazaya giren insanlar misali aynı oyun mantığını çözmeye çalışan çocuklar! Ne garip değil mi? Sistemi yıkmaya çalıştıkça sistemin bir parçası oluyoruz. Hepsi ne için? Daha iyi bir hayat? Mutluluk, para, sağlık?
Siz ne istiyorsunuz? Çocuğunuz için ne istiyorsunuz? Uçurtma uçururken yere kapaklanıp düşmesini mi, alelade bir bilgisayar oyununda birinci olmasını mı? Hangisi daha steril ama hangisi daha yararlı?
Seks ile Sevişme Arasındaki 7 Fark
Son yazımda “Sekste duygu yoktur.” diye yazdım, biraz açmak istiyorum. Çünkü bence önemli bir konu. Tüm değerlerin maddiyata bağlandığı bir dünyada yaşıyoruz ve her şeye, hatta duygulara bile paha biçilmeye çalışılıyor. Oysa ki duygunun parası olmaz, olamaz. 1000 YTL verdim, 1 hafta mutlu oldum diyemezsin ama kendi kişiliğine göre 1000 YTL harcayıp, o harcadığın obje ya da şeye göre mutlu olabilirsin, orası ayrı.
Seks, her şekilde yapılır. Geneleve gidersiniz, jigolo/fahişe tutarsınız ya da isteksiz bir biçimde, diğer tarafı mutlu etmek adına yapabilirsiniz. Olayın içinde duygu yoktur. Fahişeyle seks yaparken; siz onu sevmezsiniz, işinizi halledip, tatmin olup, parasını ödersiniz ve çekip gidersiniz. Olay bundan ibarettir. Mutluluk da 2-3 saniyelik boşalmadan ibarettir ve bu mutluluk tek taraflıdır.
Sevişme durumu ise farklıdır. Öncelikle ‘sevişme’ kelimesinin semantiğine bakalım: Sözcüğün kökü ‘sev-‘, yani ‘sevmek’ fiilinden geliyor. Demek ki kelime sevme ile alakalı bir anlam içeriyor. Bu köke, ‘-iş’ yapım eki yani işteşlik eki geliyor. Peki işteşlik eki nedir? Bir eylemin karşılıklı olarak yapıldığını anlatır. Mesela ‘bakışmak’ kelimesini duyunca iki veya daha fazla kişinin birbirine bakıştığını anlarız. Bizim kelimemizde yani ‘sevişme’de de karşılıklı iki insanın yaptığı bir sevme eylemi söz konusu. Bu eyleme basitçe cinsel birleşme diyebilirsiniz. Halbuki işin içine sevgi girince eylem karmaşıklaşıyor, olay sadece birleşme ile bitmiyor. İki tarafın da zevk aldığı ön sevişme, sevişme, orgazm ve sonrası diye kabaca adlandırabileceğimiz bölümlerden oluşuyor. Birbirine sarılma, dokunma, hissedebilme bile bir parça haline geliyor. Böylece mutluluk sadece boşalma sırasında değil, tüm eylem ve hatta sonrasında da devam ediyor. Olay iki taraflıdır ve isteyerek yapılır. Çocuk yapma amacıyla da değil, sonuçlardan biri o olabilir.
Cinsellik bir tabu, kadınlık özel bir hak, zevk aşırı bir durum olduğundan toplum bunu konuşmuyor. Çoğu insan manevi anlamda bakir(e)liğini bozamıyor, sadece kendini tatmin ediyor. Kendini kandırıyor, çevresini kandırıyor, toplumu kandırıyor. Sosyal hayata uyum sağlamak adına benliğinden ödün veriyor. Kimse de bu ikiyüzlülüğe sesini çıkarmıyor.
Buşon nedir?
Son 2-3 haftadır balo mekanlarını gezmekle meşgulüm. Balo komitesinden biri olarak İstanbul’un güzide mekanlarına baştan aşağı bakıyoruz. Bazı yerlerden de teklif geliyor. Okul ve bölüm ünlü ve kalabalık olunca çoğu mekanı cezp ediyor. Neyse, tekliflerde tüm eğlence kalemleri bir bir belirtiliyor. İşte, yemek, müzik, süsleme, vs. Bir otel teklifinde de şöyle bir madde vardı: Buşon – ekstra 10 ytl.
Haliyle meraklanıyorsunuz, buşon ne diye. Üstelik kişi başı ücrete 10 ytl ekletecek kadar pahalı. Arkadaşlara sorduk, kimse bilmiyor: “Buşon ne ya?”
Yine mekan gezilerinden birinde, bir mekanın sorumlusuyla şartları görüşüyoruz. Arkadaşım dedi ki, “Affedersiniz ama buşon nedir, biliyor musunuz?”. Sorumlu da biraz durduktan sonra açıkladı. Meğerse buşonun iki anlamı varmış: Masaların üstüne konan peçetelik ve ses tesisatı için çekilen kablolar.
Pek tatmin olmadık ama hiç olmazsa bir cevabımız vardı artık. Adam başı 10 ytl ekleyen peçeteliği çok merak ettim doğrusu. Ne biçim, alengirli bir peçetelik, kim bilir?
Dedik ya tatmin olunmadı diye, geçen hafta yine ünlü bir mekandayız. Arkadaşım sorumluya sordu yine: “Buşon ne demek?” Bu sefer, sorumlu önce güldü ve cevabını verdi: “Yabancı içki servisine buşon denir. Yabancı içkileri, mesela şampanyayı, servis etmek özel olduğu için, servis garsonları özel tutulur. Bu yüzden de pahalı olur. Çok özel düğünler hariç pek kullanılmaz ama isteyen de bulunur.”
Sonunda cevap bulunmuştu ve oldukça mantıklıydı. Genelde düğün, mezuniyet gibi özel gecelerde limitsiz içkiye sadece yerli içki dahildir. Yabancı içki ekstra masraf demekti gerçekten. Bir de buna her içkinin kendine has servisini eklerseniz adam başı fiyata, doğal olarak, 10 ytl eklenir.
Nihai cevabı öğrendikten sonra içimden kelimeyi, cümle içinde kullanma dürtüsü geldi: “Anne, ben buşon ne demek öğrendim.”
Sinemayı Sevmemin Sebepleri
Bu ay ‘Sinema’ dergisi 150. sayısını çıkarttı. Türkiye gibi eğitimin sınırlı kalıp, sanat dallarına ilgili kısmın çok küçük oranlarda olduğu bir ülkede, 150 sayı büyük bir başarı. Dergi, bu özel sayıyı özel dosyalarla kutlamış. Bunlardan biri de ‘Sinemayı Sevmemizin 150 Sebebi’ dosyası. Dergiye emeği geçen film eleştirmenleri sinemayı neden sevdiklerini sıralamış. Çoğuna katıldığımı söylemeliyim, dosyayı ciddi bir gülümsemeyle okudum. Sonra da ben düşündüm, sinemayı neden bu kadar seviyorum.
İlk sebep Atilla Dorsay’ın yazdığı ‘uzaklara gitme duygusu’. Sinema her zaman gerçek hayattan kaçış formülüm oldu. Gerçek hayat o kadar acımasız, sert ve sürprizlere açık ki tüm bunlardan kaçmama olanak sağladı sinema. Ne zaman üzülsem, hayattan bıksam, hatta bazen ölüm hakkında düşünsem sinema bana kapısını sonuna kadar açtı ve o kapı hiç kapanmadan ve her zaman yeni şeyler vaat ederek orada durdu. Her zaman onun oracıkta olduğunu bildim. Bu duygu bana güven verdi, cesaretlenmemi sağladı. Biliyorum ki ölene kadar da o kapı açık kalacak, hiç kapanmayacak, her zaman beni avutacak.
Sinema, sadece kötü gün dostu değildir, iyi günde de yanınızda yer alır. Önemli bir sınavdan sonra mutlaka sinemaya gitmişimdir. Bir çeşit ödül mekanizması olmuştur benim için.
Sinema bence “Hayatın ta kendisi!”dir. Sinema kaynağını hayatın her yanından alır ve hiç görmediğiniz, tecrübe etmediğiniz olayları görmenizi sağlar. Bu bakımdan sinema, benim öğretmenimdir. Tarihi, felsefeyi, dinleri, psikolojiyi, coğrafyayı, politikayı bana o öğretmiştir. Deneyimim olmadığı duygularla ilk defa o beni karşılaştırmıştır. İhaneti, ikiyüzlülüğü, aşkı, nefreti beyazperdede görmüşümdür.
Sinema dergileri ya da yazıları çok önemlidir. Nerede sinema hakkında bir yazı görsem, o konuyu daha önce belki 10 defa okumuşsam da, mutlaka okurum. Belirli yazarları takip etmeye çalışırım. Her izlediğim filmden sonra, internette o film hakkında kısa bir araştırma yaparım, eleştirilerini okurum, bunları kendi düşüncelerimle karşılaştırıp analiz ederim. Her ay 3 film dergisi alırım, üçünün de her sayfasını dikkatlice okurum ve biriktiririm, çünkü sonradan okumam gerekebilir. Sinema yazını çok önemlidir benim için.
DVD çıktı, mertlik bozuldu. Sinema salonları av salonlarına dönüşmeye başladı. Şu anda hepsi orijinal olan ve bir kısmı Türkiye’de bulunmayan 80’e yakın DVD’m var. Onları izlemek, belgesellerine göz atmak, özenle dizip sıralamak bambaşka bir duygudur.
Sinema afişleri çok önemlidir. Onlar, film hakkında bir ön bilgi sunar. Onlara sahip olmak özel bir histir. Orijinal boyutta 200’ü aşkın afişe sahibim, onun 4-5 katı civarında afişetim var. Her birinin yeri ayrıdır. Bir de pek kimsenin bilmediği, gazetelerden kestiğim afiş koleksiyonum var. 1999 eylülden 2007 haziranına Türkiye’de vizyona giren tüm filmlerin afişlerinin %96’sı özel dosyamda durur. Artık koleksiyonu bitirmemin nedeni gazetelerin bu sayfaları neredeyse bitirmesi olmuştur.
Ayrıca sinemayı sevmemin sebebi kişiler vardır. Robin Williams, Robert De Niro, Al Pacino, Marlon Brando, John Cusack, Kubrick, Bergman, Spielberg, Wenders. Bu isimler bana sinemayı daha çok sevdiren adamlardır. Hepsinin ben de çok özel bir yeri vardır.
Bir de İstanbul Film Festivali. Resmen damardan sinema hazzı aldığınız bir ameliyattır bu festival. Uyuşur, bitkinleşir ama ısrarla daha çok film seyredersiniz. Arka arkaya sinemaya girip film komasına girersiniz ve 2 hafta çıkamazsınız. Daha güzel bir duygu var mıdır hayatta?
Çok yaşa ‘Sinema’, çok yaşa SİNEMA!
Yaz Biterken
Bu sabah kalkınca soğuk, rüzgarlı bir havayla karşılaştım. Dalgalar kıyıya hunharca vuruyordu. Her zamanki renginden farklı olarak koyu laciverde bürünmüş olan deniz sanki kaşlarını çatmış, kıyıya tüm öfkesini boşaltıyordu. Zaten bizim evin panjurları da normal bir günden farklı olarak tamamen açılmamıştı. Çoğu kapalı bırakılmıştı. Anneannem üzerine yeleğini giymiş kahvaltıyı hazırlıyordu. Bir an, kahvaltıdan sonra okula gidecekmişim gibi hissettim. Sonra kendime güldüm. “Yavaş ol, oğlum, daha okula 9 gün var!”
Bu yaz nedense hiç sonbahar gelmeyecekmiş gibiydi. Havalar o kadar sıcak, yağışsız ve boğucuydu ki sanki hiç soğumayacakmış gibi geliyordu. Doğa her zamanki gibi yanıltmıştı beni. Herhalde hayatım boyunca tam olarak çözemeyeceğim tek varlık, doğa olacak. Bir de kadınlar var ama o ayrı konu. Hayatım boyunca doğanın ne getireceğini hiç kestiremedim. Ağustosta gittiğim Sicilya’ya yağmur bıraktı. Bu yıl da Almanya buz gibiydi, üstelik aynı vakitlerde Türkiye kavruluyordu. Böylesi de güzel ama. Doğanın gizemli olmasını seviyorum. Hiç umulmadık sürprizler hazırlarken bambaşka duyguların ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. Yoksa sanatçıların hali nice olurdu. Çölün ortasında ayakta kalmış tek bir ağacın verdiği estetik duygusundan ilginci var mıdır?
Güz yavaş yavaş hayatımıza sokulmaya başladı böylece. Genelde güz, hüznün mevsimidir, boşuna hazan dememişler. Evet, belki o heyecanlı dolu, capcanlı, sıcak yaz sona eriyor. Ağaçlar yavaştan dökülmeye başlayıp patikaları sarı yaprak istilası altında bırakıyor. Pantolonların, T-shirtlerin boyları uzuyor. Ama yeni bir dönem de başlıyor. Buna tam ne denilebilir bilemiyorum ama kışlık dönemi adı verilebilir. Kışlık döneminde, artık yazlıklar bırakılır, esas ikametgah adresine herkes geri döner. Büyük şehirler yine dolmaya, trafik kalabalıklaşmaya başlar. Okullar açılır. Kış hazırlıkları başlar; odun/kömür depoları dolar; tarhanalar, salçalar, turşular hazırlanır; tiyatro sezonu başlar; dizilerin yeni bölümleri ekranda dönmeye başlar, dolayısıyla televizyona bir canlılık gelir; sinemalarda da canlılık artar, sezon filmleri birbiri ardına vizyona düşer; en önemlisi arkadaşlarla buluşulur, kafe/bar/okul köşelerinde yaz anıları ballandırarak anlatılır. Yani sonbahar her ne kadar bir şeylerin sonunu anlatsa da o da bir başlangıç aslında. Bana göre esas yılbaşı da sonbaharın ilk günüdür. Eski yıl acısıyla tatlısıyla tamamen geride kalır, o günden itibaren yepyeni bir yıla başlarsın, önceki günle en ufak alakası olmayan.
İşte yeni bir kışlık dönem başlıyor. Bir sürü bilinmeyen denklemiyle, yeni umutlarla, kalp kırıklıklarına gebe olarak. Doğaya saygımız sonsuz. Yeni yılınızda mutluluklar dilerim.
“Bir yaz daha bitiyor
Gökyüzü bulutlandı
Dalgalar yorgun ağır, kıyıda soluklanırlar gibi
Çadırlar söküldüler, pansiyonlar boşaldı
Ağırlaştı yürekler, ayrılıklar bir oyun gibi
Bir yaz daha
Umutlar umutsuzluklar gizlice
Biraz daha doyumsuz
Biraz daha aşklar ümitsizce”
Tangonun Ritmi
Almanya’daki kampta yan aktivite olarak tango dersi aldık. Hayatlarında tango yapmamış 11 kişi olarak tökezleyerek dans etmeye çalıştık. Tabii tango öyle 2-3 derste öğrenilip döktürülecek bir dans türü olmadığı için 3 haftada sadece emekleme devresini geçebildik.
Her şeyden önce, tango ataerkil bir dans, yani erkek egemenliğine dayanıyor. Dansın ritmini belirleyen müziği algılamak, işlemek ve bunu hareketlerine yansıtıp kadını idare etmek erkeğin işi. Yani erkek bir cümlede özetlemeye çalıştığım özü başarabilirse iş bitiyor. Ama bu iş de çok zor. Hocamız Peter, tangonun ne olduğunu ancak derslerin 2. yılında anladığını söylemişti. Bu söz, gruptaki erkekleri bir nebze rahatlatsa da olayı kolaylaştırmadı. Kadının ne görevi var diyebilirsiniz? Sonuçta her kesin bildiği üzere tango bir partner dansı. Kadın, erkeğin hareketlerine gözü kapalı ayak uydurmalı. Aslına bu da, hiç kolay bir iş değil. Erkeğin bir sonraki hareketinin ne olacağını algılayıp ona göre hareket etmeli. Geri geri yürüdüğü için erkeğe tam olarak güvenmeli ve ona mütemadiyen ayak uydurmalı. Bu da, partnerlerin uyumunu gerektiriyor.
Tango, tahta bir dans pistinde dairesel yörüngede pozitif yönde (saat yönünün tersi) dans ediliyor. Erkek, dansı yöneten kişi olduğu için ileri doğru hareket ederken, kadın da doğal olarak geriye doğru adım atıyor. Her şeyden önce şarkının ritmi çok önemli. Ama ilk aşamada buna dikkat edilmiyor. Mesela, ben hala ritmin dansa nasıl yansıtılacağını öğrenemedim. Onun için öncelikle temel adımlar öğretiliyor ki ritmi duyduğunda nasıl hareket edeceğini hemen kestirebilirsin.
İlk önce, dairesel bir yörüngede sapmadan yürümelisiniz. Bu sırada, partnerinizle aranızda mesafe korunmalı, gerek göğüsler arası uzaklık, gerekse adımların uzunluğu sabit olmalı. Okuyunca kolay gelebilir ama aslında gayet zor bir olay. Partner uyumu bu noktada önem kazanıyor. Kadın ve erkeğin arasındaki bacak uzunluğu farkı bile önemli bir hale geliyor. Bu yüzden boyunuza uygun bir partner seçmeniz, iki tarafın da işini kolaylaştıracaktır. Tabii hareketi yaparken daima ayaklarınıza bakmamanız, hareketi beyninizde halledip bitirmeniz gerekiyor. Bu hususta kadınlara daha çok görev düşüyor çünkü erkek hareketi başlatan kişi olduğu için hareketi sonlandıran partner olarak kadın, aradaki mesafeyi ayarlamalı, adım uzunluklarına dikkat edip adımını ona göre atmalı. Bunun için de erkeğin göğsünün her zaman dik durması gerekiyor ki kadın bu görevini bakmadan yapabilsin. Kadın, bu aşamada biraz zorlanabilir ama bu aşamayı geçtiği anda tango yapabilecek seviyeye geliyor. Fazladan birkaç figür daha öğrenmesi yetiyor. Oysa erkeğin işi daha yeni başlıyor.
Sonra geliyor asıl temel hareketler. 8 adımlık ana hareketle başlayıp bunun türevlerini öğreniyorsunuz. Bu adımların her birinde erkeğin kafasında ayakların adımları ile göğsün hareketi iyi düşünülüp uygulanmalı. Bilhassa göğüs hareketi iyi yapılmalı (neredeyse milimetrik) ki kadın, bu hareketle bağlantılı olarak hareketi anlayıp kendi hareketini yapabilsin. Tabii, kadının buradaki (ve sonraki aşamalarda) tek görevi, erkeğin hangi hareketinin karşısında hangi hareketi yapması gerektiğini bilmesi. Bu hareketlerin de en zoru, kadının, tek ayak üzerinde yaklaşık 120 derece döndüğü hareket. Dediğim gibi asıl zorluk, erkeğin kadını düzgün yönetebilmesi.
Bizim 3 haftalık temel eğitimimiz burada sona erdi. Bunun üzerine çalışıp kendimi geliştirmem gerek. Asıl önemlisi de müziğin ritmini dans esnasında hissedebilmek. Ama sanırım, bu uzun tecrübe gerektiriyor. Tango, uğraştıran ve zaman harcamanız gerektiren bir dans türü. Ama bir kere yapınca da insanın bırakası gelmiyor. Çünkü sonucu çok çarpıcı ve büyüleyici. Eğer sizin de tango seyrettiğinizde içinizde bir şeyler kıpırdanıyorsa, bu zorlu ve yorucu uğraşa kesin girin. Çok seveceksiniz.
Babama
Çocukların aklına bir sürü soru takılır ya, bu da onlardan biriydi. Durup dururken babama sormuştum bir gün: “Canım acıyınca neden hep ‘Anne’ diyorum, halbuki ben seni daha çok seviyorum?” Babam da olayın fizyolojik ve psikolojik etmenleri bulunduğunu anlatıp bunları teker teker izah etmişti.
Düşündüğünüzde annenin bir insan için vazgeçilmez bir unsur olduğu doğru. Sonuçta 9 ay karnında taşıyan, emziren, her anını takip eden esas ve tek kişi o. Ama sonuçta bir bebeğin sadece anne ile dünyaya gelmediği de fizyolojik bir gerçeğin ötesinde bir saptama. Fizyolojik olarak bir insanın genlerinin %50’si babadan gelmekte. Yani bir insanın tüm yapısının (fiziksel, ruhsal, psikolojik) yarısını babası oluşturmakta.
Bazılarına göre babalık, döllemek ve madden bakmaktan ibaret. Bu teorinin giderek çöktüğü bir dönemde yaşıyoruz. Türk toplumlarında her ne kadar böyle görünse de farklı olduğu kanısındayım. Evet, göçebe bir toplumda obada çocuğa bakan annedir. Baba hep seferde olduğundan ilgilenmemektedir. Yalnız belli bir yaştan sonra babanın bu yetiştirme olayına katıldığını görürüz. Erkek çocuklar babalarıyla ava çıkarak hem hayatı öğrenirler hem vakit geçirirler. Türklerin yerleşik hayata geçmesiyle sistemin değişmediğini görüyoruz. Sert olsun diye şefkat gösterilmeyen erkek çocukları ancak belli bir yaştan sonra babalarıyla vakit geçirmeye başlarlar.
Kız çocuklarının ise babaya düşkünlükleri malumdur. Bunun için kimi zaman 2. sınıf muamelesi görüp çocuk sayılmadıklarını kimi zaman da şimdiki kadar yoğun baba ilgisiyle karşılaştıklarını görürüz.
Tabii günümüzün eğitim seviyesi artmış insanları olaya bambaşka bir açıdan bakıyor. Artık çocuk, sokağa salınıp orada kendiliğinden büyüyüveren bir canlı değil; eşit derecede anne-baba sevgisine muhtaç olan küçük bir insan. Bu bakış açısından babanın görevi bir kat daha artıyor, sadece eve para getirip ona bakan ve harçlık veren erkek değil; onun sorunlarını dinleyen, bir nevi arkadaşı haline dönüşen biri haline dönüşüyor. Böylece baba olmanın sorumluğu daha da artıyor. Bu konuda herhangi bir cinsiyet ayrımı yapılmıyor, tabii Freudiyen okumaları pas geçersek.
Ben şanslı bir çocuğum, okumuş bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldim. Her zaman babamın desteğini, ilgisini yanımda hissettim. Aklıma takılan en ufak bir konuda ilk koştuğum kişi hep o oldu. En saçma sorularımı bile cevaplandırdı, en saçma isteklerimi bile yerine getirdi.
Hani şu ‘yaş-baba’ ilişkisini anlatan ünlü hikaye vardır ya, nedense hikaye bende ters işledi hep. Hikaye ne derdi: 10 yaşına kadar babalar her şeyi bilirmiş, 11’den sonra bazı eksiklikleri olduğu fark edilirmiş, 15 yaşında pek bir şey bilmediklerini.20’den sonra ise hiçbir şey bilmedikleri. İşte ben son tespitte ayrılıyorum. 20’sinde pek olgun olunamaz ama gittikçe babamın deneyimlerine daha çok değere verir oldum.
Tabii babamı asla tam olarak anlayamayacağım. Çünkü hem yaşım, deneyimim hiçbir zaman müsait olmayacak, hem de bu kapitalist dünyada baba olmadıkça empati denilen şeye haiz olamayacağımı düşünüyorum. Babalık mı? Şimdilik benim için çok uzak!
Bu yazı tam istediğimi anlatamadı lakin günün birinde en güzel yazımı babam için yazacağım, işte gerçek babalar günü hediyemi o zaman vereceğim.
Son Yorumlar