Arşiv

Archive for the ‘günlük’ Category

Mezun Olurken…

16/04/2008 1 yorum

“İTÜ MAKİNA FAKÜLTESİ” Bir Temmuz günü kapısından girdiğim binada bu tabela vardı. O zamanlar benim için ne ifade edeceğini de bilmiyordum. Tercih yapmadan önce bir görmek istiyordum. Hoş, büyük, haşmetli, karanlık. Sanırım aklıma gelen ilk kelimeler bunlardı.

Peki beni bu binaya getiren neydi? ÖSS puanı mı? Zannetmiyorum. Bir kağıt parçasındaki rakama göre mi okul seçiliyor? Sanırım biraz özeleştiri yapmalıyız. Maddi hayatın kuralına göre hareket eden dişlilere benziyoruz. Bizi önemli kılan çevrim sayımız mı? Komik. Nasıl bu hale geldik? Nasıl koyunlar misali sürü takip eder olduk. Hayattaki tek amacımız karın doyurmak. “Aşk karın doyurmuyor!” cümlesi mottomuz olmuş, hababam çalışıyoruz. Aşk derken salt karşı cinse duyulan duyguyu kastetmiyorum. Hayata olan aşkı, heyecana duyulan aşkı, sanata karşı olan aşkı da anlatmak istiyorum.

Hayat işte. Seni götürdüğü yer hiç belli olmuyor. Seçtiğini zannediyorsun ama öyle olmadığını anlıyorsun. Mesela ben İstanbul’da daha entelektüel bir ortam bekliyordum. İnsanlar cafede oturup şarap içerken kitap konuşacak, filan falan. Yok öyle bir şey abicim. İnsanlar gayet kahvede king ve pişpirik atıyor. İnsanlar İstanbul’un büyüklüğünden yakınıyor lakin herkes aynı yere gidiyor. Sonra da İstiklal neden çok kalabalık? Peh! Kalamış Parkı’na giden kaç öğrenci vardır acaba? Yada Rumeli Feneri’ne?

Haydi sosyal hayatı bir kenara bırakalım. Bu çürümüş hayatta zaten kim ya da ne sağlam kaldı ki? Herkeste bir başıboşluk, umursamazlık, kolaycılık. “Günaydın” demeyi evde unutanlar, “Çok yaşa!” demeyi rahatsızlık (veya çıkarcılık) sananlar. Arabalı erkek peşindeki kızlar, bir gecenin derdindeki erkekler. Maddiyat beklentisi, paradan da çıkmış; insan vücuduna yapışmış, vıcık vıcık.

Ya eğitim sistemi? 3 saatlik sınav bile ülkedeki en adil sistem. Hiç olmazsa optik okuyucuya para veremiyorlar. Bir şekilde üniversiteye giriyorsunuz ve şok! 2. liseye hoş geldiniz. Sizden beklenen derslere gidip ortalama yapmanız. Kulüpmüş, etkinlikmiş, gösterimmiş, ne gerek var? Düşüneceksiniz de ne olacak? Ülkeyi mi kurtaracaksınız? İhtilal mi yapacaksınız? Haşa! Otur, ödevini yap, sınavına çalış. “Bizim zamanımızda okul 6 gündü, çocuklar! Ancak sinemaya gidebilirdik.” Bir sorum var, hocam. Ne ara, 3 tane ihtilal yapıldı bu ülkede? Pazar günleri mi?

Dersini çalış, okulu bitir, bir işe gir, annenin bulduğu kısmetle evlen. Bizden beklenen budur. Bizim ne istediğimiz mi? Bizim için düşünen kepçe ile, düşüneceksin de ne olacak? Bu kapitalist dünyada her şey, sen doğmadan belirlenmiş. Uymazsan da toplum dışına itiliyorsun.

Böyle bir dünya bizi bekliyor işte. Okuldan mezun olunca içine dalacağın deniz yansımalardan ibaret. Birkaç yakamozla karşılaşırsak ne ala. Çünkü hava her zaman bulutlu, ha yağdı ha yağacak. İşin kötüsü, okulda gördüğümüz hayat, bunun çok küçük bir kısmı. Gerçek hayatımızda değil sosyal hayat, normal hayatımız olmayacak; geriye kalan 3-5 dakika içinde bizden beklendiği üzere evlenip, çoluk çocuğa karışacağız ve bir ömür böyle geçecek. Sonra, günün birinde geriye bakıp şöyle diyeceğiz: “Ben ne zaman mezun olmuştum yahu?”

‘İTÜ MAKİNE FAKÜLTESİ’: 2 ay içinde mezun olurken çıkacağım kapıda asılı tabela. İçimdeki duygu tamamen nötr. Eksiler artıları götürüyor ve ben fakülteme karşı bir sıfır hissediyorum. Güldüğüm, eğlendiğim, hayatımı etkileyecek anlar oldu. Sıkan, eziyet eden, kendinden nefret ettiren anlar da. Belki bu duyguların sorumlusu fakülte değil, benim de hatalarım var. Yine de bu sıfır duygusu beni üzüyor, 5 yılı boşa geçirdiğimi anlatıyor sanki. Belki haksız da sayılmaz.

Şu anda tek merak ettiğim, belli bir yıl sonra arkama dönüp baktığımda fakülteme karşı ne hissedeceğim. İlkokulum gibi boş bir sayfa mı, lisem gibi şükranla andığım bir parıltı mı?

Kategoriler:fikir, günlük, İTÜ

Son Sınıf Sancısı

Şu günlerde ciddi bir fırtına yaşanıyor beynimde. Uzun süre de dineceğe benzemiyor. Çünkü ne zaman güneşin huzmeleri içeri sızsa gündemdeki yeni bir bulut önünü kapatıveriyor. Ben de artık umursamamaya başladım, lakin bu, hiçbir şeye çare değil. Tam tersi negatif etki ediyor.

Geçen haftanın başından beri resmen üniversite son sınıftayım. İlkokul sıralarında başladığım öğrenim ve eğitim hayatım sona ermek üzere hızla gün saymakta. Yalnız bu son, beni herhangi bir sondan daha çok korkutuyor. Çünkü bu sonun ötesinde vereceğim kararla hayatımda dönüşü olmayan bir yolculuğa başlayacağım. Çoğu arkadaşım bu duyguyu ÖSS korkusuna benzetiyor. Bence, alakası yok. ÖSS 3 saatlik bir sınavdı. Evet, o sınav da hayatını belirliyordu fakat hiç olmazsa neyi ne zaman yapacağın belliydi. Sınava nerde, ne zaman, nasıl gireceğin belliydi. Sınav sonrası nasıl bir hayata adım atacağın az çok belliydi. En azından ben tahmin edebiliyordum ve çok da yanılmadım. Lise 3’te düşündüğüm çoğu şey, üniversitede oldu.

Oysa şu anki duygu bambaşka. Tam bir belirsizlik içindeyiz. Okul bitince ne olacak? Ben yalnız değilim. Şu an Türkiye’nin herhangi bir üniversitesinin son sınıfındaki herhangi bir öğrenci de benimle aynı düşüncelerde. Çünkü bu sorun, tüm Türk gençliğinin sorunu. Türkiye’de sadece sınırlı sayıda genç, okul bitince ne yapacağının bilincinde, diğer deyişle geleceğinde endişe etmiyor diyebiliriz. Aslında benim de o gruptan olmam gerek. Sonuçta bu ülkenin en köklü üniversitelerinden birinin en eski bölümünü bitireceğim. Diplomamda İTÜ Makine Mühendisliği etiketi olacak. Ama yine de umutsuzum. Neden? Sorun sadece iş mi sadece? Gazetelerde okumuyor muyuz, pazarcılık yapan üniversite mezunlarını. Sonuçta işse iş. Ama önemli olan nasıl bir iş olacağı. Yani ben makine mühendisi olarak üç kuruşun hesabını yapacaksam ortada yine bir sorun var demektir. İşe girdiniz, hal bu ya hastalandınız. Size arka çıkacak bir güvenceniz yoksa yandınız. Takım elbiseyle sabah 5’te kalkıp SSK’ya mı gideceksiniz. Olayı küçümsediğimden değil, yanlış anlaşılmasın. Sistemden kaynaklanıyor olay. Bu ülkede sağlık, eğitim ve adalete ne kadar güveniyorsunuz. İleride çocuklarımı nasıl bir çevrede yetiştirebileceğim? Başıma bir haksızlık geldiğinde devlet bana hakkımın karşılığını verebilecek mi? Yaşanan politik krizleri saymıyorum bile. Ben insan gibi yaşamaktan bahsediyorum. Ben çalışırken, çalıştığımın karşılığını alabilecek miyim? Devlete ödediğim verginin karşılığında istediğim hakları kullanabilecek miyim? Yaşadığım şehrin belediyesi bana huzurlu bir kent sunabilecek mi?

Şu anda tamamen karmakarışık bir kafayla ortalarda dolaşmaktayım. Çözüm yurtdışı mı? Öyleyse nasıl? Yurtdışında yaşmak sorunları hallediyor mu? Ülkenden gidip yabancı statüde, hiç bilmediğin bir yerde çalışmak yeterli mi? Belki sana insan gibi davranacaklar ama bir kısmın hep yaban kalacak. Savaşmaya değer mi? Ailenden uzaklaşmaya değer mi? Orada yeni bir sayfa açabilir misin? Farklı bir kültürle yetişmiş biriyle evlenebilir misin?

Bir yanda bu, bir yanda o. Tam iki ucu boklu değnek. Bir karar versem! Demek son sınıfın sancıları böyleymiş!

Kategoriler:günlük

Yaz Biterken

Bu sabah kalkınca soğuk, rüzgarlı bir havayla karşılaştım. Dalgalar kıyıya hunharca vuruyordu. Her zamanki renginden farklı olarak koyu laciverde bürünmüş olan deniz sanki kaşlarını çatmış, kıyıya tüm öfkesini boşaltıyordu. Zaten bizim evin panjurları da normal bir günden farklı olarak tamamen açılmamıştı. Çoğu kapalı bırakılmıştı. Anneannem üzerine yeleğini giymiş kahvaltıyı hazırlıyordu. Bir an, kahvaltıdan sonra okula gidecekmişim gibi hissettim. Sonra kendime güldüm. “Yavaş ol, oğlum, daha okula 9 gün var!”

Bu yaz nedense hiç sonbahar gelmeyecekmiş gibiydi. Havalar o kadar sıcak, yağışsız ve boğucuydu ki sanki hiç soğumayacakmış gibi geliyordu. Doğa her zamanki gibi yanıltmıştı beni. Herhalde hayatım boyunca tam olarak çözemeyeceğim tek varlık, doğa olacak. Bir de kadınlar var ama o ayrı konu. Hayatım boyunca doğanın ne getireceğini hiç kestiremedim. Ağustosta gittiğim Sicilya’ya yağmur bıraktı. Bu yıl da Almanya buz gibiydi, üstelik aynı vakitlerde Türkiye kavruluyordu. Böylesi de güzel ama. Doğanın gizemli olmasını seviyorum. Hiç umulmadık sürprizler hazırlarken bambaşka duyguların ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. Yoksa sanatçıların hali nice olurdu. Çölün ortasında ayakta kalmış tek bir ağacın verdiği estetik duygusundan ilginci var mıdır?

Güz yavaş yavaş hayatımıza sokulmaya başladı böylece. Genelde güz, hüznün mevsimidir, boşuna hazan dememişler. Evet, belki o heyecanlı dolu, capcanlı, sıcak yaz sona eriyor. Ağaçlar yavaştan dökülmeye başlayıp patikaları sarı yaprak istilası altında bırakıyor. Pantolonların, T-shirtlerin boyları uzuyor. Ama yeni bir dönem de başlıyor. Buna tam ne denilebilir bilemiyorum ama kışlık dönemi adı verilebilir. Kışlık döneminde, artık yazlıklar bırakılır, esas ikametgah adresine herkes geri döner. Büyük şehirler yine dolmaya, trafik kalabalıklaşmaya başlar. Okullar açılır. Kış hazırlıkları başlar; odun/kömür depoları dolar; tarhanalar, salçalar, turşular hazırlanır; tiyatro sezonu başlar; dizilerin yeni bölümleri ekranda dönmeye başlar, dolayısıyla televizyona bir canlılık gelir; sinemalarda da canlılık artar, sezon filmleri birbiri ardına vizyona düşer; en önemlisi arkadaşlarla buluşulur, kafe/bar/okul köşelerinde yaz anıları ballandırarak anlatılır. Yani sonbahar her ne kadar bir şeylerin sonunu anlatsa da o da bir başlangıç aslında. Bana göre esas yılbaşı da sonbaharın ilk günüdür. Eski yıl acısıyla tatlısıyla tamamen geride kalır, o günden itibaren yepyeni bir yıla başlarsın, önceki günle en ufak alakası olmayan.

İşte yeni bir kışlık dönem başlıyor. Bir sürü bilinmeyen denklemiyle, yeni umutlarla, kalp kırıklıklarına gebe olarak. Doğaya saygımız sonsuz. Yeni yılınızda mutluluklar dilerim.

“Bir yaz daha bitiyor

Gökyüzü bulutlandı

Dalgalar yorgun ağır, kıyıda soluklanırlar gibi

Çadırlar söküldüler, pansiyonlar boşaldı

Ağırlaştı yürekler, ayrılıklar bir oyun gibi

Bir yaz daha

Umutlar umutsuzluklar gizlice

Biraz daha doyumsuz

Biraz daha aşklar ümitsizce”

Kategoriler:günlük, hayat