Arşiv
Paris’te 2 Gün
Before Sunrise ile Before Sunseten sevdiğim filmlerdendir. Güzelliği, kadınla erkek arasındaki o garip ilişkiyi farklı bir açıdan (felsefik de denilebilir) anlatması ve anlatırken de yarı politik mesajlar vermesidir. İşte o filmdeki kızı oynayan Julie Delpy, filmin adını okuduğunuzda bile çağrışım yaptıran bir film yazdı, oynadı, müziğini yaptı ve yönetti. Şimdi bu filme koşar adımlarla gidilmez de ne yapılır?
Delpy yine bir çift çıkarıyor önümüze ve yine kız Fransız, erkek ise Amerikalı. Çıkmaya başlayalı 2 yıl olmuş, New York’ta yaşıyorlar ve tatile Avrupa’ya geliyorlar. Venedik’ten sonra 2 günlüğüne kızın ailesine uğrayalım diyorlar. Film de öyle başlıyor. Bizim çift 2 gün boyunca, Paris’i gezerken ilişkilerine yeniden göz atıyorlar. Burada çıkan esas husus ise Fransız-Amerikalı farkı. Kız, Amerika’da yaşarken belli etmese de ülkesine dönünce bir Fransız oluyor. Böylece erkek önce şaşırıyor sonra olan biteni anlamaya çalışıyor ama bu kültür şokunda ne yapacağını şaşırıyor. Kız ise 2 yıllık ilişkisiyle ülkesinde kendini bulma arasında ikileme düşüyor. Tabii başta kızın anne-babası olmak üzere yan faktörler de devreye girince işler tamamen açmaza giriyor.
Delpy bu karmaşık ilişkiler ağından paçayı komediyle kurtarmaya çalışmış. Kısmen başarılı olmuş denilebilir. Başarılı sahneler olsa da yer yer aşırıya kaçan durumlar mevcut. Bu bölümler filmin yapısını bozup sırıtıyor. Buna karşın bir Fransız ile bir Amerikalı arasındaki farkı başarıyla veriyor. Yalnız burada da şu sorun karşımıza çıkıyor, ülkeler arası farka değinmekten kız-erkek farkına pek zaman bırakmıyor. Diğer deyişle filmin romantizmini fena halde düşürüyor.
Filmin en önemli artıları oyuncu kadrosu. Adam Goldberg ile Julie Delpy başrollerde çok doğal oynarlarken yan kadro da pek aşağı kalmıyor. Delpy’nin filmde kendi anne-babasını oynatması filmin inandırıcılığına önemli bir katkıda bulunmuş.
Son tahlilde, izlemesi fena halde keyifli, komik, rahatlatıcı bir film çıkmış ortaya. Belki herkese hitap etmez ama Delpy ve Fransa sevenlerin çok hoşuna gideceği kesin.
Oyuncular: Julie Delpy, Adam Goldberg, Albert Delpy, Marie Pillet, Daniel Brühl, Aleksia Landeau, Adan Jodorowsky, Alexandre Nahon – Görüntü Yönetmeni: Lubomir Bakchev – Müzik: Julie Delpy – Yazan ve Yöneten: Julie Delpy
*** Y.T.: 24 Ekim
Kelebek ve Dalgıç Giysisi
Ben bir engelliyim. Hayatımda bu yüzden çok farklı şeyler yaşadım. Bunların çoğu hiç hoş olmayan şeyler ve ömür boyu da bunlar sürecek, engel olamam. Ama direnebilirim, nasıl mı? Hayata sımsıkı tutunarak, her şeye rağmen bir insan olduğumu unutmayarak, vs. Bu anlattıklarımı okuyunca bana acıyacaksınız, normaldir. Zaten benim yaşadıklarımı yaşamadıkça da anlayamazsınız.
Böyle bir yazıyı en son 2 yıl önce yazmıştım galiba. Vizyona Mar Adrento/İçimdeki Deniz girmişti ve herkes yere göğe koyamıyordu. Oysa ki film, ana karaktere acımaktan başka bir şey yapmıyordu, yani bence gayet sıradan bir filmdi. Dün Filmekimi’nde izlediğim filmse konuya başka bir açıdan bakıyordu. Engelli bir karakterin de insan olduğunun altını çiziyor. Bir kere ilk 20 dakikada filmi ana karakterin gözünden izliyoruz. Verdiği tepkileri normal olarak duyuyoruz, esprilerini dinliyoruz, terapistinin göğüslerine bakışını izliyoruz. Gayet normal değil mi? Normal bir erkek gibi. Ama bu erkek tek gözü hariç tamamen felç olan biri. Dışarıdan baktığınızda korkarsınız, çarpılmış gibi. Oysa kamera yeniden adamın gözüne yerleştiğinde yine olay normale dönüyor.
Filmde anlatılan olay gerçek bir hikayeden alınmış. Fransa’nın en ünlü moda dergilerinden (bizde de yayınlanan) ‘Elle’ dergisiniz editörü olan Jean-Dominique Bauby, bir gün araba sürerken aniden felç geçirir. Tek gözüyle iletişim kurabilen Bauby, terapistinin gayeti sayesinde kitap yazar. Yaşadıklarını dünyaya bağıran bu kitap, izlediğimiz filme de kaynak teşkil eder. Bauby’nin yaşadığı deneyim gerçekten izlenmeye değer. Kendisini dalgıç elbisesi içinde tasvir eden Bauby, aslında hayata o kadar da sımsıkı tutunmuyor. Sadece elindeki imkanları kullanıyor. Ateist olmaya hala devam ediyor, hala karısını aldattığı sevgilisine aşık. Çünkü o bir süper kahraman değil, her hareketi doğru da değil. Tıpkı bu yazıyı okuyan sizler gibi.
Böyle bir filmi yönetebilen Julian Scnabilen’e binlerce alkış, zaten Cannes’da da ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü kucakladı. Spielberg’ün görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Janusz Kaminski, bir engellinin dünyasını harika yansıtıyor. Bence gerisi de boş. Bu filmin en önemli öğesi kesinlikle rejidir ve inanılmaz güzel çalışılmış.
Engelli olmak nedir? Hiç düşündünüz mü? Belki bir gün siz de arabanızı sürerken bir anda bir dalgıç elbisesine hapsolacaksınız. Ya siz ne yaparsanız?
Kelebek ve Dalgıç Giysisi/Le Scaphandre et le Papillon
Oyuncular: Mathieu Amalric, Emmanuelle Seigner, Marie-Josée Croze, Anne Consigny, Patrick Chesnais, Max Von Sydow, Niels Arestrup – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: Paul Cantelon – Senaryo: Ronald Harwood (Jean-Domique Bauby’nin romanından) – Yönetmen: Julian Schnabel
**** Y.T.: 24 Ekim
Filmekimi
Yine sonbahar gelip kapımıza dayandı. Soğuk hava kendini göstermeye başlamışken yağmurlar ince ince dünyaya düşmeye başladı. Herkes için sonbaharın anlamı bir başkadır. Çoğunluk için hüzün mevsimidir, onun için de bazen hazan denir. Yazın sıcacık, kıpır kıpır günlerinden sonra adeta geriye dönüşü simgeler. Hayatın geç dönemlerini tasvir için kullanılır kimi zaman da. Şairler pek sever bu mevsimi. Yere düşen yapraklarıyla bir tuvali andırır çevremiz bazen. Hele bir parkta yürüyorsak. Ama son 6 yıldır sinefiller için farklı bir anlamı daha var. IKSV, İstanbul Film Festivali’nin küçük bir versiyonunu artık her ekimde düzenliyor.
Filmekimi’nin esas oluşum sebebi sinemaseverlerin festivallere olan aşırı ilgisi ve İstanbul Film Festivali’nin artık yetersiz kalışı. Aslında nisan ayındaki Film Festivali hala Türkiye’deki en iyi film festivali ama sonuçta süresi ve film kapasitesi sınırlı. Ayrıca yılda bir defa gerçekleştiğinden bazı olası filmler güncelliğini yitiriyor. Bilhassa Berlin, Cannes ve Venedik Film Festivalleri’nde ilgi görmüş kimi filmler, ertesi yılın nisan ayına kadar bazı dimağlarda bayatlıyor. İşte bu yüzden Filmekimi, bir nevi bu üç önemli festivalin toplaması görevini görüyor. Nitekim bu yılın programına baktığımızda daha iyi anlaşılıyor bu olay. Berlin’den Irina Palm(Sam Garbarski) ve Tuya’nın Evliliği/Tuya de Hun Shi(Wang Quan’an) festival konukları arasında. Ama asıl konuklar Cannes’dan geliyor: Persepolis( Marjane Satrapi & Vincent Paronnaud), Paranoid Park(Gus Van Sant), Metres/Une Vieille Maitresse(Catherine Breillat), Kontrol/Control(Anton Corbijn), Bando/Bikur Hatizmoret(Eran Korilin), 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün/4 Luni, 3 Saptamini si 2 Zile(Christian Mungiu), Kelebek ve Dalgıç Giysisi/Le Scaphandre et Le Papillon(Julian Schanabel) ve son olarak Sürgün/Izgnanie(Andrei Zvyagintsev). Cannes 2007’nin ödül listesine baktığınızda bu filmlerin adlarını göreceksiniz. Ayrıca Venedik’ten de başta Emir Kusturica’nın son filmi Bana Söz Ver/Zavet dahil birkaç film, festival filmleri arasında.
Ayrıca, az da olsa ünlü oyuncu ve yönetmenlerin sanatsal filmleri kendine yer buluyor: Cronenberg’in yine şiddeti anlattığı son yapıtı Sessiz Tanık/Eastern Promises ilk göze çarpan film. Ayrıca Before Sunset etkisi hissedilen ve benim gibi malum filmin hayranlarınca merakla beklenilen Julie Delpy yönetiminde Paris’te 2 Gün/2 Days in Paris. John Waters’ın ilginç müzikalinin yeniden çevrimi Hairspray(Adam Shankman). Keira Knightley ile kendinden söz ettiren İpek/Silk(François Girard). Son olarak da Güney Kore’nin ilginç yönetmeni (en son Zaman adlı filmini izledim ve yine çok orijinaldi) Kim Ki-duk imzası taşıyan Nefes/Soom.
Bu yıl yine dopdolu bir program sinemaseverleri bekliyor. Festivalin tek mekanı olan Emek Sineması civarında yine entel, sinema manyağı insanlar deli deli koşturacaklar. Arka arkaya 3-4 film seyredip sinema zevkinin doruklarına çıkıp bir nevi orgazm olacaklar. Film aralarında sanatsal sohbetler cafelere taşınacak. Film kritikleri İstiklal Caddesi’nden Tünel’e, oradan da Eminönü’e yankılanıp İstanbul’u sinema sevgisiyle boğacak.
Filmekimi, İstanbul Film Festivali’ne kadar acıkmamak için yediğimiz ama çok doyurucu olmayan şekerlere benziyor. Bir nevi züğürt tesellisi ama bu teselli de bazı sinefiller için fena sayılmaz.
Son Yorumlar