Arşiv
Cennet Sineması (Nuovo Cinema Paradiso)
İçimdeki sinema aşkımı şimdiye kadar çok az kişi anlamıştır. Belki de kimse. Festivale 15 bilet alırken çoğu arkadaşım bana kaçık gözüyle bakıyor. Hele benim deyimimle ‘double yapma’nın (ardı ardına 2 kere sinemaya gitmek) keyfini anlayanın olduğunu hiç zannetmiyorum. Ne mutlu ki dünyada bana benzeyenler kaçıklar var. Olmasa bu kadar güzel bir filmi kim yapacaktı ki?
1950’ler. Sicilya’nın küçük bir köyü. Köydeki tek eğlence sinema. Herkes sinemaya farklı amaçlarla giderken içlerindeki 9 yaşındaki Salvatore’un amacı bambaşka. Onun tek amacı bu büyülü dünyayı anlamaktır. Kılavuzu da makinist Alfredo olacaktır…
Salvatore gerçekten farklı bir çocuk, çünkü o sinemaya eğlence gözüyle değil hayat olarak bakıyor. Bogart’ın, Tracy’nin repliklerini ezbere biliyor; Şarlo’nun şaklabanlıkları ona sıradan gelmekte. Clark Gable’ı ağabeyi biliyor, Rita Hayworth’ü ise fettan kadın. İlk duygularını beyazperdede yaşıyor, hayatı beyazperdede öğreniyor. Aşkını bile sinemayla ifade ediyor. Çünkü sinema hayatın ta kendisi. Salvatore’u o kadar iyi anlıyorum ki onun kafasındaki düşünceleri duyar gibi oldum, filmi seyrederken.
Salvatore’un köyü de Türk köylerinden farklı değil. Sicilya gezimden iyi biliyorum ki Sicilyalılar ile Türkler arasındaki tek fark dinleri. Dolayısıyla köydeki yan karakterler de bize çok yakın. Köyün meydanının kendisine ait olduğunu iddia eden köyün delisi, sinema sahibi, sinemada tanışıp evlenen çift, sinemada horlayan adam, sinemaya gelme amaçları bambaşka olan gençler ve diğerleri o kadar gerçek ki sanki her an onlara dokunacakmışsınız gibi geliyor. Filmin en büyük artısı çok samimi olması, her şeyi olduğu gibi yansıtması. Bu samimiyet öyle bir hale geliyor ki filmin sonunda göz yaşlarınızı zor tutuyorsunuz. Yaşlı Salvatore ile siz de geçmişe ağıt yakıyorsunuz. Ah nerde o eski zamanlar!
Yönetmenin bu kadar sahici olmasının yanında performanslar da çok önemli Hele Salvatore’un çocukluğunu oynayan Salvatore Cascio muhteşem. Makinist Alfredo rolünde usta aktör Philippe Noiret harikalar yaratıyor. Diğer oyuncular o kadar harikalar. Ayrıca, filmin bir diğer önemli unsuru da müzikleri, seyrederken müzikler sahnelerle tam bir bütünlük içinde. Sicilya’nın o neşeli havasını çok güzel yansıtıyor.
Size tek bir şey kalıyor. Gidip bu eşsiz öyküyü seyretmek. İnanın film bittiğinde içinizde bir şeylerin kıpırdandığını hissedeceksiniz.
Oyuncular: Salvatore Cascio, Philippe Noiret, Marco Leonardi, Jacques Perin, Leopoldo Trieste, Antonella Atili, Agnese Nano, Nicola Di Pinto – Görüntü Yönetmeni: Blasco Giurato – Müzik: Ennio Morricone, Andrea Morricone – Senaryo: Giuseppe Tornatore, Vanna Paoli – Yönetmen: Giuseppe Tornatore
***** Y.T.: 8 Aralık 2006
Godfather Triology
Benim için yeri çok büyük bir üçleme. İlk filmi en sevdiğim filmdir. İkinci filmi apayrı bir başyapıttır. Üçüncü film ise kafadaki soru işaretlerini tamamlar. Bu yazıyı bilhassa Sicilya gezimden sonra yazmak istedim. Öncelikle, mafya ile anılan ada neden böylesi bir görünümdeydi? Bu topraklar nasıl Amerika mafyasını doğurmuştu? Benim ilkel gözlemlerimle de olsa kendime göre bazı cevaplar bulabildim. Sicilya insanı çok rahat, komik, hayatı olduğunca yaşayan, step ve dağlık bir coğrafyada bile olsa eğlenen garip bir topluluk. Böyle bir coğrafyadan silahın çıkması eğitime bağlanabilir ve tabii ki coğrafyaya. 3-4 şehri haricinde ufak kasabalardan oluşan coğrafyada, ulaşım gayet zor. Okuyan kesim az, tabii ki okur-yazar bol ama ilerleten az. Çünkü çoğu kasabada lise yok, ulaşımda zorlu olunca pek okuyan kalmıyor. Hele bundan 50 yıl öncesini tahayyül ederseniz dediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Ayrıca insanların zeki ve dayanıklı olduğunu ekleyeyim. Sonuçta Don Vito Corleone efsanesini yaratan da aynı topraklar.
İlk film:
İlk film benim şimdiye kadar izlediğim en iyi film. Gerek teknik gerekse hikaye olarak hiçbir eksisi yok. Şahane bir film. Filme getirilen tek eleştiri ise mafya sistemini yüceltmesi. Bu eleştiri 2. filmle telafi edilmeye çalışılsa da göze çarpıyor. Yine de ortada bir abartı, daha önemlisi özendirme söz konusu değil. Hikaye sadece hayatın bir kesitini sunuyor: New York’un en güçlü mafya babasının, tahtını oğluna devredişini anlatıyor film.
Film, dört dörtlük bir karakter tanıtma sahnesiyle başlıyor: Babanın kızı Connie’nin düğünü. Filmdeki çoğu karakteri gayet güzel biçimde tanıtıyor düğünü gezen kamera. Düğün sonrası aksiyon başlıyor. Baba kendisine gelen uyuşturucu işi teklifini reddediyor. Bunu hazmedemeyen taraf ise babaya suikast düzenliyor. Bu olaya kadar ailedeki tüm işlerin dışında kalan ve onları reddeden oğul Micheal ise babasına yapılan suikast sonucu işe girmeye başlıyor. Önce babasının suikastçilerini öldürüp Sicilya’ya kaçıyor. Bu sırada ağabeyi Sonny’nin öldürülmesiyle veliaht olarak Amerika’ya geri dönüyor. Babayla son planı hazırlayıp onun ölümünü bekliyorlar. Baba ölünce de Micheal planını yürürlüğe sokuyor ve mükemmel bir final sahnesiyle New York’un en güçlü mafya babası haline geliyor.
Filmin çoğu sahnesi başlı başına bir ders niteliğinde bence. Nasıl açılış sahnesi karakter tanıtımı açısından bir ders ise final sahnesi de ayrı bir olay: Micheal’ın hem gerçek hem de manevi anlamda ‘godfather’ (İngilizce’de tam anlamı ‘vaftiz babası’dır) olmasını anlatır. Micheal yeğeninin vaftiz babası olduğu sıralarda adamları da teker teker başta diğer mafya ailelerinin reisleri başta olmak üzere bütün düşmanlarını öldürür. Son sahne ise gerçekten bunu vurgulayan harika bir sahnedir: Micheal, Kay’e olanlarla bir ilgisi olmadığını söyledikten sonra kamera geriye çekilir ve başta Clemanza olmak üzere bütün adamları Micheal’in elini öper. Sahnede Kay’in yüzü gayet çarpıcıdır.
Gerçekten film, her sahnesiyle dört dörtlüktür.Teknik bakımdan da dikkate değerdir. Görüntülerin güzelliği (benim favorim Sicilya bölümüdür) çarpıcıdır. Diyaloglardaki titizlik gerçekten takdire şayandır ki kimi replikler hafızalara kazınmıştır. Bugün filmi seyredip de “I’m gonna make you an offer you can’t refuse!” repliğini hatırlamayan çok azdır. Ayrıca setleri olsun, kostümleri olsun (sonuçta bir dönem filmidir) aynı güzelliktedir. Ama belki de en önemlisi müzikleridir. Nino Rota’nın o eşsiz ezgileri filmle o kadar uyumlu ki belki de Casablanca’dan sonra ilk defa bir şarkı, filmin bile önüne geçecek hale gelmiştir. Bugün tema müziğini duymayan bir kişi olduğunu zannetmiyorum.
Bütün her şeyi söyledik ama efsaneyi yaratan Mario Puzo’yu unuttuk. Kendisi de Sicilya göçmeni bir Amerikalı olan Puzo, kitabı kendi anılarından, gözlemlerinden beslenerek yazmıştır. Zaten bunu, kitabın gerçekçiliğinden anlayabiliyorsunuz. Doğal olarak kitabın, filmden konu olarak fazlalıkları var. Mesela 2. filmde geçen Vito Corleone’nin Don oluşu ve 3. filmdeki Don Vincenzo Mancini’nin anne-babası (Sonny) arasındaki ilişkinin ayrıntılarını okuyabilirsiniz. Kısaca kitap, filmin ayrıntılarına da değiniyor. İşte burada da uyarlamanın sırrı geliyor. Film, kitaptaki hiçbir önemli noktayı atlamadan, sadece birkaç ayrıntıyı atlayarak kitabın havasını aynen yansıtıyor. Burada Mario Puzo’nun da bizzat senaryo yazımında bulunması önem arz ediyor. Zaten filmin belgeselinde Coppola’nın elindeki notlar alınmış kitabı gördüğünüzde ne kadar ince bir iş yapıldığı ortaya çıkıyor.
Son olarak oyunculara gelelim. Filmin çoğu oyuncuyu yıldız yaptığına şüphe yok. Ama filmin, o devirdeki, tek yıldız oyuncusu Marlon Brando’nun itibarı yeniden geri veriliyor. (Gerçi Oscar’ı reddetmesi ve reddediş biçimi eleştirilere sebep olsa da) Film Hollywood’a Al Pacino, Robert Duvall, Diane Keaton, John Cazale, James Caan ve Talia Shire’ı armağan ediyor. Bilhassa Al Pacino’nun sarsılmaz karizmasını başlatıyor. Belki daha da önemlisi Francis Ford Coppola’yı yıldız yönetmen yapıyor bir anda. Teknik ekipteki, başta Nino Rota üzere, tüm elemanların da bu ünden nasiplerini aldığını ekleyeyim.
Bu film yani The Godfather, tartışılmaz biçimde sinema tarihinin mihenk taşlarından biridir. Kendisi tipik Hollywood film gramerinin kullanıldığı en iyi filmdir. Bundan belki de 100 sene sonra aynı keyifle izlenebilecek nadide filmlerdendir.
İkinci film
İkinci film tamamen aynı kadroyla çekilir. Konu ve senaryo oldukça tutarlı yazılır. Ayrıca ilk filmde olmayan artı bir mesajda verilir seyirciye: Mafyada lider olunabileceği fakat bunun yalnızlığa sürüklediği. Yani mafyanın dezavantajı da verilir bu filmde.
Film yine bir törenle başlar: Micheal’ın oğlunun komün töreni. Filmde tanışacağımız yeni karakterleri de bu törende görürüz. Ayrıca buna paralel olarak Vito Corleone’nin çocukluğunu görürüz. Sırasıyla babası, ağabeyi ve annesi vurulan Vito, kendisi de sıradaki olduğundan Amerika’ya göç eder. İki zamandaki hikayeyi de paralel kurguyla izleriz.
Micheal ve ailesi ilk filmin sonunda söylendiği gibi Las Vegas’a taşınmıştır. Fakat yine düşmanları vardır. Komün töreninin akşamı Micheal’ın evi kurşunlanır. Micheal olayla ilgili soruşturmaya başlar. Miami’deki Yahudi Hyman Roth ve New York’taki varisi Frankie Pantengeli’yle görüşür. Hemen arkasından da Küba’ya gider. Hyman Roth’la Küba’da büyük bir ortaklık kuracaktır fakat Roth, Frankie’nin saf dışı bırakılmasını ister ve Frankie’ye Micheal tarafından düzenlenmiş süsü verilen bir suikast düzenler fakat başaramaz. Diğer yandan Küba en tehlikeli dönemine giriyordur. Fidel Castro’nun güçleri adım adım güçlenmektedir. Micheal bunu görür ve anlaşmayı yeniden düşünür. Tam bu sırada ağabeyi Fredo’nun ailedeki köstebek olduğunu fark eder. İhtilal akşamı her şeyi arkasında bırakarak Vegas’a döner. Bu sefer de devletin kendisine açtığı davayla uğraşır. Tanık Frankie’dir ama onu da susturmayı başarır. Davayı kazandığının ertesinde başka bir sorunla karşılaşır: Kay. İlk filmde verdiği sözü tutamayan Micheal, giderek güçlenmesinin vebalini öder ve Kay tarafından terk edilir. Ardından annesini kaybeden Micheal, yine zirve planları yapmaktadır. Finalde, ilk filmdeki gibi bütün düşmanlarının öldürülüşünü izleriz.
Diğer yandan Vito, büyümüş, evlenmiş ve bir manavda çırak olarak çalışmaktadır. Bölgenin mafya babası yüzünden işinden olan Vito, komşusunun (genç Clemenza) sayesinde hırsızlığa başlar. Giderek işleri artınca mafya babası haraç istemeye başlar. Burada Don oluşundaki ilk adımını atar ve babayı öldürür. Arkası çorap söküğü gibi gelir ve Don Vito Corleone olur. Finalde de Sicilya’ya dönüşünü ve ailesinin öcünü almasını görürüz.
Final gerçekten çok iyi hazırlanmıştır bu filmde de. Micheal düşmanlarını öldürtünce konumundaki tek güç haline gelir ama önce Kay’i sonra annesi ve ağabeyini (kendisi öldürtür) kaybeder ve finalde kendisini gölün kırsında tek başına otururken görürüz. Bu arada Vito Corleone Sicilya’dan ayrılırken kollarında Micheal vardır. Başka bir sahnede de ilk filmin (zaman olarak) biraz öncesinde Micheal’ın aileye orduya katılacağını ilk kez söylediği ana şahit oluruz. Sonny yine sinirlenir ama tam o sırada kapı çalınır ve Don Vito gelir. Herkes onu karşılamak için koşarken Micheal masada yalnız kalır tıpkı güçlü ama yapayalnız olan Don Micheal gibi. İşin teknik yanı ilk filmle aynı. Her şeyiyle dört dörtlük. Ayrıca film sektöre genç Vito rolündeki Robert De Niro’yu armağan eder.
İlk filmle aynı ölçüde başarılı ve bir başyapıt sayılan film, sinema tarihinin diğer bir mihenk taşıdır.
Üçüncü Film
Son film tamamen stüdyonun isteği üzerine yapılmıştır. Başta yönetmen çoğu kişi karşı çıkmıştır ilk önce. Ama Coppola (dedikoduya göre sen çekmezsen Scorsese çekecek demişler) ikna edilince Robert Duvall hariç tüm kadro toplanır. Sonuçta ortaya beklenenden iyi bir film çıkar. Ama ilk iki filmin gölgesinde kaldığı için eleştirilerden kurtulamaz. Sonuçta bahsettiğiniz iki film, sinema tarihinin tartışılmazları olunca bir bakıma normal oluyor. Filmin bütününe baktığınızda gayet kaliteli bir mafya filmi olduğunu ve ilk iki filmi gayet saygılı biçimde tamamladığını söyleyebiliriz. Bundaki ana unsur ise teknik ekibin aynı kalmasıdır.
Filmin hikayesi 2. filmden epey zaman sonra başlıyor. Micheal, artık yaşlanmıştır ama nihai amacına ulaşmasına az kalmıştır: Corleone ailesini yasal hale getirmeye. Vatikan’a yaptığı yüklü bağışlar altında Vatikan’ın ortağı olduğu köklü banka Immobiliere’ye ortak olmak üzeredirler. Fakat bunun için Papa’nın bizzat onayı gerekmektedir. Bu arada aile bütün yasadışı işlerini devretse de diğer ailelerin Corleone’lerin gücünü bırakmaya niyeti yoktur. Sonny’nin gayrimeşru oğlu Vincent Mancini de sorun çıkarınca Micheal onu koruması olarak alır. Ardından yapılan mafya toplantısında da Micheal çekilmek istediğini belirtir ve ardından da saldırı yapılır. Micheal hariç tüm reisler ölür. Fakat Micheal durumu hazmedemez ve sinirden kalp krizi geçirip hastaneye kaldırır. Bu saldırının Immobiliere’nin diğer ortakları tarafından düzenlendiğini anlar. Düşmanlarının New York’taki görünen yüzü olan Joey Zaza’yı öldüren Vincent ise ailedeki konumunu yükseltmektedir ve Micheal’ın kızı Mary ile bir ilişkiye başlamaktadır.
Sonuçta giriş ve gelişme bölümü ilk iki filmin yapısını takip etmektedir. Film yine bir toplu törenle başlar: Micheal’ın Vatikan madalyası almasının yemeği. Film tıpkı 2. film gibi politik kirlenmeye atıfta bulunuyor ve yine mafyanın ahlaki yönüne yani güçlü birinin mutlaka uğruna acı çektiğine değiniyor. Bunu Micheal’ın ağzından da duyuyoruz üstelik: Vincent’e koltuğunu devrederken tek şart koyuyor, kızını bırakması. Diğer bir deyişle baba olacaksan aşkını feda et diyor ve Vincent de kabul ediyor.
Yalnız bu sefer aksiyon dozunun arttırılmış olduğunu da görüyoruz. Bunun da 90’lar piyasasında seyirci çekmek için olduğu söylenebilir. Belki de bu yüzden Coppola babalar toplantısına saldırıyı George Lucas’a çektirmiştir. Ama bu arttırılmış doz da önceki filmlerin hayranlarının ilgisini düşürmüş olabilir. Ama filmin gereksiz olduğu görüşlerine kesinlikle katılmıyorum. İlk iki filmin başyapıt olduğu bir gerçek. Onların arkasından yapılan bu filmin de ticari amaçla yapıldığı başka bir gerçek. Ama tüm bunlara rağmen ortaya kaliteli bir film çıkmıştır (saleflerine erişemese de) ve hikayeyi (belki de şaşırtıcı biçimde) en ufak falso vermeden düzgün biçimde devam etmiştir.
Filmin finalinin çok ağdalı olduğu diğer bir gerçek. İlk iki filmdeki suikastlardan oluşan final yapısı korunup bunlara ağdalı bir son eklemiştir. Bence güzel tasarlanmış bu sonun onun ticari etkisi vardır elbet. Yine de Coppola bu ticari sahne ile bir nevi üçlemeye hizmet etmiş, Micheal’ın verdiği ödünlere en büyüğünü eklemiştir. Finalin hemen arkasından son sahne ise üçlemenin kesinlikle bittiğini cümle aleme duyuran güzel bir sondur.
Filmi teknik bakımdan analiz etmemize pek gerek yok çünkü her şey tamamen ilk iki filmin devamı. Yalnız filmin ortalarında yer alan ‘Godfather Theme’ın İtalyanca sözlü resitali filmi benim gözümde bambaşka yerlere taşımaktadır. Anthony’nin söylediği şarkı ve ambians enfestir.
3. film ilk iki filmin bir başka özelliğini de 90’lara taşımıştır ve Andy Garcia’nın yıldızını parlatmıştır. Yan rollerde Bridget Fonda gibi günümüzün önemli karakter oyuncularını da görürüz. Yalnız filmin en talihsiz noktası Sofia Coppola’dır. Gerçekten kötü oyunculuğu, 3. filmi sevmeyenlerin ana dayanak noktasıdır.
Dediğim gibi 3. film, zevkle izlenebilecek, dengi birçok filme fark atan bir filmdir ve yine kesinlikle izlenmelidir.
Son söz
Üçlemenin tamamına bakarsanız, tek bir ismin ön plana çıktığını görürsünüz: Micheal Corleone. İlk film onun yükselişini, ikinci film onun altın dönemini (bir yandan da onun yalnızlığını) ve üçüncü film ise onun düşüşünü anlatır. Bu bakımdan üçleme sağlam biçimde birbirine bağlıdır. Diğer yandan da her filmi mükemmel yada ona yakın olan tek seridir. (Belki Alien serisi ona yaklaşabilir.) Kısaca her yandan sinema tarihinin mihenk taşıdır.
Oyuncular: Marlon Brando, Al Pacino, James Caan, Robet Duvall, Talia Shire, Diane Keaton, John Cazale, Richard S. Castellano, Sterling Hayden, John Marley, Al Lettieri – Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis – Müzik: Nino Rota – Yapım Yılı ve Ülkesi: 1972, ABD – Senaryo: Francis Ford Coppola, Mario Puzo (Mario Puzo’nun aynı adlı kitabından) – Yönetmen: Francis Ford Coppola ***** Y.T.: 22 Ağustos
Oyuncular: Al Pacino, Robert De Niro, Robert Duvall, John Cazale, Diane Keaton, Talia Shire, Lee Strasberg, Micheal V. Gazzo, G. D. Spradlin, Richard Bright – Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis – Müzik: Carmine Coppola, Nino Rota – Yapım Yılı ve Ülkesi: 1974, ABD – Senaryo: Francis Ford Coppola, Mario Puzo – Yönetmen: Francis Ford Coppola ***** Y.T.: 24 Ağustos
Oyuncular: Al Pacino, Diane Keaton, Andy Garcia, Talia Shire, Eli Wallach, Joe Mantegna, George Hamilton, Sofia Coppola, Bridget Fonda, Raf Vallone – Görüntü Yönetmeni: Gordon Willis – Müzik: Carmine Coppola, Nino Rota – Yapım Yılı ve Ülkesi: 1990, ABD – Senaryo: Francis Ford Coppola, Mario Puzo – Yönetmen: Francis Ford Coppola ****1/2 Y.T.: 3 Eylül
Casablanca
Tartışmasız başyapıtlardan biri. Nice akademik yazıya konu olmuş, nice en’ler listesine girmiştir. Hollywood basit bir ticari film çekmek isterken beklenmedik bir şey olmuş, Micheal Curtiz o filmden bir başyapıt yaratmıştır. Aslında söylenenlere göre film gösterime girdiğinde hedefine uygun bir yolda seyrediyormuş, gişe başarısı yüksek kaliteli bir film. Yıllar sonra Humphrey Bogart öldükten sonra onun anısını yaşatmak isteyenler eski filmlerini yeniden izlemeye başlayınca film de o esas popülaritesine ulaşıyor ve o efsane günümüze kadar geliyor. Casablanca’yı izleyip de etkilenmemek pek mümkün değil. Bir vakit ünlü bir sinema eleştirmenine sormuşlar, Casablanca’nın neden bu kadar popüler olduğunu. O da 3 unsur var demiş: Final sahnesi, müzikleri ve esprili dili.
Film, 2. Dünya Savaşı’nın tam ortasında geçiyor. Aslında bu yönden de ilginç bir film çünkü film o zamanda çekiliyor yani daha savaşın sonucu belirsiz. Hatta Almanların hala önde olduğu vakitler. Adını da aldığı Fas’ın Casablanca şehrinde geçer film. Yine gerçek bir olaydan destek alır film. Savaş halindeki Avrupa’dan Amerika’ya kaçmak isteyenler Lizbon’a ulaşmak zorundadır. Lizbon’a da ulaşmanın tek yolu Casablanca’dır. Film bu bilgiyi bize vererek başlar. Kamera Casablanca’nın genel profilini verdikten sonra şehrin en ünlü barı Rick’s American Cafe’ye çevrilir. Sonradan öğrensek de geçmişi belirsiz, kadınlara önem vermese de şehrin en gözde bekarı olan Amerikalı Rick tarafından işletilmektedir bu bar. Gerek ünlü piyanisti Sam ile gerekse arkasındaki gizli ama açık kumarhanesiyle çok popülerdir. Olaylar önce Rick’in gizli işler çeviren arkadaşının barda öldürülmesi ve Rick’e önemli bir belge vermesiyle başlar. Ertesi gün de Alman karşıtı grupların lideri Victor Laszio’nun Casablanca’ya gelmesiyle gerilim artar. Ama esas gerilim Victor Laszio’nun eşi Lisa ile Rick karşı karşıya gelince doruğa çıkar. Burada bir flashbackle öğreniriz ki Lisa ile Rick Paris’te birbirine aşık olmuşlardır. Tam evleneceklerken de, tam da Nazilerin Paris’i işgal ettiği gün, Lisa’nın ortadan yok olmasıyla ilişkileri bitmiştir. Anlarız ki Rick’in kadınlara ilgisizliği meğerse Lisa’ya olan aşkıymış ve o gizli belge Victor Laszio’nun Lizbon vizesiymiş. Böylece hem siyasi olarak hem de romantik olarak ilginç bir üçgen kurar film ve bu çatının üzerinde yol alır. Tabii başta polis şefi ve Alman kumandan olmak üzere birbirinden ilginç karakterler de hikayeye eşlik eder.
Gelelim şu ünlü final sahnesine. Lisa Rick’i mi seçecek, kocasını mı ikilemine. Bunun hakkında tonlarca yazı, konuşma bulabilirsiniz. Sonuçta filmin mutlu sonla bitmediği aşikar. Herkes de bunun üzerinde duruyor zaten. Mutlu sonla bitse Casablanca bu kadar popüler olabilir miydi? Bence hayır çünkü filmin esas ünü bu sahneden kaynaklanıyor. Hatta When Harry Met Sally’de bu sahneyle ilgili çok komik bir diyalog da mevcut. Olayın kadın ve erkek arasındaki iki farklı yorumunu duymak için bu sahneyi şiddetle öneririm. (Hatta işin ucu cinselliğe kadar varır.) Yine ilginç bir rivayete göre Lisa’yı oynayan Ingrid Bergman çekimler boyunca finali bilmiyormuş, yani hangisini seçeceğini ve bu, performansını pozitif yöne etkilemiş.
Filmin espri kalitesi bence mükemmel. Bugün birçok Hollywood filminde duyamayacağınız kadar güzel espriler mevcut, hala daha güncelliğini koruyan espriler üstelik. Senaryoya çok güzel yedirilmiş olması ayrı bir yetenek ayrıca, mesela Rick ile Lisa’nın pazardaki kavgasında pazarcının fiyatını %80 indirmesi seyirciyi siyasi tonlu bu filmde gayet rahatlatıyor.
Ve gelelim o muhteşem şarkıya: ‘As Time Goes By’. Filmi izlemeden de duysanız içinizi ısıtacak bu şarkı filmle, başka hiçbir filmde olmadığı gibi, örtüşüyor. Zaten şarkıyı mutlaka bir yerlerde duymuşunuzdur. Neredeyse her şarkıcı söylüyor çünkü. Ama benim tercihim orijinali olan Dooley Wilson versiyonu. Ayrıca filmde şarkının ilk defa çalınışındaki replik de en iyi replikler listesinde: “Bir daha çal Sam ‘As Time Goes By’ı.”
Gerek saydığım nedenler gerekse oyuncu kadrosunun sağlamlığıyla defalarca izlenebilen nadide klasiklerden. Yalnız orijinal versiyonu olan siyah-beyaz versiyonunu izlemenizi öneririm. Renklendirilmiş versiyonu çok göze batıyor, o büyüyü azaltıyor.
Oyuncular: Humphrey Bogart, Ingrid Bergman, Paul Henreid, Claude Reins, Conrad Veidt, Sydney Greenstreet, Peter Lorre, S. Z. Sakal, Madeleine LeBeau, Dooley Wilson – Görüntü Yönetmeni: Arthur Edeson – Müzik: Max Steiner, M. K. Jerome, Jack Scholl, Herman Hupfeld (‘As Time Goes By’) – Yapım Yılı, Ülkesi: 1942, ABD – Senaryo: Julius J. Epstein, Philip G. Epstein, Howard Koch, Casey Robinson (Murray Burnett ve Joan Alison’un ‘Everybody Comes to Rick’s’ adlı oyunundan) – Yönetmen: Micheal Curtiz
***** Y.T.: 16 Haziran
Venüs
Açıkçası filme girerken bu kadar başarılı bir film izleyeceğimi düşünmüyordum. Peter O’Toole’a duyduğum minnet duygusuydu, gitme sebebim. Dile kolay adam 8 kere Oscar adayı oldu ve hiç kazanamadı. Film biterken içimi ferahlatıcı bir his kapladı. En kısa zamanda İzmir’e gidip dedemi görme isteği uyandı içimde. Bu yoğunlukta nasıl olacak, o da ayrı mesele.
80’e merdivenini dayamış bir aktörün son günlerini izliyoruz. Hiçbir zaman hayata küsmemiş biri, hala hayatla mücadele halinde. Hala oyunculuk yapıyor, her ne kadar –kendi deyişiyle- ceset rollerinde tekel olsa da! Her gün 2 eski arkadaşıyla bir cafede sohbet ediyor. Tiyatroya gidiyor, kim bilir kaç yıl önce terk ettiği karısını ziyaret ediyor. Bu arada her ne kadar iş işten geçmiş olsa da, kadınları çok seviyor. Belki de bu yüzden en iyi dostunun bakıcısına kur yapıyor. Onunla ilgileniyor ama o da farkında ki onun çağı geride kalmış. Buna rağmen pes etmiyor, çabalıyor, belki de tek bir öpücük için…
O kadar hafif ve sürükleyici bir hikaye ki izlemeye doyamıyorsunuz. Çok samimi ve içten. Hayata dair enfes diyaloglarla dolu. Mesela:
Maurice: Çoğu erkek için, kadın vücudu hayatında gördüğü en güzel şeydir.
Jessie: Peki kadınların görebileceği en güzel şey nedir? Biliyor musun?
Maurice: İlk çocuğu!
Ne kadar doğal değil mi? Aynı derecede komik ve düşündürücü. Bütün kadronun enfes oyunculuğu ama büyük şef Peter O’Toole’un öne çıkan performansı görülmesi gerek. Benim izlemeye doyamadığım Notting Hill’in yönetmeni Roger Michell’ın sade yönetimi ve uyumlu şarkılarla keyfine doyulmaz bir seyirlik.
Son Yorumlar