Arşiv

Yazar Arşivi

Issız Adam

12/11/2008 2 yorum

Kalbimi ılık suda yıkadıktan sonra iyice temizleyen, sonra keskin bıçak darbeleriyle ince ince doğrayan, ardından süt ve kekikle terbiye eden, yayvan bir tavada doğranmış biber, domates ve soğanla kızgın ateşte pişirdikten sonra kare tabakta servis eden film.

Stephen Frears’ın çektiği 2000 yapımı bir film vardır, High Fidelity diye. Hiçbir zaman çok popüler olmadı ama çok sıkı hayranları bulunur, ben dahil. Filmin özelliği erkekler için bir romantik film olmasıdır. Yani daha çok aksiyon, komedi ve korku seven erkek cinsine yapılmış bir filmdir. Bu yüzden de genelde kıyıda köşede izlenir.

Issız Adam’ı izlerken High Fidelity’nin kulaklarını çok çınlattım. Çünkü Issız Adam, kadınlardan çok erkekleri ön planda tutuyor. Zaten film de bir erkeği anlatıyor tamamen. Dünyaya onun gözünden bakıyor. Ama kadını da ihmal etmiyor, ona da söz veriyor. Çünkü sonuçta erkeği tamamlayan unsur kadındır. İşte bu özelliğiyle de High Fidelity’nin önüne geçiyor.

High Fidelity’de bir monolog vardır, sizinle paylaşmak istiyorum: “Fantezilerden sıkıldım çünkü onlar gerçekte varolmayan şeyler. Onlarda sürprizler yoktur ve onlar sonuç vermez. Bütün bunlardan sıkıldım ama senden sıkılmıyorum.”

Bu cümleler aslında Issız Adam’ı da anlatıyor. Çünkü onun da derdi şehirli bir erkeğin bağlanma sorunu. Kadınlar belki anlamaz ama bu sorun hatta ikilem çok önemlidir. Çünkü fiziksel özelliklerinden dolayı biz erkekler; her an, her yerde, her kadınla birlikte olabiliriz ve bundan vazgeçme düşüncesi bile çıldırtabilir. Tek eşli yaşamak, sadece ona ait olabilmek. Bu, kadın fizyolojisine ne kadar uygunsa, erkek fizyolojisine de o kadar terstir. İşte bu yüzden aşk bir mucizedir. Erkeğin bu özelliğini tersine çevirebilen yegane duygudur. Ama tabii bir de durumu anlayabilmek olayı var. Yani erkeğin, aşkın bu özelliğini kavrayabilme yetisi. Daha sade bir ifadeyle, erkeğin doğasına karşı kalbiyle mücadelesi.

Genellikle kadınların daha duygulu oldukları ifade edilir. “Erkekler ağlamaz!” geyikleri filan yapılır. Oysa en güzel biz ağlarız. Çünkü gerektiğinde ve derinden ağlarız. Çünkü içimizde birikir bizim, duygu yoğunluğu oluşur. O yüzden erkekler daha iyi aşk şiiri yazar. Issız Adam, bu duyguları da betimliyor. Erkeğin daha güzel kek yapması mesela. O kekin içinde umut vardı, aşk vardı. Biliyor musunuz, bazen bir bakış milyonlarca “Seni seviyorum!”a bedeldir. İşte bunu da filmde görüyoruz.

Bunun için sinema en sevdiğim sanat. Bazı şeyler vardır, harflerle, notalarla, imgelerle anlatamazsın. Hepsinin birleşimi ancak o duyguyu verir. Çağan Irmak bunu yapıyor. Önce metnini yazmış, sonra bunu kameraya çekmiş ve bunu görüntüsüyle, oyuncunun performansıyla, müziğiyle süslemiş. Mesela sonlara doğru adamın sahilde yürüyüp bir kız çocuğu gördüğü bir sahne var. Gökhan Tiryaki o kadar iyi bir iş çıkarmış ki görüntü konuşuyor. Başka bir sahnede bir şarkı çalıyor, sizi sizden alıyor.

Bizim ülkemizde aşk tabudur, ayıptır. Aşık olmak tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Bu yüzden çok az yapıt aşkı anlatabilir (gerçek aşkı kastediyorum). Ben sinemada 3 Türk filminde aşkı görebildim: Selvi Boylum Al Yazmalım, Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu ve Vesikalı Yarim. Şimdi ne mutlu ki bunlara Issız Adam ekleniyor.

Oyuncular: Cemal Hünal, Melis Birkan, Yıldız Kültür, Aslı Aybars, Şerif Bozkurt, Gözde Kansu – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki – Müzik: Aria (Cengiz Onural, Bora Ebeoğlu, Cenk Erdoğan) – Yazan ve Yöneten: Çağan Irmak

Kategoriler:aşk filmi, film eleştirisi Etiketler:

Devrim Arabaları

Bu filmin benim adıma iki önemi var. İlki bu ülkenin ne mühendisler çıkarttığını görebilmek. Onlarla gurur duyabilmek. Ne şartlarda çalıştıklarını görebilmek. İkincisi Türk Sineması’nın nitelikli ticari sinemayı adam gibi yapabildiğini sonunda görebilmek. Salondan çıkarken bu iki önemli unsur yüzünden çok rahattım.

1961 yılında dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, bir yerli otomobil yapılmasını ister. Bir avuç da idealist makine mühendisi bu hayali gerçekleştirmeye çalışır. Bu film, o avuç dolusu mühendisin macerası. Onların gerek teknik zorluklarla gerekse bürokrasiyle savaşlarının hikayesi.

Bu film, dört dörtlük bir nitelikli ticari film. Hollywood’da çekilseydi Oscar’a aday olması kaçınılmazdı. Ama bunların ötesinde bir başyapıt olamaz. Zaten Tolga Örnek de başyapıt olsun diye değil, insanlar izlesin de ibret alsın diye çekmiş. Yani hedefini tam on ikiden vuruyor.

Filmin teknik kalitesi gerçekten çok iyi. Kostümlerden sanat yönetimine çok ciddi emekler verildiği belli. Aynı şekilde yıldızlardan (belki siz demezsiniz ama onlar benim için yıldız) oluşan oyuncu kadrosu döktürüyor. Bir adı yazsam diğerine hak geçer, öylesi. Tolga Örnek de hazmı çok kolay, çok güzel akan bir film çekmiş. Daha ne olsun.

Son paragrafım, o cesur mühendislere yine. Ben meslek olsun diye okudum İTÜ Makine’yi. Üstelik otomotiv dersleri de aldım. Ama ben kendime mühendis demem. Bu filmi gördükten sonra olmaz. Gerçek mühendisler onlardır. Yaptığı işi seven, hayran olan ve bunu ülkesi için de yapandır. Bazı işler için o olarak doğman lazımdır, makine mühendisliği de onlardan biri desem abartmış mı olurum?

Oyuncular: Taner Birsel, Ali Düşenkalkar, Altan Gördüm, Vahide Gördüm, Selçuk Yöntem, Halit Ergenç, Onur Ünsal, Uğur Polat, Sait Genay, Serhat Tutumluer, Seçil Mutlu – Görüntü Yönetmeni: Hasan Gergin – Müzik: Demir Demirkan – Senaryo: Tolga Örnek, Murat Dişli – Yönetmen: Tolga Örnek

Kategoriler:film eleştirisi, Türk filmi Etiketler:

Quantum of Solace

Quantum of Solace, çok yerinde bir devam filmi. Selefini aşmıyor ama ondan sonraki aşamaları güzelce devam ettiriyor.

Bir kere şu ayrım alenen yapılmalıdır: İki tür dizi türü vardır. Birinde olaylar birbirini takip eder. Bir bölümü kaçırırsanız olayları kaçırırsınız. İkincisinde ise her hafta farklı bir konu vardır. Karakterler ve ana unsurlar aynı olsa da her bölüm birbirinden farklıdır. Bu türde bölüm kaçırmanız sizi etkilemez.

Bond serisi ilk 20 filminde ikinci türü tercih etti. Her film, öbüründen bağımsızdı. Ama Casino Royale ile birlikte birinci türe geçiş yaptı. Aslına bakılırsa Sean Connery’li Bond filmlerinde de bir nevi devamlılık vardı. Roger Moore ile birlikte bu, tamamen unutuldu. Şimdi Bond, hem Connery’li günlerine geri dönmeye çalışıyor hem de zamana ayak uydurmaya. Hal böyle olunca birinci türe atlayış kaçınılmaz oluyor.

Dün biraz Ekşi Sözlük’teki yorumları okudum. Çoğunluk Roger Moore-Pierce Brosnan çizgisine göre filmi yorumluyor. Oysa ki mantalite tamamen farklı. Quantum of Solace, Casino Royale’in kaldığı yerden başlıyor. Yani Bond Le Chiffre’yi alt etmiş lakin en büyük aşkı Vesper tarafından ihanete uğratılmış. Sonunda da köstebeğin Mr. White olduğunu bulmuş. Bu film ise, Bond’un Mr. White’ı sorgulamaya götürmesiyle başlıyor. Amaç Le Chiffre ile Mr. White’ın içinde olduğu örgütü bulmak. Aynı örgüt Vesper’in de Bond’a ihanet etmesini sağlamış.

Başka bir durumsa, Casino Royale’da Bond’un daha yeni ajanlığa başlaması. Yani Bond daha çaylak. Daha neyi nerde ne zaman yapacağını yeni anlamaya başlıyor. Bu yüzden tipik Bond hareketleri de daha yeni oturmaya başlıyor. Mesela ünlü “My name is Bond, James Bond!” repliğini önceki filmin finalinde duymuştuk. Bond’un her kızla yatmaya başlaması bu filmle başlıyor henüz. Çünkü Vesper’dan hayatının kazığını yemiş, bir daha hiçbir kıza güvenmemeyi öğrenmiş. Bir de içki olayı var, “Shaken, not stirred martini”. Bu filmdeki bir sahnede Bond barda içkisini içiyor. Felix geliyor ve içkinin nasıl olduğunu soruyor. Bond “Tam istediğim gibi!” diyor ve sonra barmen Felix’e karışımı açıklıyor. Böylece tipik içkiyi de Bond daha yeni keşfetmiş oluyor. Yine Bond’un CIA’deki dostu olan Felix ile önceki filmde tanışmıştık. Bu filmde ikisi arkadaşlıklarını geliştiriyorlar. Belki de 23. filmde dost olurlar.

İşte bu açıdan bakıldığında Quantum of Solace, oldukça iyi bir Bond filmi. Karakteri bir adım ileriye taşıyor ve sonraki filmler için açık alanlar bırakıyor. Bir sonraki filmde bu boşluklar dolacak ve esas şenlik o zaman başlayacak. Mesela Quantum örgütünün başının kim olduğu veya Mr. White’ın örgütün neresinde olduğu. Ben 23., en bilemediğin 24. filmde bir zirve bekliyorum. Hadi hayırlısı!

Oyuncular: Daniel Craig, Olga Kurylenko, Mathieu Amalric, Judi Dench, Giancarlo Giannini, Gemma Arterton, Jeffrey Wright – Görüntü Yönetmeni: Roberto Schaefer – Müzik: David Arnold – Senaryo: Paul Haggis, Neal Purvis, Robert Wade – Yönetmen: Marc Forster

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:,

Öylesine Notlar – 8

  • Televizyonlarda aniden çıkan yeni trendlere gıcık oluyorum. Çıkıyorlar, sonra tüketilip bir kenara fırlatılıyorlar. Daha yavaş tüketemez miyiz? Ya da hiç aynı bir şeyi sevemeyecek miyiz? Kapitalizm bu mudur?
  • Star Wars Episode 2.5: The Clone Wars bariz çocuk filmi. Ama SW etkisine de sokabiliyor sizi. Senaryo çok bariz yazılmış. En kötüsü de filmin adıyla alakası bulunmaması. Anakin ile yamağının görevini izliyoruz sadece.
  • Eskiden sevdiğim kimi önemli (yada öyle olduğunu sandığım) şeyleri sevmemek bana acayip koyuyor. Büyümek bu mu?
  • Öykü & Berk neden bu kadar şapşal?
  • Bazen düşünüyorum, film indirmek mi yoksa film izlemek mi beni daha çok mutlu ediyor. Normali ikicisi elbet ama bazı anlarda şaşırıyorum.
  • Bugün internet aleminde Ozu’nun filmlerini arattım. Sinefiller arasında kilit isimdir Ozu. Hiç popüler değildir ama her sanatçı ona imrenir. O kadar ki Kurosawa, Ozu’nun öldüğü günü Japon Sineması’nın bittiği gün iddia etmiştir. Neyse ki tek film de olsa buldum. Ben de Ozu izleyeceğim yani. Heyo!
  • Hale Caneroğlu’nu çok yapmacık buluyorum.
  • Dün akşam doğumgünüm şerefine Tike’nin Bursa şubesine gittik. Şık bir kebap restaurantı. Kebap seven zenginlerimiz böyle yerlere hastadır. Ne ise, gittik. Kapıda kocaman “Mediterrian Grill” yazıyor. Ne kadar cafcaflı ama boş bir tanım! Çünkü Akdeniz havzasında kebap yoktur! Akdeniz’de ızgara denilince biftek, pirzola gibi tek parça kırmızı et gelir. Menü geldi ilk önce. Fiyatlar uçuk zaten. Sonra yemekler gelmeye başladı. Efendim, ana yemek başına 20’li bir rakam veriyorsanız çok leziz, orijinal bir yemek beklersiniz. Gelenler sıradanın ötesine pek geçemeyen işlerdi. Adam bariz malzemeyi iyi almış ve bol kullanmış hafif, o kadar. Ekstra hiçbir şey yoktu! Bence bu konsept ufak çaplı bir fiyaskodur.
  • Tike’de yemek yerken aklıma Unkapanı, Sur dibindeki Sur Kebap geldi. Hem gözünüz, hem mideniz doyuyor. Ben öyle bir şey hayatımda yemedim. Fiyatı da değerine göre ucuz.
  • Annemle yaş konusunda uyuşamıyoruz. Kendisi girdiği yaşı baz alıyor, ben ise bitirdiğim. Benim düşünceme şiddetle karşı çıkıyor. Mesela ben 1984 doğumluyum. Bugün 24 yaşımı doldurdum ve bir yıl boyunca 24 yaşında olduğumu dile getireceğim. Anneme göreyse 25 demem gerekiyor.
  • Geçenlerde arka arkaya 1940 yapımı iki romantik-komedi seyrettim. İlki olan His Girl Friday, sıkılma ihtimaliniz bulunamayan bir film. O kadar çok ve o kadar hızlı konuşuyorlar ki dikkatinizin dağılması imkansız. Zaten bu film, gerçek hayatta olduğu gibi konuşmaların birbirinin üzerine bindiği ilk filmmiş. İkincisi ise screwball tarzının klasiklerinden The Philedelphia Story. Cary Grant-Katherine Hepburn-James Stewart üçlüsü nasıl döktürüyor görmelisiniz. İzlerken aklıma 60’ların salon komedilerinden High Society geldi. Konuları birbirine çok yakın.
  • Adalet kavramı benim için çok önemlidir. O yüzden 73 dakikalık The Ox-bow Incident beni çok etkiledi. Film, kasabanın ileri gelenlerinden birinin bir ordu tarafından vurulduğunun salonda duyulması ile başlıyor. Hemen diğer kasabalılar intikam için bir grup oluşturuyor. Orduyu takip ediyorlar ama geceyarısında onları bulduklarında sadece 3 kişi oldukları çıkıyorlar. Çoğunluk hemen asılmalı taraftarı olsa da birkaçı mahkeme yanlısı çıkar. Sonuçta asma taraftarları ağır geliyor ve 3 kişi de asılıyor. Kasabaya dönerlerken o ana kadar kayıp olan şerif çıkıyor ve neden toplandıklarını soruyor. Cevap karşısında şoke oluyor çünkü öldürüldü denilen adamın ölmediğini söylüyor. Kalan kısım tam bir vicdan muhasebesi!

Üç Maymun

Ben bu filme Türkiye’nin American Beauty’si desem abartmış mı olurum? Çünkü nasıl o film, Amerikan aile değerlerinin nasıl yozlaşmış olduğunu ortaya çıkarıyordu. Üç Maymun da Türk aile yapısının yozlaşmış olduğunu ispatlıyor. Yaş yavaştan kemale eriyor ya, evlilik kurumunu daha fazla inceliyorum artık. Açıkçası gördüklerim pek iç açıcı şeyler değil. Herkes bir evcilik oynuyor gidiyor. Evliliğin tarafları (çocuklar da dahil) hayali bir görev tablosu çizmişler, herkes onu uyguluyor. Tabloyu ihlal eden kapı dışarı ediliyor. Evlilik artık sosyal bir statü halini almış. Bu durumda, statüko harici bir olay tüm yapıyı yerle bir edebiliyor. Nitekim artan boşanma davaları da bu saptamayı destekliyor.

Filme dönersek, Nuri Bilge Ceylan’ın bu sefer daha açık olduğu kesin. İzleyici filme daha fazla hakim olabiliyor lakin bu, alışık olunan konvesiyonel sinema tarzı kadar değil. Yine film, izleyiciyle kendisi arasında belli bir mesafe bırakıyor. Tabii filmin daha yakın olmasının bir sebebi de Ceylan’ın ilk defa profesyonel oyuncu kullanması. Normal hayattan alışık olunan bu simalarla özdeşleşmeniz daha kolay oluyor.

Ceylan, bu filmde tipik bir Türk ailesi içindeki iletişimsizliği sorguluyor. Herkesin bir görevi olduğu bir ailede, normalin değişmesiyle ortaya çıkan olayları gösteriyor. Doğal olarak bu tarz durumlarda, bilinçaltına atılan birtakım anılar da gün ışığına çıkıyor. Yavaş tempo, ne yükseliyor ne de azalıyor. Öykü aynı hızda akarken çeşitli kayalara çarpsa da bu çarpmaların etkisi anlık kalıyor.

Filmin en öne çıkan unsuru, görüntüleri. Gayet çarpıcı olan kareler haricinde gösteriş yapan bir öğe bulmak zor. Oyunculuklar da, reji de kurgu da gayet sade. Böylece Ceylan esas olarak hikayeyi ön plana çıkarıyor. Bu da önceki filmleriyle önemli bir fark teşkil ediyor.

Ceylan, aslında çok doğal olarak lakin genel Türk yapısına göre şaşılası bir biçimde, giderek olgunlaşıyor. Böylece, Üç Maymun Ceylan’ın gelecekte çekeceği başyapıtlar öncesinde önemli bir durak görevi görüyor.

Oyuncular: Yavuz Bingöl, Hatice Aslan, Rıfat Şungar, Ercan Kesal – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki – Senaryo: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Ercan Kesal – Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan

Freaks and Geeks

Freaks and Geeks, 1999-2000 sezonunda ABD’de 18 bölüm halinde yayınlanmış bir dizi. Şu anda dizi, dünyanın her yerinde ‘kült’ mertebesinde. Zaten IMDB sitesinde de 9.6 ortalamaya sahip. Tabii insan, bu kadar beğenilen bir dizinin neden sadece 18 bölümde bittiğini soruyor hemen. Yanıtı basit: Yayınlandığında beğenilmemesi. Zamanla değeri biliniyor. Mesela, yine ABD’de yayınlanan TV Guide dergisi ancak 2004’te diziyi, Tüm Zamanların En Kült Dizileri Listesi’ne dahil ediyor.

Freaks and Geeks’in (F&R) Türkçe karşılığı ‘Ucubeler ve İnekler’. Buradaki ‘inek’ kelimesi mecazi anlamda kullanılıyor, çalışkan ve asosyal öğrenci manasında. Dizinin adı, mantığını gayet güzel betimliyor. Normal bir lise dizisi değil F&R. Dünyanın her lisesinde var olan iki grubu anlatıyor; dersleri eken, her türlü tütün vb maddelerini kullanan, rock dinleyen ama diğerleriyle alakası olmayanlar ve çalışkan ama kendi aralarında takılan, bilgisayar tutkunu, asosyal, dalga geçilenler. Birinci grubun temsilcileri Daniel, Kim, Nick ve Ken, lise 3’e gidiyorlar. İneklerse Sam, Bill ve Neal, onlar liseye daha yeni başlıyorlar. Bu arada önemli bir unsuru unuttuk: Dizi günümüzde değil, 1980’de geçiyor. (Bu tercihin önemine değineceğim.) Dizi aslında Weir ailesinin çocuklarını anlatıyor, Lindsay ve Sam’i. Sam, zaten inekler grubunda. Dizi, Lindsay’in o zamana kadar dahil olduğu inekler grubundan sıkılıp ucubelerle arkadaş oluşuyla başlıyor. Okulun matematik kulübünün başı olan Lindsay, Lise 3’e başlarken her şeyi bırakıp Daniel’in grubuna giriyor.

Dizi ilerledikçe Lindsay’in yavaş yavaş gruba adapte oluşunu izliyoruz. Ama Lindsay derslerine de çalışarak, grupta farklı bir kişilik oluyor. Öte yandan Sam ve arkadaşları, yeni okullarına alışmaya çalışıyor. Bir taraftan büyümenin genel sorunları, bir taraftan okuldaki budalalar (bullies) her birini fazlasıyla terletiyor. Ayrıca Sam ve Lindsay’in evebyenleriyle ilişkileri de dizinin farklı bir unsuru. Babanın yarı tutucu yarı özgürlükçü yapısı, annenin hafif çılgın bir ev hanımı oluşu diziye farklı bir tat katıyor.

Senaryo, lisenin belli başlı tiplerinin ve olaylarının hepsini barındırıyor. Ama diğer dizilerden farkı, bu unsurlara oldukça gerçekçi yaklaşması. Mesela ponpon kızlar çok popüler yine ve Sam bunlardan birine aşık oluyor. Ama gün gelip de çıkmaya başladığında hiçbir ortak yönünün olmadığını anlıyor, diğer deyişle kızın ne kadar boş olduğunu görüyor. Diğer bir örnekse yine Sam’in arkadaşlarından Gordon. Sınıfın en şişman ve en kötü kokan öğrencisi ama Sam, onu tanıyınca ne kadar farklı olduğunu anlıyor. Yine Millie başka bir örnek: Lindsay’in çocukluk arkadaşı olan Millie, her hafta kiliseye giden, çirkin, fazlasıyla inek bir tip ama Lindsay’in her zaman yanında yer alıyor, en kötü anlarında bile. Mesela bir bölümde Lindsay uyuşturucu deniyor ve bebek bakıcılığı yapması gerektiğini fark ediyor ve Millie hem bebeğe hem Lindsay’e bakıyor.

Yazının başlarında en önemli unsurlardan birinin dizinin 1980’de geçmesi olduğunu belirtmiştim. 1980 ve ardından gelen 10 yıl, bence çok önemli bir zaman dilimi. Dünyada her bakımdan değişikler boy gösteriyor. Mesela ilk bilgisayar oyunları çıkıyor. Dizinin bir bölümünde Sam ve Neal babalarından Atari almasını rica ediyorlar. Yine Pink Floyd, Queen ve Led Zeppelin’in zirvede olduğu yıllar. Ses kaydında, diyaloglarda ve kıyafetlerde dönemin etkisi hissediliyor. Sonra punk kültürü, disco kültürünün izdüşümleri; Star Wars etkileri (daha 5. film yeni gösterime girmiş), FRP’nin ortaya çıkışı, Steve Martin geyikleri dizide yerlerini buluyor. Tabii ki politika da var, az olsa. Okula Baba Bush’un gelmesi ve Lindsay’in efsane sorusunu sorması yüzlerde hoş bir tebessüme sebep oluyor.

Biraz da karakterlere girelim, bahaneyle oyuncularına değiniriz. Baş karakter Lindsay zeki, çalışkan ama her genç gibi kafası karışık, her şeyi denemek isteyen, mantığa boş vermek isteyen biri. Lindsay’i canlandıran Linda Cardellini, dizide çok iyi, karakterine çok uyum gösteriyor. Ama diziden sonra Scooby Doo haricinde kayda değer bir işi yok. Daniel, ucube tayfasının başı. Derslerden hep kalan, kopya çekmede usta olan, külüstür arabasıyla gezen bir tip. Lindsay’e hep arka çıkan o oluyor, aslında yalnız biri olduğu ortaya çıkıyor. James Franco, Daniel karakteriyle özdeşleşiyor. Franco, şu an Hollywood’un starlarından. Nick karakteri davul hayranı, baterist olmak için her şeyini verebilecek biri. Derslere pek kafası basmıyor ama kötü de değil, otoriter babasıyla uğraşıyor ve Lindsay’e fena halde aşık oluyor. Jason Segel şu an How I Met Your Mother’daki Marshall olarak tanınıyor. Daniel’in sevgilisi Kim, tam bir çatlak; onu oynayan ise Busy Philips (Dawson’s Creek’in çatlak Audrey’i). Şimdilerde Knocked Up, Pineapple Express ve Super Bad ile iyice yıldızlaşan Seth Rogen ise pek sesini çıkarmayan Ken rolünde.

İnek tayfasına gelirsek: Sam, gayet normal bir çocuk ama çelimsizliğin dezavantajlarıyla cebelleşiyor. Bu arada ponpon kız Cindy’ye aşık ama uzun süre açılamıyor. Bill ‘geek’ kelimesinin sözlük karşılığı resmen. İnce, uzun, çelimsiz, kocaman gözlüklü, diş teli takıyor ve sürüyle prensibi var. Mesela koyu bir Dallas hastası. Martin Starr Bill rolünde harika bence. Neal içlerindeki en garipleri. Hem inek hem de züppe. Bilbo Baggins’e fena halde benziyor, kızların peşinde oldukça saçmalıyor, havalı görünmeye çalışıyor, ne yapsa boşa çıkıyor (Şişe Döndürmece’deki başarısı göz dolduruyor!). Konuk oyuncularda ise Ben Stiller, Leslie Mann, Jason Schwartzman ve Dave Allen’e (Mr. Rosso tiplemesi efsane) dikkat etmenizi öneririm.

Kamera arkası da fena değil ayrıca. Dizinin yaratıcılarından Judd Apatow, Knocked Up sonrası Hollywood’un popüler yapımcı/yönetmeni oldu. Dizideki çoğu oyuncu hala Apatow’un favorileri (James Franco, Seth Rogen, Martin Starr). Dizinin görüntü yönetmenlerinden Bill Pope, Matrix’in de görüntülerinden sorumluydu. Müzikleri yapan Michael Andrews ise Donnie Darko’nun müziklerini yaptı sonra ve ‘Mad World’ de ona ait.

En sona ise diyalogları bıraktım. Her bölümde birkaç bomba diyalog bulabilirsiniz ve bunlar sizi yerlere yatırabilir. Benim 2-3 dakikalık krizlerim oldu dizi boyunca. Şimdi yazsam çok yer tutacağından sizi ilgili sitelere davet ediyorum.

Şimdi ise güzel bir özetleyelim: F&R gerçekle neredeyse kesişecek kadar yakın bir lise dizisi. Diğer gençlik dizilerinde (Dawson’s Creek, O.C., vb.) gördüğünüz klişelere burada yer yok. İkinci olarak, yaratıcı ekibi izlenilesi bir dizi çekmiş. Üç, oyuncular kasıntı değil. Dört, 80’leri çok güzel anlatıyor, neredeyse yaşatıyor. Daha ne olsun, ey izleyici!

Kategoriler:dizi Etiketler:,

Yaşayan En İyi Oyuncular

Efendim, Sinema dergisi ‘Yaşayan En İyi 10’ar Kadın ve Erkek Oyuncu’yu seçmiş. Ben de kendi listemi sizlerle paylaşmak istedim. Öyleyse buyurun:

Yaşayan En İyi 10 Erkek Oyuncu:

1) Robert De Niro: Ne desem boş valla. Godfather Part II, Mean Streets, Raging Bull, Angel Heart, Taxi Driver, The Deer Hunter, The Untouchables ve Heat mutlaka izlenmelidir, bu adam uğruna. Daha sürüyle film var gerçi onun uğruna izlenecek lakin bu filmler bana göre zirvedir. Benim sinema tarihinde Humphrey Bogart ve Marlon Brando ile birlikte en sevdiğim 3 oyuncudan biridir.
2) Daniel Day Lewis: Sınırlı filmografisinde harikalar yaratmış bir aktör. There Will Be Blood onun tek kişilik şovudur. Ayrıca My Left Foot, In the Name of the Father ve The Last Mohican da onun parıltılarıdır.
3) Harry Dean Stanton: Benim aşık olduğum filmlerden Paris, Texas’ta başrol oynaması bile yeter de artar. Ama ayrıca Stanton ABD’nin en sağlam karakter oyuncusudur. Ünlü film eleştirmeni Roger Ebert şöyle demiştir: “Bir filmde Harry Dean Stanton oynuyorsa, o film iyidir.”
4) Dustin Hoffman: Hoffman, gerçek bir oyuncudur. Her rolün altından kalkabilen, her türlü (büyük, küçük demeden) filmde oynayabilen bir aktördür. Hoffman her zaman The Graduate, Midnight Cowboy, Kramer vs. Kramer, Tootsie ve Rain Man ile hatırlanacaktır. Ama gerek I Heart Hucklebees gibi bağımsız yapımlarda, gerek Straw Dogs gibi tartışmalı yapımlarda, gerekse Finding Neverland gibi karakter oyunculuğu gerektiren yapımlarda yer almıştır.
5) Al Pacino: Çok farklı bir aktör daha. Genelde polis, mafya, ajan filmlerinde sağlam adamı oynayan üst düzey bir oyuncu. Benim için önemli olan filmleri: Godfather Triology, Scarface, The Devil’s Advocate, Heat.
6) Jack Nicholson: Ben oyuncuyum diye bağıran Nicholson’ı asla göz ardı edemezsiniz. Easy Rider, One Flew Over Cockoo’s Nest, Terms of Endearment, Batman, About Schmidt Nicholson’ı gıptayla izlediğim filmlerdir.
7) Robin Williams: Her ne kadar son zamanlarda saçmalasa da çok sevdiğim bir aktördür. Çocukken en sevdiğim aktördü. The World According to Garp, Good Morning Vietnam, Dead Poets Society, Good Will Hunting kesinlikle onun için izlenmelidir.
8) Johnny Depp: Depp’i sevme sebebim, farklı türlerdeki filmlerde farklı karakterleri başarıyla canlandırması ve bu filmlerin hepsinin belli bir ağırlığının olması. Edward Scissorhands, Ed Wood, Donnie Brasco, Pirates of the Caribbean, Finding Neverland sevdiğim filmleridir.
9) Edward Norton: Tıpkı Depp gibi sıra dışı, güzel filmlerde farklı roller canlandırabilen biri. American History X’de de o oynuyor, The Incredible Hulk’ta da.
10) Michael Caine: Onu şöhret yapan çoğu filmi seyredemesem de kalburüstü bir oyuncu olduğu su götürmez. Sleuth, Hannah and Her Sisters, The Prestige bile bana kafi.

Yaşayan En İyi 10 Kadın Oyuncu:

Kadın oyuncular hakkında yaklaşık 2 haftadır düşünüyorum ama net bir karara varamıyorum. Çünkü güzellik faktörü önemli bir unsur olarak öne çıkıyor. Ama bu liste oyunculuğu göz önünde bulundurmalı. Sonuçta objektif bir karar veremeyeceğimden, numaralandırma yapmaksızın salt adları yazacağım:
– Joan Allen
– Meryl Streep
– Juhi Dench
– Charlotte Rampling
– Helen Mirren
– Julie Christie
– Liv Ullman
– Frances McDormand
– Diane Lane
– Cate Blanchett

Kategoriler:liste, popüler, sinema

Son Zamanlarda İzlediklerim

İşsiz, güçsüz biri olarak hayatımı tamamen filmlere adadığımı söylemeliyim. Son 10 gündür o kadar çok film izledim ki hepsine ayrı bir yazı düzmek çok zor geliyor. O yüzden tek yazıda, birer paragraf halinde hepsinden bahsetmenin en iyisi olacağına kanaat getirdim.

Guillermo Del Toro’ya bundan böyle ‘Yaratıkların Efendisi’ diyeceğim çünkü adam, o kadar ilginç, özgün ve sanatsal yaratıklar yaratıyor ki sırf bu yüzden tüm Del Toro filmleri izlenir. Hellboy II: The Golden Army ise tek kelimeyle eğlenceli ama ben fazlasını bulamadım. Hoş, zaten bir çizgi roman uyarlamasında olması gereken ana unsur da bu ya. Senaryoyu, bilhassa finalde, biraz zayıf buldum. Ama bu, filmin nüvesine zarar vermiyor. 3. film çekilirse mutlaka giderim.

Wall-E’de hayal kırıklığına uğradım. Bence güzel bir animasyondan öteye pek geçememiş. Tamam, tüketim toplumu konusunda çok ağır eleştiriler getiriyor ve çevre hakkında ciddi saptamalarda bulunuyor. Lakin çok daha felsefik bir anlatım tarzı bekliyordum. Sonuçta bir PIXAR yapımından beklentileriniz her zaman yüksektir. Hele IMDB’de 30. sıraya çıkan bir animasyondan düz bir anlatım beklemem ben. İzlediğim film, Cars’tan daha iyi fakat Finding Nemo’dan kötü.

Robert De Niro-Al Pacino ikilisi bundan 12 önce bir klasik yaratmışlardı. 2008’de de bir fiyaskoya imza attılar. Bu 12 yılda ne değişti diye sormak herkesin hakkı lakin cevabı yok. Bu kadar kötü bir filmde böyle bir ikili ne arıyor bilemiyorum. Filmin adını bile anmak istemiyorum.

2 ay önce IMDB’nin Top 250 listesinde gördüm filmin adını. Bu ne ya, dedim içimden. Çünkü film hakkında hiçbir şey duymamıştım. Araştırdım, iki tetikçinin Bruges’a bir iş yüzünden gitmelerini anlatıyormuş. In Bruges, öncelikle inanılmaz eğlenceli bir film. Ayrıca temposu oldukça güzel akan, çok titiz ve dakik bir senaryoya sahip olan, bunu sağlam performanslarla ve rejiyle pekiştiren bir film. İşte kaliteli bir aksiyon-komedi böyle olur. Budur!

Apatow ve tayfasının işleri gittikçe tadından yenmez oluyor. Knocked Up, Super Bad ve en son Forgetting Sarah Marshall’da onlara hayran kalmıştım. Bu sefer Super Bad tarzına dönüyorlar, yani 80’ler gençlik komedisine. Asıl bomba hikayenin bu türün babası John Hughes’un olması. Sonuç, eğlencenin tavan yapması. Tabii, türü sevenler açısından. Breakfast Club’ı sevmeyenlerdenseniz bu filmi sakın izlemeyin, çok sıkılırsınız. Drillbit Taylor, saf 80’ler gençlik filmlerini sevenler için kaçırılmayacak bir fırsat.

X Files: I Want to Believe vasat bir X Files bölümünü andırıyor. Paranormala pek bulaşmadan, sade bir gerilim yaşatmak istiyor. Fakat bunun örneklerini, gerek beyazperdede gerekse beyazcamda o kadar izledik ki hiçbir artısı kalmıyor filmin.

Dali sergisine gittikten sonra Spellbound’u izlemenin vakti gelmişti. Hitchkock’un psikanalitik gerilimi, gerek bu konudaki ilk film oluşuyla gerekse Dali’nin tasarımıyla ve enfes ses kaydıyla hiç eskimeyecek bir film.

Mayıs ayında gösterime girince gidemediğim Definitely, Maybe’yi geç de olsa izleyebildim. Klasik romantik-komedi kalıplarının dışına çıkmayan film, ‘How I Met Your Mother’ konulu hikayesiyle farklı bir bakış açısı sunuyor.

Kategoriler:film eleştirisi

Batman’de Nolan mı, Burton mu?

Bu yaz The Dark Knight dünyayı salladı. Hem eleştirel olarak hem de ticari açıdan inanılmaz bir başarıya imza attı. Hal böyleyken, yani The Dark Knight en iyi süper kahraman filmi ilan edilmişken, akla ister istemez Tim Burton geldi. Onun da Batman’i gayet iyiydi ve başarılıydı eskiden. Öyleyse, dedim, o iki filmi bir daha izlemek gerek. Farkları nelermiş görelim.

Ama öncelikle kendi Batman hayranlığımdan biraz bahsetmek lazım. Çünkü subjektif bir yazı olacağından, benim olaya nasıl baktığımı görebilmeniz lazım. Batman benim en sevdiğim süper kahraman. Aslında şu ‘süper’ kelimesi beni ona yaklaştıran. Çünkü Batman, her ne kadar bir süper kahraman olarak lanse edilse de aslında hiç de süper değil. Yani hiçbir süper gücü yok. Normal bir insan o. Servetini ve zekasını insanlığı biraz da olsun rahatlatmaya adamış biri. Onun (çizgi roman) dünyasında tek doğa dışı olan düşmanları. Joker, Penguen, Mr. Freeze, Catwoman gibi karakterlerin başlarından süper bir şeyler geçirmişlikleri var. Ama onlar bile Batman’le süper güçleriyle savaşmıyorlar.

Sonuçta beni Batman’e çeken unsur, gerçekliği. Bir sinema manyağı olarak da bir senaryoda beni ilk ilgilendiren unsur da gerçekliktir. (Gerçeklik unsuru taşımayıp da sevdiğim birçok film vardır, o ayrı.) İşte tam da bu unsur Burton ile Nolan’ın Batman’e yaklaşım açısı oluyor. Burton, Batman’i bir çizgi roman karakteri gibi ele alıyor ve Batman ile Batman Returns’ün dünyasını bu açıdan yaratıyor. Nolan ise Batman’e dünyamızda yaşayabilecek bir insan olarak ele alıyor ve Gotham City’yi şu anda Amerika’daki herhangi bir şehir biçiminde tasarlıyor.

Detaylara inelim biraz isterseniz. Burton’un Batman’i tam bir mirasyedi. Herhangi bir işi yok, babasından kalan parayı yiyor ve yatırımlar yapıyor. Asıl işi Gotham City’de huzuru sağlamak. Zaten geçmişi hakkında tek bilgi ailesinin Joker tarafından öldürüldüğü. Gotham City’ye bakarsak tam bir çizgi roman kenti olduğunu görüyoruz. Sadece Batman bilgisayar kullanıyor. İlk filmdeki gazete ofisi ise 50’lerden kalma. Keza şehir setlerinde de bu detaya rastlıyorsunuz. Joker’in kimyasal bir tankerin içine düşerek beyazladığını biliyoruz. Penguen ucube olarak doğmuş ve sonra da penguenler tarafından yetişmiş biri. Kedi Kadın, ölümden kedilerin yalamalarıyla kurtulmuş ve daha 8 canı kalan bir sekreter. Diğer karakterler de, çizgi roman kalıplarına göre, ya saf kötü ya da saf iyi olarak çiziliyor.

Nolan’ın Batman’ini ise sıfırdan izliyoruz. Ailesini yine kaybediyor, sonra şirketini yönetim kuruluna devrederek Uzak Doğu’ya gidip iç ve dış eğitimden geçiyor. Yani hem felsefik bir eğitim alırken hem de dövüş sanatlarını öğreniyor. Gotham City’ye döndüğünde şirketinin başına geçiyor. Bu arada Batman personasını yaratıyor ama yaratırken üç şeyi kullanıyor: Eğitimi, Alfred’in öğütleri, Lucius Fox’un aletleri. Bu şekilde Batman Begins’de Ra’s Al Ghul ve Korkuluk ile mücadele ediyor. Bu iki karakterde gayet gerçekçi ve alt yapıları olan kötüler. Mesela Korkuluk aslında bir örgütün baş avukatı ve ana unsuru davalarda karşısına çıkanı delirtmek. The Dark Knight’da ise durum daha karmaşık, tıpkı hayatımız gibi. Batman, hem Joker lakabını almış makyajlı bir deliyle uğraşırken bir yandan da kendisinin halkın içindeki konumunu sorguluyor. (Batman Returns’te de benzer bir yaklaşım var ama o filmde Batman kendisini sorgulamıyor.) Ayrıca karakterlerin dönüşümü de ilgiye layık. Gerek Harvey Dent’in Two Face’e dönüşümü hem de Rachel Dewes’in ikilemi filmin diğer önemli unsurları.

Şimdi hangisi daha iyi? İşte bunun cevabı yok. Çünkü ikisi de farklı karakteri anlatıyor. Benim tercihim Nolan, her açıdan. Ama Batman’in özünde bir çizgi roman olduğu göz önüne alındığında Burton’un seçimi de gayet mantıklı. İsterseniz bu görüşteki bir fikirle yazıyı noktalayalım. Bakın, Uygar Şirin Sinema’nın Eylül 2008 sayısında ne demiş: “Batman serisine ciddiyet ve derinlik katmak için (sanki ihtiyacı varmış gibi) kimliğine dair çelişkiler yaşayan bir kahramana, Felsefe 101 bakış açısıyla kaos ve anarşiden söz eden bir kötü adama ve postmodern aksiyonların tüketmeye yüz tuttuğu ‘iyi de aslında kötü, kötü de aslında iyi’ cümlesine ihtiyaç var, öyle mi? İki önerim var naçizane: 1) Bütün bunların incelik ve ustalıkla yapıldığı bir film için bkz. Batman Returns. 2) The Dark Knight’ın Batman serisine yapmaya çalışıp beceremediği reformu 40 yıllık Bond serisine yapıveren bir film için bkz. Casino Royale.”

Kategoriler:popüler, sinema Etiketler:,

Filmekimi İzlenimleri

Filmekimi bir türlü oturamadı. Nasıl bir festival olduğu belirsiz. Her ne kadar Berlin, Cannes ve Venedik’in ödüllü filmlerini gösterme amacıyla başlasa da, daha çok galalar festivali olmaya başladı. Zaten gösterime girecek filmlerin galası yapılıyor. Bu yılki programın çoğunluğu gala filmleriydi. Oysa ki festivalin daha çok izlenmesi zor filmleri göstermesi gerekiyor bence.

Tabii bir de son yılların eğilimini de eklemek lazım: Seyirci festival biletlerini 1-2 saatte kapışıyor ama normal vizyona giden yok. Hoş, benim de pek farklı davrandığım söylenemez. Lakin normalde hiç izlemeyecekleri filmleri salt ortam olsun diye festivalde izleyenler var. Bu yıl bizzat duyduğum konuşmalardan çıkartıyorum bunları. Tabi 10-15 kişilik gruplarla gelen gençler de var. Onlar daha da komik.

Neyse filmlere geçelim biz. Bu yıl 4 film izledim festivalde. 2 Güney Kore yapımı, 1 İngiliz, 1 de Danimarka. Gelin kısaca değinelim:

In the Mood for Love’dan beri zevkle takip ettiğim yönetmenlerden Kar Wai Wong, bu sefer 1994 yapımı filmi Ashes of Time’ı, Coppola’ya özenip ‘redux’lamış. Yani kurgusunu tekrar gözden geçirmiş ve kaydını dijitale aktarmış. Önceki hali izlemediğimden kurgu hakkında yorum yapamayacağım. Filmin kendisi ise konu bakımından bana ters. Wuxia denilen Uzakdoğu dövüş sanatlarını içeren türdeki film, her ne kadar dövüşe en az zamanı ayırsa da beni hiç cezp etmedi. Öncelikle konuyu fena halde karışık buldum. Zaten konudan sıkılınca tüm filmden soğudum.

En Mand Kommer Hjem, absürd bir Danimarka komedisi. Bir opera sanatçısının doğduğu köye dönüşündeki olayları anlatıyor. Sıkılmadan izleniyor ama o kadar. Akılda kalıcı değil.

Genova, ruhuma çok işleyen bir filmdi. İçinde bulunduğum halet-i ruhiyeye çok uyuyordu. Tabii film de çok iyiydi. Fazlasıyla üretken ve her türde işe el atan İngiliz yönetmen Michael Winterbottom’ın bu son marifeti kaçırılmamalı. Bir trafik kazasında annelerini kaybeden 2 kız ve babalarının hayata tutunma çabalarını anlatıyor. Her biri farklı yollar deniyor. Baba, önce Cenova’ya taşınıyor kızlarıyla ve yeni sınıfına alışıyor. Büyük kız Kelly, bu yeni ülkede cinsellikle kendini avutuyor. Küçük kız Mary ise aralıklarla gördüğü annesinin hayaletini takip ediyor. Cenova’nın daracık sokaklarının da katkısıyla yürek burkan bir filme dönüşüyor. Benim çok şeyler bulduğum bir filmdi ama sizi bilemem.

Kim Ki-Duk, özgün filmler çekmekte usta. Onun için konuları ne kadar saçma olursa olsun filmleri büyük ilgiyle izleniyor. Şimdi de bir gencin gördüğü rüyaların, bir kızın uyurken yaptığı eylemler olduğu bir film izliyoruz. Mesela oğlan rüyasında arabayla bir adama çarptığını görüyor ve aynı anda kız (uyurgezer halde) arabayla bir adama çarpıyor. Okuyunca çok saçma geliyor lakin izlerken çok keyifli oluyor. Ki-Duk’un en iyilerinden değil ama gayet güzel bir film.

Zamanın Külleri/Ashes of Time Redux
Oyuncular: Leslie Cheung, Maggie Cheung, Tony Leung Chiu Wai, Tony Leung Ka Fai, Carina Lau, Li Bai, Jacky Cheung, Brigitte Lin – Görüntü Yönetmeni: Christopher Doyle – Müzik: Frankie Chan, Roel A. Garcia – Senaryo: Kar Wai Wong (Louis Cha’nın romanından) – Yönetmen: Kar Wai Wong – **1/2

Eve Dönüş/En Mand Kommer Hjem
Oynuclar: Oliver Moller-Knauer, Thomas Bo Larsen, Ronja Mannov Olesen, Helene Reingaard Neumann, Karen-Lise Mynster, Shanti Roney – Görüntü Yönetmeni: Anthony Dod Mantle – Müzik: Johan Söderqvist – Senaryo: Morten Kaufmann, Mogens Rukov, Thomas Vinterberg – ***

Genova
Oyuncular: Colin Firth, Perla Haney-Jardine, Willa Holland, Catherine Keener, Hope Davis – Görüntü Yönetmeni: Marcel Zyskind – Müzik: Melissa Parmenter – Senaryo: Laurence Coriat, Michael Winterbottom – Yönetmen: Michael Winterbottom – ****

Rüya/Bi-mong
Oyuncular: Jo Odagiri, Na-yeong Lee – Yazan ve Yöneten: Kim Ki-Duk – ***1/2