Arşiv

Posts Tagged ‘John Cameron Mitchell’

Filmler…

Millenium Üçlemesi


Üçlemenin ilk filmi olan The Girl with the Dragon Tattoo‘yu yazın izlemiştim ve yazmıştım bloğa. İzlemekten son derece keyif alınan, falsosu bulunmayan ve gayet klasikleşebilecek bir polisiyeydi. Zaten ilk filmin kopardığı fırtına, sürükleyici polisiye etiketinin altını dolduramayan iki devam filminin de dünyanın radarına girmesini sağladı. Ben de merak edip izlediğimde şu özellik öne çıkıyordu: İzlerken ana akım sinema gramerini başarıyla kullanmasından ötürü seyirciyi kendine hayran bırakan lakin film bitince kafada cevaplanmayan sorular bırakan ve ana akıma yakın durmak adına gereksiz hamlelerle filmi heba eden filmler bunlar.
Ama bence esas handikabı şu: Baştan mini dizi formatında tasarlanan ve öyle de çekilen yaklaşık 360 dakikalık malzemenin, ilk filmin başarısının ardından yeniden kurgulanıp iki filme dönüştürülmesi. Bu sebepten ötürü ortaya çıkan ciddi kurgu hataları filmleri oldukça zedeliyor. Buna TV formatının senaryo kuralları eklenince hatalar katmerleniyor.
Tüm eksiklerine rağmen iki devam filmi de, öncülünün başarıyla uyguladığı politik tabanlı polisiye türünün iyi birer örneği olmayı başarıyor.
Av Mevsimi

Filmin başlarında bir sahne var: Çömez polis, seri katiller üzerine bir tez yazmakta olduğunu söylüyor. Üstü de “Türkiye’de seri katil yoktur ki!” diyor. Çömez de cevabında, zaten neden seri olmadığını araştırdığını anlatıyor.
Aslında filmin biraz dolaylı da olsa güzel bir özeti, bu sahne. Türkiye bence polisiyelik bir ülke değildir. Bu yüzden de filmde bir sürü cevaplanamayan soru var. Dikkatli bir polisiye izleyicisi veya okuru, bunları açıkça görebilir. Bu halde Türkiye’de polisiye çekmek akla zarar bir iş. Dediğim üzere Turgul’un filminde de bundan kaynaklanan hatalar görülüyor.
Ama filme derinlemesine bakmazsanız, çok hoş bir seyirlik olduğu göze hemen çarpıyor. Bir kere Turgul, her zaman olduğu gibi senaryo üzerinde çok ciddi çalışmış. Polisiye türünün ana trüklerine sahip. Bir garip cinayet, bunu çözmeye çalışan bir vefakar polis ekibi, katilin cinayet sebebi, bu olayların ekibin ve katilin çevresini etkilemesi, vb. Üzerine çok az Türk filminde görebildiğimiz çok doğal bir diyalog ve atmosfer çalışması. Buna klas bir kadro, başarılı performanslar ve başarılı bir teknik çalışma da eklenince filmi izlemek, çok keyifli oluyor.
Ama Turgul bazı detay ama önemli polisiye numaralarını atlayınca film, keyifli olmasıyla kalıyor. Bir kere filmin alt metni bomboş. İyi bir polisiyenin olmazsa olmaz bu kuralını atlamış. Bazı yan öyküler ya inandırıcı değil ya da havada asılı kalmış. Ama bence bu eksikliklerin başlıca nedeni, yazının başında da belirttiğim üzere hikayenin Türkiye’de geçmesi.
Rabbit Hole

John Cameron Mitchell en sevdiğim yönetmenler arasındadır. İlk 2 filmi, oldukça özgün ve sıra dışıydı. Bu özelliği, sinemada farklı bir tat arayanları cezbediyordu. Açıkçası Mitchell’ın yeni filmini duyunca delirdim. Hele şükür farklı bir şeyler izleyebilecektim, hayatı farklı bir açıdan görecektim.
Ama Rabbit Hole son derece olağan bir Hollywood draması. Filmin yönetmeninin Mitchell olduğuna dair tek kanıt, filme adını veren çizgi romanın stili ve bu, bir Mitchell hayranı için çok az.
Nicole Kidman ile Aaron Eckhart’ın oynadıkları bir çiftin, 4 yaşındaki oğullarını kaybetmelerinin ardından yaşadıkları durumu izliyoruz 91 dakika boyunca. Halli dramatik bir film. Heyecansız ama falsosuz bir dram. Kidman’ın ve annesinin oynayan Dianne Wiest’in performansları Altın Küre ve Oscar listelerinde olabilir.
Monsters

District 9 ile bilim-kurgu bağımsız sinemaya da geçiş yaptı. Efekt yapmak, hele uzaylı yaratmak hala pahalı olsa da eski efektçiler yavaş yavaş yönetmenliğe geçtikçe daha çok serbest bilim-kurgu izleyeceğiz.
Monsters da eski efektçi Gareth Edwards’ın yazdığı, yönettiği, birebir çektiği ve efektlerini de yaptığı bir film. Hani mecburen birlikte yola çıkmak zorunda kalıp yol sonunda ayrılırken birbirlerine aşık olan çifti anlatan film türü vardır ya (en eskisi ve güzeli It Happened One Night‘tır). İşte o çiftin uzaydan gelen yaratıklarla dolu bir bölgeden geçtiği hali, bu filmde. Gayet bağımsız film havasında, zaten ünlü oyuncu sıfır. Hatta sadece 2 oyuncusu var, gerisi figüran. Efektleri çok başarılı, hakkını vermek gerek. Beni pek cezbetmedi ama İngiltere’de çok popüler ve bayağı beğenilen bir film.
You Will Meet A Tall Dark Stranger

Woody Allen hastası olarak, her yeni filmini heyecanla beklerim. Son filmi de yine heyecanla bekledim ama bu sefer sonuç hüsran oldu. Bana film inanılmaz yapay geldi. Bir piyes havasında, oldukça savsak senaryo ve performanslar. Sanırım izlediğim en kötü Allen filmi! (İçimden yazmak bile gelmiyor.)
Easy A
Sanırım şu ana kadar 2010’un en komik Hollywood filmi bu. Bunun bir sebebi de 2010’un oldukça berbat geçmesi. İnşallah bu konuda hacimli bir yazıya vakit bulur ve sizlerle paylaşırım.
Easy A benim pek sevdiğim bir alt-tür olan lise komedisi. Çok hoş ve zekice yazılmış ve uygulanmış. Bu türün altın çağı 80’lere de bol bol gönderme yapması ve hatırlatması da başka bir artısı. Ben oldukça güldüm, hoşnut da kaldım. Ama bu türü sevmeyenlere bayağı itici gelebilir.
Bu arada neden her lise komedisinde illa ‘Bad Reputation’ çalmak zorunda anlamıyorum. Tamam, gençlik öfkesine cuk oturuyor ama her filmde de kullanılmaz ki!

Shortbus Üzerinden 21. Yüzyıl Cinselliği

Bazıları ısrarla kabul etmese de 21. yüzyıl, cinselliğin açıkça yaşandığı bir yüzyıl. Eşcinseller kimliklerini özgürce açıklayabiliyor, kadınlar nasıl orgazm olacaklarını doktorlarıyla tartışabiliyor, erkekler ise Viagra’larını özgürce kullanıyorlar. Çocuklar bile prezervatifin ne demek olduğunun az çok farkında.

Böyle bir yüzyılda bazı unsurların tabu kalması bana biraz saçma geliyor. Mesela Babel filmini kız arkadaşı ile izlemenin sakıncalı olduğunu düşünenler var. Neden? Japon aktrisimiz organını gösteriyormuş. Vah vah! Hâlbuki filme giden kız böyle bir şeyin olduğunun farkında değildi! Şimdi Babel porno filmi statüsüne mi giriyor? O zaman bütün filmleri siyah kaplar içinde satmalılar. Tabii, herkesin görüşü farklı olabilir ama bu tarz saplantılar saçma geliyor. Çünkü o filmin amacı bambaşka, filmi sadece cinsel sahneleri ile değerlendirmek ne kadar mantıklı ki?

Benim asıl değinmek istediğim John Cameron Mitchell’ın 2. uzun metraj çalışması olan Shortbus filmi. Muhafazakâr çevreler filme porno etiketi yapıştırmakta gecikmedi. Zaten film Singapur’da yasaklandı. Filmi daha önce duymamanız olası çünkü İstanbul Film Festivali’nde gösterildi sadece. Gece 2’de gösterildiğinden meraklıları hariç ilgi gösteren pek olmadı. Hiçbir Türk dağıtımcının da filmin haklarını satın almaya cüret edebileceğini zannetmiyorum. Doğal olarak film otomatikman Türkiye’nin gündeminden çıkıyor. Tüm bunlar filmin çok etkileyici olmasını etkilemiyor tabii. Film, bence küçük bir başyapıt.

Filmin ilk 10 dakikasını izlediğinizde siz de filme değişik yaklaşabilirsiniz, bütününü izlediğinizde fikirleriniz tamamen değişecek. Bir çift terapistinin orgazm olamama sorununu ana eksenine yerleştiren film, cinselliğin hayata etkiyen izdüşümlerini inceliyor. Tüm karakterlerini filme de adını veren Shortbus adlı barda (bar da denemez aslında ya) buluşturuyor. Bu mekânda her türlü cinsel aktivite serbest, sadece üyeler ve üyelerin davet ettikleri kişiler girebiliyor. Her oda da farklı bir aktivite mevcut. Mesela bir odada canlı müzik eşliğinde içkinizi içebiliyorsunuz, diğer odada üyelerin çektiği filmlerin gösterildiği film festivali var, diğer tarafta kadınlar sohbet ediyor, başka bir odada da grup seks yapılıyor (tamam, burası çok abartılmış). İşte böyle bir mekânda karakterlerimiz hayatlarını etkileyecek sınavlardan geçiyor. Gay bir çift olan Jamie&James’in dışa açılma sorunları var. Daha doğrusu James, filmin ortasında açığa çıkan mutlak planına doğru yol alırken Jamie’yi planın sonuçlarına hazırlıyor, çaktırmadan. Terapistimiz sorununun nedenlerini araştırırken de bir fahişe hayatın amacını arıyor.

“Ne sapık film” dediğinizi duyar gibiyim. Kötü çekilseydi muhakkak öyle olurdu. Yalnız film o kadar doğal ve samimi ki hiçbir şekilde itici gelmiyor. Tam tersine filmin içine kolayca girebiliyorsunuz ve o havayı teneffüs edebiliyorsunuz. Gerek diyaloglar gerekse olaylar o kadar hayatın içinden ki bırakın itici olmayı bir an için perdeden çıkıp önünüzde oluyor. Sanki yürüyüp elinizi uzatsanız karakterlere dokunacaksınız. Film, aynı zamanda bir 11 Eylül filmi. 11 Eylül sonrası New York insanının travmatik hali hakkında başarılı saptamalarda bulunuyor. En küçük arızadan (elektrik voltajının gidip gelmesi gibi) korkan insanlar topluluğu örneğinde görüldüğü üzere. Yani film, asla cinselliği kullanmıyor, tersine onun üzerine saptamalarda bulunup bu yüzyılın önemli sorunlarından biri haline gelen bu probleme çözümler üretiyor. Sonuçta AIDS hala çağımızın en önemli hastalığı ve binlerce kişi iktidarsızlıktan kıvranıyor. Sizce bunlar da hayatın bir parçası değil mi yoksa hala tabu olarak görülüp sakınılması gereken düşünceler mi?

Filmin başarısında aslan payı filmin senaristi, yapımcısı ve yönetmeni olan John Mitchell Cameron’a ait. 2001 yılının gözde bağımsız filmi Hedwig and the Angry Inch’in (bu film de ülkemize uğramadı ama yurtdışında küçük çapta fırtınalar kopararak kült mertebesine erişti) yönetmeni olan Cameron, yine radikal bir işe imza yapıyor ve bunu da sinema kriterleri çerçevesinde hakkıyla yapıyordu. Doğrusu 2 filmiyle resmen usta mertebesine ulaşabilecek işler başardı. Tıpkı ilk filmde olduğu gibi animasyon sahnelerine yer veren Cameron’un en önem verdiği unsur ise müzik. Shortbus’ın ses kaydında (soundtrack) enfes şarkılar mevcut. Bilhassa filmde de doruk noktası teşkil eden Justin Bond’un icra ettiği ‘In the End’ defalarca duymaktan sıkılmayacağınız, sizi ferahlatacak bir parça. Film diğer önemli ayağı ise neredeyse tüm oyuncularının amatör oluşu ve çoğunun filmdekine benzer bir hayat tarzına sahip olması. Öyle ki filmin sonunda ibaresini gördüğümüz ‘Senaryo kadro ile ortak yazılmıştır’ cümlesi daha iyi açıklıyor her şeyi. Filmin doğallığındaki belki de en önemli şey bu unsur.

Filmi izledikten sonra belki de cinselliği dair önyargılarınız değişecek. Onları onaylamasanız bile, hoşgörü ile yaklaşıp onların da birer insan olduğunu göreceksiniz. Belki de bizden bile daha çok acı çeken, incinen ve eğlenen insanlar. Hayatın farklı bir açısıyla karşılaşmak daha iyi bir film bulamazsınız.