Arşiv
Sayıklamalar #4
- Son 2 yıldır en çok düşündüğüm konu, insanın tabiatının ne olduğu, nelere vakıf olduğu. En alakasız yerlerde bile konu dönüyor dolaşıyor, aynı yöne çıkıyor. 2 ayda 4 sezonunu tekmili birden izlediğim Battlestar Galactica‘yı da bu yüzden çok sevdim galiba. İnsanın hatalarıyla var olduğunu çok güzel özetlediği için.
- Orhan Gencebay “Hatasız kul olmaz!” demiş, ne güzel demiş. Ama bu gerçeği çoğu zaman göz ardı ediyoruz. İnadına makinalaşmaya çalışıyoruz, sanki mümkünmüş gibi.
- Artık iyi-kötü ayrımını daha net yapabiliyorum. Her zaman çocuklara öğretirler ya saf kötü ile saf iyiyi. Bence yanlış yapıyorlar. Çünkü gerçek hayatta böyle bir şey yok. Hepsi birer idealizmden ibaret. Hiçbirimiz beyaz veya siyah değiliz, griyiz.
- Genel konsepti anlatmak için ideal kabuller yapmak, mantıklı ve kolay. Ama bu ideali, gerçek sanmak ise çok saçma ve doğaya ihanet. Gerçek hayatta ideal hiçbir şey yoktur. Mesela ideal gaz kanununu okuruz ama ideal gazın olmadığını biliriz. Sadece ideale yaklaşan gazlar vardır. İşte tüm kavramlar da bunun gibidir. İdeal aşk yoktur, ideal çalışma koşulları yoktur, %100 verim yoktur, ve saire, ve saire.
- Ben bu blogu neden tutuyorum? Kendimi gerçekçi bir biçimde anlatmak için, di mi? Ama zaman zaman kendime otosansür uyguladığımı görüyorum, gayri ihtiyari. Mesela, bazen kızlar hakkında yazmak istiyorum ama bu blogu kızların da okuduğunu düşünüp vazgeçiyorum. Beni sapık zannedeceklerini düşünüyorum. Halbuki bir erkeğin kızlar hakkında yazması kadar doğal bir şey olamaz. Kısacası reel hayattaki gibi sanal hayatta da maskeler takıyoruz. Yine de amacım bunu en aza indirebilmek.
- Michael Jackson şu dünyadan göçüp gitti ve ardından methiyeler düzülmeye başlandı hemen. Ne kadar ikiyüzlüyüz ya! Bari şimdi doğru konuşun, nasılsa adam duyamaz!
- Yukarıdaki maddeye kendimin girmediğini sevinerek söylemeliyim. Daha perşembe günü (ölümünden 1 gün önce) zevkine vararak ‘You Give into Me’yi dinliyordum. Adam popu baştan yarattı bence. 1 Beatles ise 2, kesinlikle Michael Jackson’dır. Kimse de onu geçemeyecek kanımca. Huzur içinde yatsın.
- En şevdiğim 3 Michael Jackson şarkısı şöyledir:
1 – Liberian Girl
2 – Say Say Say
3 – You Give into Me
Sayıklamalar – #3
- Haftasonu benim evde üniversite grubu toplandı. 6 kişi eski günleri yad ettik. Sanki o günleri geri getirebilecekmişiz gibi. Lakin biraz geride durup ortamı gözlemleyince bir gariplik seziliyordu. Bir şeyler eksiti ve bu, mekandan ve reel zamandan kaynaklanmıyordu. İçimizdeki zamandı değişen. Okul sonrası beklentiler ve ihtiyaçlar değişmişti ve bu, derinden de olsa muhabbeti de etkiliyordu.
- Yeni Türkü ne güzel demiş: “Biz büyüdük ve kirlendi dünya!” Hem gerçek anlamda hem de mecazi olarak ne kadar doğru bir saptama. Evet, saniyeler aktıkça yeryüzü daha da kirleniyor. Ama daha da önemlisi büyüdükçe biz kirleniyoruz. İçimizi bilerek kirletiyoruz. Yalan söyleyerek, kıvırtarak, maske takarak, vb. Daha da kötüsü böyle yapmamız öğütleniyor ısrarla. Geçen her yaşla, içimizdeki kirlilik temizlenemez şekilde birkiyor, tortulaşıp insanlığımızı öldürüyor. Geriye de sadece konuşabilen hayvanlar kalıyor!
- Bir de at gözlüğü meselesi var. Her zaman denir ya “At gözlüğüyle dünyaya bakmayın!” Hepsi yalan. Bugün herkese at gözlüğü takmayı öğretiyorlar. Hoşgörüsüz, insafsız, vicdansız kuşaklar birbiri ardına yetişiyor. Etrafımdakilere baktığımda herkesin sabit fikirli olduğunu ve o fikrin dışındaki duymak bile istemediklerini fark ediyorum. Herkes kendi doğrusuna sahip ve onu savunurken her şey mübah. Böyle bir dünyada değil dostluk, arkadaşlık kurmak bile imkansızlaşıyor. Onun için belki giderek kabuğuma çekiliyorum. Eleştirilmekten değil, mantıksız ve saçma lakırdılardan bıktım.
- ‘Ben’ kelimesinin olmadığı bir dil nasıl olur çok merak ediyorum!
Blog Üzerine Sayıklamalar
- Şimdi ben yapıyorum diye yazıyorum sanılabilir (belki de öyle) ama blog, geleceğin iletişim gücü olmaya hızlı adımlarla gidiyor. Medyanın bu kadar taraflı olduğu, dünyanın bu kadar kapitalist olduğu ve her şeyin bu kadar maddi olduğu bir zaman diliminde bağımsız olarak yazılabilen ve okunabilen bir iletişim aracı, ister istemez öne çıkıyor.
- Açıkçası son 1 aya kadar pek blog okuduğum söylenemezdi. İş sayesinde bu alışkanlığı da kazandım. İşten canın sıkılınca 1-2 dakikada okuyabileceğin yazı parçaları hoşuma gidiyor artık. Mehmet Tez’in ve Kaan Sezyum’un blogları ilk bağımlılıklarım. Gün geçtikçe artacaktır.
- Yine geçen gün bir arkadaşla blog meselesini konuşuyorduk. Son 1 yıldır hissettikleirmi söyledim, mantıklı buldu. Buraya da yazıyım: Blogum var diye ortada, orda burada reklam yapmak blog okutmuyor. Çünkü zaten blog okumayan biri ne kadar ısrar etsen de blog okumaz. Ama blog nette gayet açık bir şekilde durduğu için, okumak isteyen biri onu buluyor. Google’a yazın konuyu, çıkıyor anında binlerce blog. İşte blogun güzelliği bu zaten. Sal çayıra, mevlam okuya!
Sayıklamalar #2
- He’s Just Not That Into You’nun tek sorunu var: Hayata tersinden bakması! İlişkilerde son sözü erkekler değil, kadınlar belirler. Her zaman!
- Sunrise: A Song of Two Humans 1927 yapımı bir sessiz film. Ama günümüzdeki filmlerde yapılamayan en önemli ayrıntı üzerine kuruyor hikayesini: Tutku ve aşk sıklıkla birbirine karıştırılan ama aslında birbirinden çok farklı olan iki olgudur. Sadece bu husus bile filmi başyapıt yapmaya yeter. Murnau’nun enfes planlarını, çekimlerini, sembolizmini es geçiyorum.
- Kadınların bana “Canım!” demesinden nefret ediyorum. Bu kelime açıkça acıma ünlemidir. Bu blogu okuyan bir kadın varsa, nolur bana asla “Canım!” demesin!
- Eve çıkarsam kesinlikle televizyonum olmayacak. Onun yerine laptopa bağlamak için en büyüğünden bir monitör almayı düşünüyorum, film izlemek için.
- Günümüzde ben dahil herkes o kadar sorunlu ki dostluk yapmak çok zorlaştı. Herkes eleştirilmekten nefret ediyor. Gerçeği söyleyince kötü oluyorsun. Uzuyor gidiyor. Acaba ana sorun güvensizlik ortamının giderek büyümesi mi? Öyleyse bunun sonu gelmeyecek ve hep beraber kaosa doğru sürükleneceğiz.
- Bu yıl amma yeni albüm çıktı! Birini eskitemeden yenisi geliyor! Haftaya Kenan Doğulu çıkıyormuş. Daha dün Manga, Yalın ve Akın Eldes’in yeni albümlerini indirdim halbuki.
‘Yazı nasıl çorbalaşır?’ Örneği
“Hadi gel köyümüze geri dönelim
Fadime’nin düğününde halay çekelim!”
Kırk yıl düşünsem Ferdi Tayfur’la bir yazıya başlyacağım aklıma gelmezdi ama oldu. Adam özetlemiş valla, 2000’lerin nüvesini.
Nereye baksam, ne izlesem, ne dinlesem buram buram nostalji kokuyor artık. Bir ‘Geçmişe dönüş’ modası alıp başını gidiyor ve size şunu da söyleyeyim, ilerleyen yıllarda daha da şiddetlenecek, hatta hayatımız haline dönüşecek. Tekil yaşantılarımızı bile bu özleme ulaşmak için çabalayacağız ama işin çomağı olarak; geçmişe bugünki gibi gitmeye çalışacağız yani tamamen geçmişteki gibi yaşamadan, ama geçmişi yaşamak isteyerek. Bu da doğal olarak bizi bir kaos sürükleyecek, tıpkı yaşadığımız yüzyıl gibi.
Hayatın belli bir alanına yoğunlaşıp onun 2000 öncesi ve sonrası kaydettiği gelişime bakarsanız kastettiğim kavramı daha iyi anlayacaksınız. 2000 öncesi mütamadiyen artan bir çizgi misalidir, zaman-x (seçtiğiniz alan) grafiği üzerindeki. Sonrası zikzaklarla yoğunlaşmış bir sinüs eğrisi.
Türk müziği diyelim mesela. 2000’e kadar her türde kalite artışı yaşanmıştır. Türlerin en iyi şarkıları hep bu yıllara aittir. 2000 sonrası ise hep geçmişe özlemle doludur. Kaplamalar, araklamalar, esinlenmeler, tribute akbümler, vs. Bu örneği çok rahat modaya, edebiyata, sinemaya da uyarlayabilirsiniz. Mesela 2008’in en çok para basan filmi: The Dark Knight, güzel bir Alan Moore/Neil Gaiman’ın Batman serileri uyarlamasıdır.
Her zamanki gibi yazıyı çorba ettim bu arada. Amacım Star Trek ile State of Play’in kritiklerini yapmaktı. Onları Lost’un sezon finali ile Battlestar Galactica’nın finalina bağlayım derken ortaya bu çorba çıktı. Aslında olay iki sebeple patlıyor: İlki kavramın iki kıytırık fimle teşhis edilmek istenmesinin saçmalığı ile benim bu kadar derinlikli ve öz yazma kabiliyetimin olmayışı. Allah’tan blogun adını değiştirdim de uyuyor konsepte bu çorba.
Sayıklamalar – #1
Hayallerimiz neyin peşinde? Sonsuz yaşam, mükemmeliyet, para, güzellik. Ne kadar gariptir ki bizi insan yapan değerler tam karşıtları: Fanilik, basitlik ve üç kuruşluk seks.
Geçen hafta önyargıyı yazdım ya. Bugün aklıma geldi en büyük önyargım polise. İğreniyorum onlardan.
Televizyonun ne kadar boş olduğunu yaşlandıkça daha iyi anlıyorum. Bir yıl önce seyredilebilecek 2-3 program var, derdim; şimdi ise sadece az kötüler var.
Tolkien’deki su ne zaman bitecek merak ediyorum. Adamı 37 yıldır sağa sağa bitiremediler. Ayıptır ya!
Öylesine Notlar – 8
- Televizyonlarda aniden çıkan yeni trendlere gıcık oluyorum. Çıkıyorlar, sonra tüketilip bir kenara fırlatılıyorlar. Daha yavaş tüketemez miyiz? Ya da hiç aynı bir şeyi sevemeyecek miyiz? Kapitalizm bu mudur?
- Star Wars Episode 2.5: The Clone Wars bariz çocuk filmi. Ama SW etkisine de sokabiliyor sizi. Senaryo çok bariz yazılmış. En kötüsü de filmin adıyla alakası bulunmaması. Anakin ile yamağının görevini izliyoruz sadece.
- Eskiden sevdiğim kimi önemli (yada öyle olduğunu sandığım) şeyleri sevmemek bana acayip koyuyor. Büyümek bu mu?
- Öykü & Berk neden bu kadar şapşal?
- Bazen düşünüyorum, film indirmek mi yoksa film izlemek mi beni daha çok mutlu ediyor. Normali ikicisi elbet ama bazı anlarda şaşırıyorum.
- Bugün internet aleminde Ozu’nun filmlerini arattım. Sinefiller arasında kilit isimdir Ozu. Hiç popüler değildir ama her sanatçı ona imrenir. O kadar ki Kurosawa, Ozu’nun öldüğü günü Japon Sineması’nın bittiği gün iddia etmiştir. Neyse ki tek film de olsa buldum. Ben de Ozu izleyeceğim yani. Heyo!
- Hale Caneroğlu’nu çok yapmacık buluyorum.
- Dün akşam doğumgünüm şerefine Tike’nin Bursa şubesine gittik. Şık bir kebap restaurantı. Kebap seven zenginlerimiz böyle yerlere hastadır. Ne ise, gittik. Kapıda kocaman “Mediterrian Grill” yazıyor. Ne kadar cafcaflı ama boş bir tanım! Çünkü Akdeniz havzasında kebap yoktur! Akdeniz’de ızgara denilince biftek, pirzola gibi tek parça kırmızı et gelir. Menü geldi ilk önce. Fiyatlar uçuk zaten. Sonra yemekler gelmeye başladı. Efendim, ana yemek başına 20’li bir rakam veriyorsanız çok leziz, orijinal bir yemek beklersiniz. Gelenler sıradanın ötesine pek geçemeyen işlerdi. Adam bariz malzemeyi iyi almış ve bol kullanmış hafif, o kadar. Ekstra hiçbir şey yoktu! Bence bu konsept ufak çaplı bir fiyaskodur.
- Tike’de yemek yerken aklıma Unkapanı, Sur dibindeki Sur Kebap geldi. Hem gözünüz, hem mideniz doyuyor. Ben öyle bir şey hayatımda yemedim. Fiyatı da değerine göre ucuz.
- Annemle yaş konusunda uyuşamıyoruz. Kendisi girdiği yaşı baz alıyor, ben ise bitirdiğim. Benim düşünceme şiddetle karşı çıkıyor. Mesela ben 1984 doğumluyum. Bugün 24 yaşımı doldurdum ve bir yıl boyunca 24 yaşında olduğumu dile getireceğim. Anneme göreyse 25 demem gerekiyor.
- Geçenlerde arka arkaya 1940 yapımı iki romantik-komedi seyrettim. İlki olan His Girl Friday, sıkılma ihtimaliniz bulunamayan bir film. O kadar çok ve o kadar hızlı konuşuyorlar ki dikkatinizin dağılması imkansız. Zaten bu film, gerçek hayatta olduğu gibi konuşmaların birbirinin üzerine bindiği ilk filmmiş. İkincisi ise screwball tarzının klasiklerinden The Philedelphia Story. Cary Grant-Katherine Hepburn-James Stewart üçlüsü nasıl döktürüyor görmelisiniz. İzlerken aklıma 60’ların salon komedilerinden High Society geldi. Konuları birbirine çok yakın.
- Adalet kavramı benim için çok önemlidir. O yüzden 73 dakikalık The Ox-bow Incident beni çok etkiledi. Film, kasabanın ileri gelenlerinden birinin bir ordu tarafından vurulduğunun salonda duyulması ile başlıyor. Hemen diğer kasabalılar intikam için bir grup oluşturuyor. Orduyu takip ediyorlar ama geceyarısında onları bulduklarında sadece 3 kişi oldukları çıkıyorlar. Çoğunluk hemen asılmalı taraftarı olsa da birkaçı mahkeme yanlısı çıkar. Sonuçta asma taraftarları ağır geliyor ve 3 kişi de asılıyor. Kasabaya dönerlerken o ana kadar kayıp olan şerif çıkıyor ve neden toplandıklarını soruyor. Cevap karşısında şoke oluyor çünkü öldürüldü denilen adamın ölmediğini söylüyor. Kalan kısım tam bir vicdan muhasebesi!
Öylesine Notlar – 7
- Martin Scorsese’nin ünlü Mean Streets’ini sonunda izledim. Evet, film New York’u güzel betimliyor. Evet, senaryo çok iyi ve dönemine göre oldukça yenilikçi. Evet, film Scorsese’nin ilk başyapıtı. Ama beni heyecanlandırmadı. Filmde iki şeyi beğendim: Harika diyaloglar ve Robert De Niro’nun muazzam oyunculuğu.
- Amatör atlet olan kankam, ısrarla atletizm hakkında film arar. Dün bir tane seyrettim: Çok farklı bir konuyu anlatan bu filmin baş karakterleri iki atlet. Üstelik her ikisi de 100 metreyi 9.58 koşuyorlar. Filmin adı mı? Gallipoli, Peter Weir’ın ilk dönem çalışmalarından.
- Sokaklardaki kedi-köpekleri bizim hayvanseverlerimiz pek sahip çıkar. Hepsi de sokaklarda kalmaya devam eder. Sonra o köpekler gelip bir çocuğu ısırır. Kıyamet kopar! Valla bir acayip milletiz!
- Geçen gün bir araba bir köpeğe çarpıp öldürmüş. Sonra sahibi gelip sürücüden köpeğin bakım masraflarını istemiş. Yorumsuz!
- Geçen hafta İskoçya’da bir adam bisiklete tecavüz ederken yakalanmış! Öh!
- Empire yeni bir ‘En iyi 500 film’ listesi yayınladı. 1. film yine The Godfather. Listede pek sürpriz yok aslında. Birkaç ilk kara filmler de listeye girmiş, o kadar. Bu sonuç, yeni neslin kara filmi ne kadar önemsediğinin de kanıtı.
- Bir ramazan mı, şeker mi tartışması gidiyor. Bahaneyle gerçek adının ikisi de olmadığını, Fıtır (oruç açma) Bayramı olduğunu da öğrendik. Benim çocukluğumda olay gayet basitti: Ramazan (Şeker) Bayramı
- Başkasının düşüncelerine tahammül edememek sanırım sadece başbakana özgü bir özellik değil. Türklerin genlerinde var. Dünyanın kendileri gibi düşündüğünü, hareket ettiğini düşünüyoruz, en azından umut ediyoruz.
- Sinema dergisi Yaşayan En İyi 10’ar Kadın ve Erkek Oyuncuyu seçmiş. İçlerinde doğal olarak Türk yok. Şimdi bunu bir önyargı olarak görebiliriz lakin gerçek bu. Türk oyuncular her filmde faklı bir performans sergiliyor. Kategorinin dışında bir tek Erkan Can var bence.
- Peter Weir’ın ilk ciddi çalışması, Picnic at the Hanging Rock’u izledim. Konusu gibi çok acayip bir film. Bir grup genç kız bir dağlık alana gidiyor. Bunlardan üçü kayalıkta yürüyüşe çıkıp kayboluyor. Sonra onları aramaya çıkan hocaları da kayboluyor ve bir daha da bulunamıyorlar. Sadece biri 1 hafta sonra uyurken bulunuyor. Film bunu anlatıyor fakat arada başka yerlere de kayıyor. Hülyalı bir film, ne dediği anlaşılmıyor ya da ben anlamadım.
- Bundan sonra zombi filmi izlememeye karar verdim. Korku filmine bir yere kadar tahammül edebiliyorum ama zombiler beni çok iğrendiriyor. Belki Peter Jackson filmleri hariç demeliyim çünkü onda kusmaya niyetlenirken güldüğünüz için olay dengeleniyor. (bkz. Braindead)
- Lösev reklamının son cümlesi “Bir çocuktan daha önemli ne olabilir ki?” olmamalıydı bence. Reklamın güzelliğini bozuyor bence. Ses o cümleyi söyleyince otomatikman “İki çocuk” diye cevap veresim geliyor. Daha şık bir son cümle olabilirdi.
- Firefox’un yeni versiyonuna giderek gıcık kapmaya başladım. 2-3 günde bir update ediyor. Benim bildiğim en erken 1 ayda bir update olur. Zaten history düğmesini de geri tuşunun yanından kaldırmışlar.
- Bugün Empire’ın İngiltere baskısına göz gezdirirken sinema haber notlarında “Jenna Jameson Pregnant” notunu gördüm. Şimdi ünlü bir porno yıldızının hamile kalması, sinema haberi değeri taşır mı sizce?
Öylesine Notlar – 6
• İnsanların büyüyünce çocukluklarını unutmaları çok yazık. Ben küçükken bana hep oyuncak alınmasını isterdim ama birkaç istisna dışında hep büyük hediyeleri gelirdi. İşte giysi, altın, vb. Şimdi de bir büyüğümüz doğum yapacak, arkadaşlar tutturdu ağaç satın alalım diye. Karşı çıktım, geyik yaptığımı sandılar. Ya o küçücük çocuk o ağaçtan ne anlayacak! Amaç aslında kendi vicdanlarını rahatlatmak.
• Bugün Reha Muhtar da yazmış (19.9.2008) Aragones git gide Toshack’a benziyor. İlginci, İspanya Milli Takımı’nı Aragones’ten sonra Toshack’ın yönetmesi.
• Bugün Il Gattopardo’yu izledim. Enfesti. İki unsurunu çok beğendim: İlki dans sahnesi, Burt Lancester ile Claudia Cardinale arasındaki. Le Notti Blanche’de de böyle unutulmaz bir dans sahnesi vardı. İkisi de sinema tarihindeki favori sahnelerime eklendi. İkinci unsur ise, filmin bir bütün olarak değişim kavramını muazzam bir biçimde anlatması. Eskinin yeniye karşı bir şey yapamaması ve üstelik bunu kabullenip destek vermesi, o kadar sade ama büyüleyici bir biçimde anlatılmış ki hayran olmamak elde değil.
• Akşam da Die Another Day’i bir kere daha izledim. Böylece James Bond filmlerini 10 ay içinde tamamen izlemiş oldum. Bugünkü film içlerindeki en kötüsüydü. Bond hakkında güzel bir yazı yazacağım ilerleyen günlerde. (bkz. ‘Bond, James Bond’)
• Tam üç yıl Hıncal Uluç’u her gün okudum. Ama hazirandan sonra soğudum nedense. Hele medyadaki son olaylarda Sabah’ın rolünden sonra ve ısrarla Uluç’un bunu gazetesine yedirememesinden sonra iyice soğudum. Aslında sene başındaki Yumurta tartışması da ana etkenlerden. Şu bir gerçek: Uluç ülkenin en bilgili, arka planı geniş, kültürlü gazetecilerinden biri. Gözlem kabiliyeti harika ve bunu yazıya dökmesi de keza öyle. Ülkemizin gazetelerinde hayatı yazan (yazabilen) belki de ilk gazeteci. Ama çok önemli bir sorunu var, hatta iki: Birincisi takıntıları, ikincisi de kibri. Uluç’un takıntıları daima kötü olmak zorunda. Mesela Fenerbahçe (ak kaşık değil elbet ama ne yaparsa yapsın Uluç Fener’i beğenmez). Aynı şekilde sanat sineması da kötü ona göre, sinemanın toplum için olduğunu ısrarla savunur. Ama iş opera ve baleye gelince bunları seyretmeyi teşvik eder, sabredip anlamamızı öğütler. Yumurta onun için mastürbasyondur, opera sanat. (Opera da bale da sanattır, ikisi de sabredilip izlenince güzeldir, zevk verir; tıpkı sanat filmleri gibi) Aynı şekilde kibri yüzünden yanlışlarını görmeyi reddeder, çünkü kendi deyimiyle o HBB’dir (Her Boku Bilen). Diyebilirsiniz ki sen kimsin ki 50 yıllık gazeteciyi eleştiriyorsun. Ben sadece onun okuruyum.
• Tüm medya çalışanları, bilhassa muhabirlerin izlemesi gereken bir film Ace in the Hole. Türkçesi Büyük Karnaval’mış. Ama bu muhabirler filmi izleyip de ne yapar? Söyleyelim, haber! Anlamadıysanız filmi izleyin. Billy Wilder’dan bir başyapıt daha.
• Ütü gerektirmeyen, leke tutmayan gömlek çıkmış, üstelik Türk işi. Kesin almam gerek.
• Bugünün gazete manşetlerini İzmir’de ölen bebekler kaplıyordu. Aklıma favori dizilerimden House M.D.’nin 2. bölümü geldi. Bilmeyenler için dizinin ünlü bir teşhis doktorunun bilinmeyen hastalıkları çözüşü etrafında şekillendiğini söyleyip konuya girelim. Bölümde hastanede doğan bebekler doğumdan sonra 2-3 gün içinde ölmeye başlıyordu. Olaya Dr. House el koyuyordu ve çeşitli tezlerinden sonra olayın basit bir grip virüsünden kaynaklandığını buluyordu. Normal bir insan gripten ölmez ama daha yeni doğmuş bir bebeğin bağışıklık sistemi yetersiz kaldığından bebekler ölüyordu. Virüs de bebeklere o sıralar grip olan ve bebeklere oyuncak ayı veren hemşire tarafından taşınıyordu. Tabii House çözümü bulana kadar 2 bebek mevta olmuştu ve bölümü ağlamaklı halde bitirmiştim. Hiçbir şeyden habersiz küçücük insanların o durumuna kayıtsız kalmak olanaksız!
• Geçenlerde favori dizilerimden Dawson’s Creek’ten bahsetmiştim. İşte orda pek aklım almayana bir şey vardı: Lise mezunu Pacey, Wall Street’e girdikten birkaç ay sonra yaşam biçimini değiştirmişti: Son model bir spor araba, kıyafetler, plazma televizyon, vb. Dün Vatan’da okudum ki durum Wall Street’te aynen böyleymiş. Tabii geçen haftaya dek! Geçen yıl ortalama bir brokerın maaşı 280 bin dolar civarındaymış. İçimden helal olsun dedim. Ama geçen hafta Zülfü Livaneli dahil birkaç kişi daha yazdı ki bu global kriz, her şeyi güllük gülistanlık sanan bu zengin gençler için çıkarılmış olmasın!
• Geçen hafta tüm dikkatler borsadaydı. Benim gibi bir şey bilmeyenler bile kulak kabarttı. Sonunda, bu bilgisizlik nereye kadar dedim ve Wikipedia’dan borsanın ‘ne olduğu’nu okudum. İşte size ilginç bir not: İlk borsa, Mısır’da 11. yüzyılda Müslümanlar ile Yahudiler arasında kurulmuş! İlginç bir gerçek!
• Benim gibi insanlar borsanın “Ha!” denilince düşmesini pek anlamıyor. Ama 2 hafta önce Vatan’da okuduğum bir haber çok çarpıcıydı: Ünlü bir hava şirketinin hisseleri bir günde 1 milyon dolar kaybediyor ama buna kimse anlam veremiyor çünkü olayı tetikleyecek en ufak bir neden yok! Biraz araştırılınca şu gerçek ortaya çıkıyor: Olaydan önceki gece bir yerel gazetenin 6 yıl önce yayınlanan bir haberi, bilinmeyen bir sebeple en çok okunan haberler arasına giriyor (Haber, şirketin 11 Eylül sonrası kemer sıkması hakkında). Google News elektronik olarak ağı tararken, haber çok okunmuş deyip sitesinde duyuruyor. Bloomberg de haberin tarihine bakmadan haber bülteninde açıklıyor. Sonra da diğer haber kanalları onu takip ediyor. Ne kadar garip, değil mi?
• Filmekimi programı hele şükür açıklandı! Programın Hollywood’dan çok Avrupa sinemasına ağırlık vermesi sevindirici bir gelişme. Hatta galiba hiç Hollywood yapımı yok!
• Aklı başında bir bilimkurgu örneği arıyorsanız, mutlaka The Day The Earth Stood Still’i izleyin. Film, insan ırkının ne biçim bir yaratık olduğunu gösteriyor. Bu arada filmin 2 ay sonra remake’i gösterime giriyor. Ondan önce mutlaka izleyin.
Öylesine Notlar – 5
- TTnet kesinlikle reklam yapmamalı. Reklamları çok kötü. Ama daha da önemlisi reklama vereceği parayla (ki ünlüleri oynatıyor) altyapısını geliştirmeli!
- Kamil Koç günden güne kötüleşiyor. Pazar günü (14 Eylül 2008) Bursa’dan Kuşadası’na geldim. Otobüs dökülüyordu, yokuşta bariz zorlanıyordu. Servis kötü. Her yerde duruyor, el sallayan biniyor. Duraklama tesisleri kötü. Dahası ne!
- Kuşadası çok sakin. Merkeze daha inmedim ama Kadınlar Denizi kafa dinlemelik. Sahilin çoğunluğunu turistler oluşturuyor. Hatta yerliler tek tük bile denebilir. Ayrıca deniz suyu sıcaklığı, havadan daha sıcak!
- Ekonomik deprem tüm dünyayı sarsıyor. İster istemez akla Büyük Buhran ve arkasından çıkan 2. Dünya Savaşı geliyor.
- Yeni çıkan Bir Levanten Şövalye: Giovanni Scognamillo Kitabı’nı tavsiye ederim. Giovanni Scognamillo ülkemiz ve sinemamız için çok önemli biri. İlk defa ‘Türk Sineması’ terimini kullanan kişi, yabancı basında ülkemiz sinemasını ilk tanıtan, ülkemizin – belki de – ilk bilimkurgu ve çizgi roman tutkunu ve ayrıca dünyaca tanınan bir vampir uzmanı. Sinema, din, UFOlar, fal, Beyoğlu konularında 54 kitabı var. Bu arada bahsettiğim kitap onunla yapılmış uzun bir söyleşi. Hayatı, düşünceleri ve ilgi alanları hakkında detaylı bilgiler içeriyor.
- Hele şükür Across the Universe’ün DVD’si çıktı. 3 aydır bekliyordum. Türkçe adı felaket: Seni İstiyorum. DVD ekstraları eğlenceli ama daha fazla olabilirdi. Her şeye rağmen o güzelim filmi barındırması bile yeter.
- Mel Brooks’un başyapıtı Young Frankestein’ı izledim. Çok gülmedim, bir tek kör adam sahnesi çok komikti. Ama güzel parodi yapmışlar.
- Facebook yenilenmiş. Eskisine alışsam da yeni hali daha kullanışlı sanki.
- Binbir Gece de HD’ye transfer olmuş. Ama dizi dökülüyor. Konu bulmak için, abidik gubidik karakterler çizip gerilim yaratmaya çalışmışlar. 1 saat izlemem yetti de arttı. Eskisi de harika değildi ya, hiç olmazsa konu bütünlüğü vardı.
- Benim Annem Bir Melek’in 2 hafta önceki bölümü enfesti. Ama her haftanın aynı olmadığını, üzülerek anladım. Uzun süre komedilere yaramıyor. Avrupa Yakası da aynı sorundan mustarip. Malzeme var ama çok uzatılıyor.
Son Yorumlar