Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Kevin Smith Külliyatı

09/04/2008 1 yorum

Kevin Smith denilen adam bir baş belasıdır. Beni sandalyemden yere düşürebilen tek yönetmendir. 90 dakika şuh kahkaha atmamın tek sorumlusudur. Yaptığı ince esprilerle, romantizme ve din kurumuna bakış açısıyla, Star Wars fanatiği olmasıyla ve yarattığı View Askewnerse evreniyle büyük saygı duyduğum adamdır.

Söz konusu şahıs, 1970 doğumlu bir film manyağıdır. Film okuduktan sonra çalıştığı bakkalda (Quick Stop, NJ) yaşadığı deneyimlerden esinlenip yazdığı ve yönettiği Clerks ile 28000$’a film yapılabileceğini kanıtlayan bir dahidir. Doğup büyüdüğü New Jersey’e delicesine bağlıdır, tüm filmleri orada vuku bulur. Oyuncu kadrosu kankalarından oluşur ki bu kankalar arasında Matt Damon, Ben Affleck, Jason Lee, Ethan Suplee ve Jason Mewes vardır. Hazır Damon-Affleck ikilisinden söz açılmışken ikiliyi şöhrete kavuşturan da Smith’dir, Good Will Hunting’te potansiyel görüp stüdyoya veren ve sonra da para koyan el Smith’e aittir. Daha önce kimsenin yapmadığı şeyleri yazan da bu adamdır. Kısaca size tanıtmamın şart olduğu adamdır.

İlk filmi Clerks tam bir bağımsız yapımdır. Kankalar arasında, zaten çalıştığı yerde çekilmiş, sadece 28000$ harcanmıştır. 1994’te Sundance Film Festivali’nde bomba etkisi yaratmış ve kısa zamanda külte dönüşmüştür. Öykü basittir: Dave ile Randall adlı iki tezgahtarın bir gününü anlatır bizlere. Tabii olaya arkadaşlar, sevgililer, müşteriler ve polis katılır. Yapılan muhabbetler akıllara sezadır. Basitinden bir örnek veriyim de tadı kaçmasın: Randall video kiralamaya gelen bir anne-kızın önünde telefonda 25 porno film sipariş vererek, kızın ilelebet filmlerden nefret etmesini sağlar. Zaten Randall müşterilerine eziyet etmekten zevk almaktadır. Ayrıca dükkanın (Quick Stop gerçek bir market ve şu anda turistlerin gezi düzenlediği bir yer) önünde uyuşturucu satan Jay ve Silent Bob ile de ilk defa tanışırız bu filmle. Jay, hiç susmayan ve durmadan küfreden biriyken kankası Silent Bob, adı üstünde çok özel durumlar hariç konuşmayan bir tiptir.

Filmin başarısı üzerine View Askewnerse evreninin ikinci filmi çekilir: Mallrats. Bu sefer de alışveriş merkezinde takılan iki çiftin bir gününü izleriz. Filmin başında yani sabah ayrılan çiftler gün boyunca çeşitli maceralardan geçer. Bu maceralarda Jay ve Silent Bob, Stan Lee (Spider-Man, Hulk’ın yaratıcısı), Türkiye’de bir ara ‘Saklambaç’ adıyla yayınlanan yarışma, göğüs falı bakan bir falcı teyze yer alır. Clerks kadar iyi olmasa da rahatlıkla gülünüp geyik yapılabilecek bir filmdir.

Üçüncü film ise bence en iyisidir. Romantik-komediye yepyeni bir bakış açısı getirir. Filmin adı Chasing Amy’dir ve bir çizgi roman çizerinin bir lezbiyene aşık olmasını anlatır. Aşka bambaşka açıdan yaklaşarak yeni bir şeyler söyler. Tabii olayın içine yine Jay ve Silent Bob karışır, hatta Bob ağzını açarak monolog atar ki izlenmesi gerekir. Değişik olay örgüsü ve finaliyle tüm türdeşlerinden ayrılan film, 90’ların en iyilerinden biridir.

Dördüncü film, din kurumuna yönelik şimdiye kadar yapılmış en iyi eleştiridir (Monty Python’s Life of Brian’ı saygıyla anıyoruz tabii). Olayın içine melekler, 13. havari (evet, meğerse 13. de varmış ve zenciymiş), ilham perisi (Muse), Azrail ve bizzat Tanrı (Alanis Morissette silüetinde bir Tanrı) karışıyor. Kul kontejanında ise ateist bir kadın ile Jay ve Silent Bob katılıyor olaya. Tahmin edersiniz ki olaylar karışıyor ama gayet komik bir halde. Ana akım komedisinden farklı tatlar arayanlara şiddetle tavsiye edilir.

Beşinci film özel biraz: Jay and Silent Bob Strike Back. Jay ve Silent Bob her zamanki gibi Quick Stop’ta uyuşturucu satarken Hollywood’da ikisine dair bir film çekildiğini öğrenirler, üstelik internette küçük çocuklar film hakkında kötü yorumlar yazmaktadır. Duruma tabii ki Jay ve Silent Bob el koyar ve hemen Hollywood’a hareket ederler. Yolda ve Hollywood’da çeşitli gariplikler onları bekler. Yer yer aşırıya kaçsa da zevkle izlendiği test edilmiştir.

View Askewnerse evreni dışındaki tek Kevin Smith filmi The Jersey Girl’dir. Babalık üstüne küçük bir güzelleme denilebilir. Klişeye düşmeden ayakta kalabilen bir yapımdır. Liv Tyler her ne kadar etkiyi azaltsa da zevkle izlenir. Will Smith diyalogu ise çok özeldir.

Kevin Smith’in (şimdilik) son filmi ise ilkinden 12 yıl sonra çekilen Clerks II’dir. Gülmekten sandalyeden düştüğüm film işte budur (aralıksız 10 dakika güldüm). İlk filmdeki ana karakterler üzerinde giden yapım, yine Dave ile Randall’ın bir gününü anlatır. Yine Jay ve Silent Bob olay yerindedir. Eğlence baştan sona kadar aralıksız sürer. Kaçırılmamalı.

Gelecekte Kevin Smith çalışmaları devam edecek elbette. Bunlar evren içinde mi yoksa dışında mı olacak Alanis Morissette bilir. Ama bildiğim bir şey var, o da bu filmlerin çok eğlenceli olacağı. Sıkı bir Smith hayranı olarak ilelebet bu filmleri izleyeceğim ve izlettireceğim (ilk adım bu yazı, geçmiş olsun, okudun bile, muahahahhahaha).

NOT: Yazıda sıklıkla geçen Silent Bob, Kevin Smith’in ta kendisidir.

Kategoriler:başyapıt, film eleştirisi, sinema Etiketler:

Festival Günlükleri – 2

Bugünkü filmim bir garipti. Hani bazı duygular vardır ya adlandıramazsınız, kelimelere dökemezsiniz. Bu filmin de neyi anlatılmalı, iyi mi, kötü mü karar veremiyorum. Fransız bir adam Kazakistan’a giriyor ve durmadan doğuya gidiyor. Önünde ne olursa olsun! Neden gidiyor, nereye gidiyor bilmiyoruz. Öyle gidiyor salak salak. Biz de onu izliyoruz, başka bir salaklık olarak. Doğal olarak karşısına çeşitli kişiler çıkıyor. Zaten o kişiler de olmasa, filmi çöpe atın. Hatta filmin adı da bunlardan biri: Ulzhan. Uzun lafın kısası, ne idüğü belirsiz bir film. Yalnız sonunda bir şeyler hissettirdi bana. Nasıl oldu, onu da anlamadım. Garip, hatta garip ötesi.

Ulzhan
Oyuncular: Philippe Torreton, Ayanat Ksenbai, David Bennent, Zhaina Abdieva – Görüntü Yönetmeni: Tom Fæhrmann – Müzik: Bruna Coulais, Kuat Shildebayev – Senaryo: Jean-Claude Carriére (Regis Ghezelbash’ın fikrinden) – Yönetmen: Volker Schlöndorff – **1/2

Festival Günlükleri – 1

İlginçtir bu yıl o kadar heyecanlı değilim. Artık alıştım galiba. Her nisanda 2 hafta boyunca film manyağı olmak aşırılıktan çıktı. Bu yıl aldığım 18 bilet bile sonradan az geldi. Programa bakıp kendi kendime “Ne kadar çok boş günüm var!” dedim. İnsanın gözü doymuyor. Allah doyursun valla.

Dediğim üzere başlangıç heyecanı olmadığı için ilk filmime gayet sakince gittim. Zaten festivalin ilk 2 gününü bay geçtim. 3. gün yani 9 Nisan Pazartesi iki film vardı programımda. Okuldan çıkıp gayet rahat biçimde yemeğimi yedim ve Atlas’ın yolunu tuttum.

İlk filmim bir Amerikan bağımsızı: King of California. Sıra dışı bir baba-kız hikayesi. Olgun kız, deli babasına ayak uydurmaya çalışıyor. Başarılı oyunculuklar ve dinamik reji filmi izlettiriyor. Ama oldukça naif senaryo bir noktada etkileyiciliğini kaybediyor. Bu da filme çok kan kaybettiriyor. İlginç işler aranan festival için dikkate değer ama başka yerde olsa dikkat çekmeyecek bir yapım.

İkinci film 2000 yılından. O yıl Avrupa sinemaseverlerini bayağı etkilemiş bir Tayvan yapımı: Yi yi. Bana göre ise ilk başta fazla dikkat çekmeyen ancak üstüne kafa yorunca anlam kazanmaya başlayan bir film. Filmin ana cümlesi “Gerçeğin sadece yarısını görebiliriz.” Filme de bu cümle üzerinden baktığınızda anlam kazanıyor. Yani bir nevi anahtar cümle. Bu cümleyi bulamazsanız film, oldukça uzun, sıkıcı ve yavaş. Ama anahtarı taktığınızda film, ilham verici, dokunaklı ve hatta eğlenceli. Başta mimari (sanat tasarımcısına alkış) üslup olmak üzere detaylar önem kazanıyor filmde. Hayata dair çok önemli şeyler söylüyor, üstüne de benim çok hoşuma giden saptamalarda bulunuyor. Kesinlikle izlenmeye değer. Fakat alelade izlenmemeli, zaman ayırarak dikkatle seyredilmeli.

Define/King of California
Oyuncular: Michael Douglas, Evan Rachel Wood, Willis Burks II, Laura Kachergus – Görüntü Yönetmeni: Jim Whitaker – Müzik: David Robbins – Senaryo ve Yönetmen: Mike Cahil – ***

Bir, İki/Yi yi
Oyuncular: Nien-Jen Wu, Elaine Jin, Issei Ogata, Kelly Lee, Jonathan Chang, Hsi-Sheng Chen, Su-Yun Ko, Shu-shen Hsian – Görüntü Yönetmeni: Wei-han Yang – Müzik: Kai-Li Peng – Senaryo ve Yönetmen: Edward Yang – ****

Mart’ın Sinema Dökümü

Mart ayında pek kayda değer olmayan 5 vizyon filmi izledim. Sadece meraktan ötürü seyrettiklerim var. Mesela ne zamandır romantik-komedi izlemedim deyip 27 Dresses’i izledim. Çok gereksizdi. Gerçi sonlara hafiften toparlamaya niyetlendi ama ı-ıh, olmamış. Knocked Up’tan sonra Katherine Heigl’da umut olabilir diyordum, yokmuş.

İkinci merak ettiğim Love in the Time of Cholera. Marquez’in ünlü romanının uyarlaması. Edebiyat tembeli olduğumdan okumaktansa izlemeyi yeğlerim hep. Yine, bari filmini izleyim dedim. Film kötü değil ama iyi de değil. Sıkıcı değil ama akmıyor da. İki arada bir derede, ne idüğü belirsiz. Oyuncular fena değil, tasarım, kostümler hoş. Konu çekici. Ama bir şeyler eksik. Çıkaramadım da. Bu arada bu ayki Empire ‘Seks Yapmanızı Sağlayacak 40 Film’ listesi yayınlamış. 41. de bu film olabilir.

August Rush’ı izledim, Atilla Dorsay’ın yazısını okuyunca. Hikaye çok ilginç, fena halde akıcı ve güzel akıyor. Of dedim, işte yılın sürprizi. Ama finalde batırdı. Sen o kadar güzel hesap yap, ama sonucun yanlış çıksın. Yine de izlenmesi gerekiyor bence. Bir kere sevginin gücünü anlatması bakımından kayda değer. İki, hiç sıkmıyor. Üç, kadro gayet iyi. Keri Russell’in çok güzel olduğunu keşfettim.

İstanbul Film Festivali programı açıklanınca, filmlere göz atarken Things We Lost in the Fire ilgimi çekti, izledim. İlgimin ana nedeni, geçen yıl yine festivalde keyif alarak izlediğim Düğünden Sonra’nın yönetmeni tarafından çekilmiş olması. Film fena değildi. Halle Berry’yi Monster’s Ball’dan sonra ilk defa ciddi bir rolde izlemek güzeldi, yakışmış. Benicio Del Toro harikaydı yine. Bier ilginç bir melodram çekmiş yine, ara sıra sıktı ama izlettirdi kendini.

Geçen gün de, konusu ilgimi çekince Vantage Point’i izledim. Başı çok iyiydi. Ortalara doğru o kadar dağıldı ki bunu nasıl toparlayacaklar diye merak etmeye başladım. Aslında hoş dağıtmışlar ama fazla yan öykü olmuş. Sonu ise klişenin Allah’ıydı. Adam harbi, 90 dakikada olayı toparladı ama film eğlencelikten öteye geçmiyor. Çok daha iyisi yapılabilirdi. Kadro gerçekten göz kamaştırıcı ama çok yan hikaye olunca oyunculara da zaman kalmamış. Sigourney Weaver harika mesela ama ilk 10 dakika sonrası kayıp. Forest Whitaker harcanmış. Matthew Fox iyiydi, daha fazla olsa fena olmazdı. Keza Eduardo Noriega da öyle. Film kaçırılmış bir fırsat.

Martın sinema özeti böyle. Klasiklere daha ağırlık verdiğim bir aydı. Biraz da kendimi festivale saklıyorum, diyet yapıyorum. 18 filme yer kalsın beynimde.

Benimle Evlenir misin?/27 Dresses
Oyuncular: Katherine Heigl, James Franco, Edward Burns, Malin Akerman, Judy Greer – Görüntü Yönetmeni: Peter James – Müzik: Randy Edelman – Senaryo: Aline Brosh McKenna – Yönetmen: Anne Fletcher **1/2

Kolera Günlerinde Aşk/Love in the Time of Cholera
Oyuncular: Javier Bardem, Giovanna Mezzogiorno, Benjamin Bratt, Marcela Mar, Unax Ugalde, Liev Schreiber, Fernanda Montenegro – Görüntü Yönetmeni: Alfonso Beato – Müzik: Antonio Pinto – Senaryo: Ronald Harwood (Gabriel Garcia Marquez’in ‘El Amor en los Tiempos del Colera’ adlı romanından) – Yönetmen: Mike Newell **1/2

Kalbinin Sesini Dinle/August Rush
Oyuncular: Freddie Highmore, Keri Russell, Jonathan Rhys Meyers, Terrence Howard, Robin Williams, William Sadler – Görüntü Yönetmeni: John Mathieson – Müzik: Mark Mancina – Senaryo: Nick Castle, James V. Hart (Paul Castro ve Nick Castle’ın hikayesinden) – Yönetmen: Kirsten Sheridan ***1/2

Yitirdiğimiz Şeyler/Things We Lost in the Fire
Oyuncular: Halle Berry, Benicio Del Toro, David Duchovny, Alexis Llewellyn, Micah Berry, John Carroll Lynch, Alison Lohman, Robin Weigert – Görüntü Yönetmeni: Tom Stern – Müzik: Jonah Södergvist – Senaryo: Allan Loeb – Yönetmen: Susanne Bier ***

Bakış Açısı/Vantage Point
Oyuncular: Dennis Quaid, Matthew Fox, Forest Whitaker, Bruce McGill, Edgar Ramirez, Said Taghmaoui, Ayelet Zurer, Eduardo Noriega, Sigourney Weaver, William Hurt – Götüntü Yönetmeni: Amir M. Mokri – Müzik: Atli Örvarsson – Senaryo: Barry Levy – Yönetmen: Pete Travis ***1/2

Apocalypse Now

Savaş nedir? Bir güç, iktidar mücadelesi mi? Belki üst düzey yetkililer için öyledir. Ama ya birey için? Bunu sıcak çatışmaya giren her birey için soruyorum. Bu birey için savaş ne ifade etmektedir? Bir gün “Sabahları napalm kokusunu seviyorum.” diyebilmek midir? Modern dünyada Wagner dinleyerek hücuma geçmek midir savaş?

Apocalypse Now savaşı hiç olmadığı şekilde anlatıyor, 30 yıl önce çekilmesine rağmen. Bu filmde, çatışma görmüyorsunuz, düşman da yok, sadece üstlerinin bunları öldürün dediği birtakım insanları katletmek var. Filmdeki teknenin kaptanı Chief’in dediği üzere, birey sadece denileni yapmakla yükümlü, yargılamakla değil. Ama bu yükümlülük öyle bir şey ki sonuçta birey bireyliğini yitiriyor.
İsterseniz en baştan alalım. Apocalypse Now, 70’lerde ardı ardına iki The Godfather ve The Conversation olmak üzere üç başyapıt çeken Francis Ford Coppola’nın bu dönemdeki son filmi. Çünkü bu filmin ticari olarak batmasının ardından bambaşka diyarlara yelken açacaktır. İşte bu Coppola, hem ticari hem eleştirel anlamda büyük başarılara imza atan üç filminin ertesinde çok zor bir işe girişir: Joseph Conrad’ın 19. yüzyılda Kongo için yazdığı ‘In the Heart of Darkness’ adlı romanını Vietnam’a uyarlamak. Roman daha önce hiçbir edebi eserin değinmediği bir kavramı sorgular: Bireyin iç dünyasında, aydınlıktan karanlığa olan yolculuğu. Pantolon giyen, kitap okuyan, çağdaş bir insanın bir takım olaylar neticesinde taş devri insanına dönüşümü anlatılır. Bu birtakım olayların en alenisi de savaştır. Çünkü evinde kitabını okuyan, eğitim gören, insani münasebetlere giren bireyi alıp bilmediği bir coğrafyada eline bir silah verip “Öldür ya da öl!” dersin ve o adam zorunlu olarak bir evrim geçirir. Ölmemesi için öldürmesi gerekiyordur ve bunun için de tıpkı 1000-2000 yıl önce atasının yaptığı gibi vahşileşmesi gerekiyordur. Asıl çarpıcı olan taraf da bu evrimde geri dönüşün olmamasıdır.
Coppola bize ilk karede aslında sonu gösterir, insanlığın sonunu. Yemyeşil ağaçlarla kaplı canlı bir ormanı görürüz. Ses kaydından mekanik bir helikopter sesi gelir. Burası bir cennettir ama garip bir ses onu tehdit etmektedir sanki. Derken birkaç helikopter perdede belirerek napalm bombalarını bırakırlar. Ortalık bir anda ateş çemberine dönüşür ve ses kaydında da The Doors’tan ‘The End’ dönmeye başlar. Burası, artık hiç şüphe yok ki, kıyamettir!
Sonra bir erkek yüzü görürüz. Yatakta sele serpe uzanmış, vantilatörün mekanik sesini dinleyen biri. İç ses konuşmaya başlar. Eve döndüğünü ama bu vahşeti özlediğini anlatır ve bu vahşette de evi. Şimdi Saygon’dadır ve amirlerinden gelecek görevi beklemektedir. Sabah kapısı çalınır ve görevi gelir. “İsteyen er geç amacına ulaşır.” Görevi gizlidir, tıpkı daha önceki görevleri gibi. Ondan istenilen, Vietnam’dan çıkıp Kamboçya’da kendini tanrı ilan eden ordunun en iyi subaylarından Albay Kurtz’u öldürmesidir. Bunun için emrine bir tekne ve dört mürettebat verilir. Nehir boyunca içeri gidecek, hedefini bulacak ve dönecektir. Tabii iş o kadar basit değildir. Öldürmesi gereken kişinin yeri belirsizdir ve en önemlisi geçmişi inanılmaz askeri başarılarla doludur. Yolda bilgileri okurken kendini sorgular. Kurtz, tam bir ölüm makinesidir ve bunu, artık medeni yollarla yapmıyordur. Çünkü karşısındaki düşman medeni değildir ve öyle savaşıyordur. O da aynı yöntemi uygulayınca kendi amirleriyle ters düşer ve elindeki güçle kendi krallığını ilan eder. Aslında ondan istenen de tam olarak budur çünkü ABD’nin Vietnam’da yaptığı budur. Ama bunu ancak devlet yapabilir, birey yapmamalıdır. Bu yüzden de görev gizlidir.
Adamımız, Yüzbaşı Williard, nehir boyunca ilerlerken savaşın farklı yüzlerini görür. İlk olarak Wagner bestesini hücum borusu olarak kullanan Yarbay Kilgore ile tanışır. Kilgore da bir nevi vahşidir, önüne gelir öldürür ve bütün bunlar ona normal gelmektedir. Bir yandan operasyon yaparken bir yandan sörf yapmak amacındadır. “Sabahları napalm kokusunu seviyorum.” ve “Ben bu denizde sörf yapılabilir diyorsam bu deniz güvenlidir! (arkada bombalar düşmektedir)” onun marka sözleridir.
İşin daha ilginci nehrin içine girdikçe daha garip olaylar görmesidir. Karanlıkta nehir boyunca ilerlerlerken birden ışıklı bir amfi ile karşılaşırlar. Karaya çıktıklarında o gece playboy kızlarının şov yapacaklarını öğrenirler. Denildiği üzere kızlar gelir ve en azdıran danslarını yaptıkça sayısı bini aşan asker topluluğu daha da coşar ve sahneye akın ederler. Kızlar son anda kurtulur ama bu, vahşiliğin başlangıcından başka bir şey değildir.
Birkaç gün sonra buldukları bomboş bir kampta ise aynı kızları deliliğin eşiğinde bulurlar. Üstelik 2 saatlik eğlencenin ücreti sadece 2 bidon yakıttır! Kamboçya sınırına yaklaştıkça delilik sadece kıyıda kalmaz, tekneye de bulaşmaya başlar. Bir köpek yüzünden bir yerli teknesini katleden mürettebat, Williard’dan tek yorum duyar: “Durmamanızı söylemiştim.”
Nehrin son ABD kampında ise başsız bir fare sürüsüyle karşılaşılır. Williard’ın tüm çabasına karşın komutanı bulunamayan kampta askerler, öylesine etrafta kurşun saçıyordur. Bir kısmı ise delilik sınırında tekneye binmeye çalışır. Azimle yola devam eden tekne, kıyıdan yapılan ilk saldırıda Clean’i kaybeder. Bir zaman sonra ise ilginç bir Fransız komüne rastlarlar. Clean’i toprağa veren ekip, bir gün soluklanarak hedefe doğru son adımı atarlar.
Williard’ın Kurtz’u bulması filmin 150. dakikasına denk gelir. Bu zamana kadar medeniyetle vahşiliğin arasındaki her kademeye şahit olan ekip, Kurtz ile son raddeye gelir. Böylece karanlığın kalbine olan yolculuk tamamlanır. Yarı çıplak yerlilerden oluşan bir kitle Kurtz’un etrafında kümelenmiştir. Ekibi karşılayan hippi gazeteci, Kurtz’un ayrı bir varlık olduğuna işaret eder. Zaten ekibin gelmesinin nedeni çok aşikardır. Williard’ı hapseden Kurtz, zaten artık nirvanaya ermiş (vahşileşmiş) olan Lance hariç kalan mürettebatı öldürtür. Burada filmin doruk noktasına gelinir: Williard da nirvanaya erecek midir yoksa içindeki medeni sesi dinleyip Kurtz’u öldürecek midir?
Filmin belgeselinde Coppola, final sahnesinin müziğinin nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor: “İlk notalar 1968’in ilk kıvılcımlarına işaret edecek, sonra 1950, 1900, 1700, 1500 ve taş devri. Böylece karanlığın kalbine ulaşılacak.”
Filmin sinema tarihinde ismi altın harflerle yazılmış olan bir başyapıt olduğunu yazmama bilmem gerek var mı? Coppola filmi çekerken teknik manada da sınırları zorlamış. 200’ü aşan çekim günü, 1 milyon metrelik negatif uzunluğu filmin çekim şartlarını belki anlatabilir. Bunun yanında çığır açan bir görüntü çalışması, makyaj, kostüm ve bunların yönetimi. Üstüne Dolby Digital’in film uğruna 5+1’i buluşu ve ilk defa kullanması.
3,5 saatlik bu destanı izleyip medeniyet adına uzun uzun düşüncelere dalmalısınız. Kaçmaması gereken, muhteşem bir yapım.

Into the Wild

Kesinlikle sıra dışı bir film. Bir gencin mezuniyetten hemen sonra çıktığı macera, tüylerinizi dikenleştirecek cinsten. Şahsen maddi ve sosyal dünyaya antitez olarak yapılan bu yolculuğa başta gıpta bile ettim ama film ilerlerken gördüm ki asıl ilgimi çeken anti-metaryalist olması. Halbuki işe sosyallik de karışınca neler olduğunu filmde görüyoruz.

Doğduğundan beri anne ve babasının kavgalarına şahit olan Christopher, mezun olur olmaz bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta para, taşıt ve başka bir insan yoktur. Parasız, yürüyerek ve en önemlisi tek başına yaşayacaktır bu deneyimi.
Film, gerçekten içinize işliyor. Hele filmin sonunda olayların gerçek olduğunu okuduğunuzda ve gerçek Christopher’ı gördüğünüzde gerçekten anlatılamayacak bir duygu içinizi kaplıyor. Tabii, enfes manzaralar, içten performanslar, Penn’in olayları yansıtmadaki başarısı ve güzelim bir ses kaydı filme eşlik ediyor. Edinilmesi gereken bir deneyim.

Oyuncular: Emile Hirsch, Marcia Gay Hayden, William Hurt, Jena Malone, Brian Dierker, Carherine Keener, Vince Vaughn, Kristin Stewart, Hal Holbrook – Görüntü Yönetmeni: Eric Gautier – Müzik: Michael Brook, Kaki King, Eddie Vedder – Senaryo: Sean Penn (Jon Krakauer’ın kitabından) – Yönetmen: Sean Penn

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

Charlie Wilson’s War

Sizi bilmem ama ben bu kadar açık bir şekilde bir ülkenin kendini eleştirebilmesini garip buluyorum. Baktığınızda, filmin açık şekilde ABD’nin El Kaide’yi oluşturmasını anlattığını ve bir fıkra yoluyla bunu eleştirdiğini göreceksiniz. Ama ben filme pembe gözlüklerle bakamıyorum. Filmde hala ‘zavallı Afgan halkı’ geyiği yapılıyor. Kesin tıraşı da açık konuşun.

Bence koca filmde oyuncular hariç tek dikkate değer özellik yok. Onun için her ne kadar Mike Nichols’u sevsem de film benim için bir hayal kırıklığı. Keyifle izlenebilecek bir komediden öte bir anlam taşımıyor açıkçası.

Oyuncular: Tom Hanks, Philip Seymour Hoffman, Julia Roberts, Amy Adams – Görüntü Yönetmeni: Stephen Goldblatt – Müzik: James Newton Howard – Senaryo: Aaron Sorkin (George Crile’in kitabından) – Yönetmen: Mike Nichols

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

The Assassination of Jesse James By the Coward Robert Ford

Çok zeki bir yapımla karşı karşıyayız. Ne olduğunu, nasıl yapacağını çok iyi farkında. Ama küçük bir sorun var, o da filmin pazarlanmasında. Yani filmde hiçbir suç yok. Filmin adını Türkçe’ye çeviren kişi, muhtemelen farkında olmadan, bir iyilik yaparak vurguyu Robert Ford’a almış. İngilizce adı ve pazarlanma stratejisi ise Jesse James’i ön plana çıkartıyor. Filmin aslında suikast ile de ilgilendiği yok, onun tek derdi Robert Ford’u anlatmak.

Jesse James, Robert Ford’un çocukluk kahramanı, onun kitaplarını okuyor, onu ilgiyle takip ediyor. 19 yaşında ise ağabeyi yardımıyla çeteye giriyor, Jesse James ile yan yana iş yapıyor. Ama Jesse James de artık yaşını almış ve emekliliğe ayrılmak üzere, yani eski günlerdeki gibi değil. Robert öncelikle onun da insan olduğunu, karısı ve çocuklarını görüyor; sonra da olayların hayalindeki gibi olmadığını görüyor. O ise daha çok genç, hareket istiyor. Ardından gelen birkaç olayla da malum olay gerçekleşiyor. Ama o ‘korkak’ damgası yiyor çünkü halkın gözünde Jesse James hala idol, bir halk kahramanı. O ise para için kahramanı vuran bir korkak.

Filmin en önemli seçimi Robert Ford ve Casey Affleck gerçekten eşsiz bir performans sergiliyor. Brad Pitt ise Jesse James’in karizmasını sağlayabilmiş ki fazlası olmaz zaten. Dominik ise çok yavaş bir tempoda olsa da seyirciyi perdeden ayrılmayan bir performans yakalamış. Bence, film westerne faklı bir açıdan yaklaşsa da bir yenilik getirmiyor ama kendi içinde fazlasıyla iyi.

Oyuncular: Brad Pitt, Casey Affleck, Sam Rockwell, Mary-Louise Parker, Sam Shepard, Jeremy Renner, Garret Dillahunt, Paul Schneider – Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins – Müzik: Nick Cave, Warren Ellis – Senaryo: Andrew Dominik (Ron Hansen’in romanından) – Yönetmen: Andrew Dominik

Michael Clayton

Michael Clayton, bir Türk için oldukça sıradan bir film. Çevremizde ya da televizyonlarda gördüğümüz yolsuzluklar, patlayan arabalar ve deliren insanlar var bu filmde de

George Clooney’in canlandırdığı Michael Clayton, Türkiye’de sık görünen bir avukat tipi. Müşterilerinin açıklarını kapatmaya çalışan bir avukat ama diğerlerinden farkı artık bu durumdan sıkılmış olması. İşte böyle bir ortamda önüne bir dava geliyor. Bir çevre şirketinin önemli mimarlarından biri çıldırarak çıplak halde dışarıda dolaşıyor. Clayton olayı incelerken basit olmadığını, adamın aslında şirketin gizli bir belgesine sahip olduğunu anlıyor. Bu şekilde olaylar gelişiyor.

Michael Clayton; iyi yazılmış, iyi oynanmış ve iyi düşünülmüş bir film. Ama bu özellikleri filmin izlenebilirliğini ne yazık ki etkilemiyor. Her ne kadar belli bir tempoyu tutturup düşürmese de seyirciyi perdede tutma gücü çok az. Buradaki esas pay konunun, bilhassa Türkler için, çok sıradan olması ve olayların çok yavaş ilerlemesi. Ne var ki temposu biraz arttığı anda da kolaylıkla bir John Grisham gerilimine de dönüşebilir. (Bu, iyi mi kötü mü size bağlı) Hatta hemen akla The Firm geliyor.

Genel olarak baktığımızda 7 dalda Oscar’a aday olmuş, kaliteli bir film görüyoruz ama herkesin zevkine hitap etmeyen bir film.

Oyuncular: George Clooney, Tom Wilkinson, Tilda Swinton, Sydney Pollack, Michael O’Keefe – Görüntü Yönetmeni: Robert Elswit – Müzik: James Newton Howard – Senaryo ve Yönetmen: Tony Gilroy

Kategoriler:film eleştirisi, Oscar adayı Etiketler:

Away From Her

Bu bir aşk filmi ama kız ve erkeğin gelgitlerle dolu hikayesini anlatmıyor. Çok daha ilerisini, artık yaşlanmış olan iki aşığın öyküsünü izliyoruz. Julie Christie’nin muazzam canlandırdığı Fiona, Alzheimer hastası. Kocası Grant, eşinin hastalığı ilerlediği için onu bir kliniğe yatırmaya karar veriyor. Birbirinden hiç ayrılmamış çift, klinik kuralı gereği 1 ay kalıyor. Ayın sonunda karısını özleyip kliniğe giden Grant, bambaşka bir Fiona ile karşılaşıyor; başkasına aşık bir Fiona…

Film belki çok basit ama bu basitliğini çok iyi kullanıp bir avantaja dönüştürmeyi başarıyor. 46 yıllık bir evliliği başka bir bakış açısıyla izliyoruz. Grant’ın dramı, bilhassa hala aşık olduğu kadına dokunamamanın acısı yürekleri dağlıyor. Diğer taraftan Alzheimer olan Fiona’nın yeni aşkının sebebi ahlaki bir ikilem, acaba Fiona Grant’ı artık sevmiyor mu yoksa hastalığının etkisi olarak onu unuttu mu? Buna eşlik eden beyaz görüntüler, usta işi oyunculuklar ve abartısız bir senaryo.

Nadir bulunan filmlerden biri daha. Tür meraklıları kaçırmamalı.

Oyuncular: Julie Christie, Gordon Pinsent, Olympia Dukakis, Deanna Dezmari, Alberta Watson, Andrew Moodie – Görüntü Yönetmeni: Luc Montpellier – Müzik: Jonathan Goldsmith – Senaryo: Sarah Polley (Alice Munro’nun ‘The Bear Came Over the Mountain’ aslı kısa öyküsünden) – Yönetmen: Sarah Polley