Arşiv

Archive for the ‘film eleştirisi’ Category

Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull

Çok bekledik ve beklediğimize de değdi. 19 yıl sonra Indiana Jones 4. kez beyazperdeye yansıdı. Yine gizemli bir maceraya, mizahla karışık ortak etti bizi. İsterseniz biraz geriden başlayalım yazıya. Çünkü filmi izlemeden önce üçlemeye bir göz attım, neler izlemişiz diye. Bir hayli konu oluştu kafamda.

Spielberg Amcam Jaws’ın ardından Close Encounters of the Third Kind’ı da çekip başarısını pekiştirip şöyle bir Bond çeksem derken Lucas Beyefendi havuzdan çıkıp “Ce-eeeee!” diyor ve aklındaki arkeolog-hazineci fikrini ona anlatıyor. O an Indy doğuyor. Tıpkı Bond gibi başlangıçtan itibaren seri olması planlanan Indiana Jones’un dramatik yapısı da Bond’a benziyor. Filmin başında bir aksiyon sahnesi izleniyor, ardından Indy evinde normal takılıyor, hatta M’den bozma rektör ona öğüt veriyor. Yeni bir maceraya atılan Indy, önce esas kızı buluyor, sonra da yavaş yavaş olaylara girişiyor. Tabii hafif film-noir, bilimkurgu, fantezi esintileri de var öykülerde. Mesela her öykünün ana objesi, gerçek hayatta sırrı çözülemeyen efsanelerden alınıyor. İlk filmde Eski Ahit Sandığı’nı, sonra Kutsal Hint Taşları’nı, 3. filmde Kutsal Kase’yi ve yeni filmde de Kristal Kafatası’nı arıyor Indy. Ama belki de en önemlisi bunları birleştirirken kendine has havasını yaratmayı başarıyor. Bu da Spielberg’in alamet-i-farikası. Adamın sihirli değneği var.

Şahsen üçlemede en çok ilk filmi, ardından üçüncüyü severim. İkinci fazla maceralıdır, zaten ana yapıyı hafif bozar, bu yüzden de film içinde bir kopukluk sezersiniz. Hoş, Indy yine Indy’dir, seyredilir fakat en zayıf halkadır ikinci film.

Dördüncü filmde ise ilk filmin yapısı birebir takip edilmiş. Belki de bu yüzden ben çok keyif aldım. Filmin başında Indy esir Rus askerlerin elinde, tabii ki kurtuluyor, üstüne de bir nükleer patlamayı bir sıyrıkla atlatıyor. Okuluna dönüyor ama bu sefer de ordan atılıyor. Tam şehirden ayrılacak, yeniyetme bir genç onu alıkoyup, Peru’ya götürüyor ve macera başlıyor. Maceranın ana durakları İnka kalıntıları, eski Indy kızı Marion’un dönüşü, efsanevi kent El Dorado ve UFO’lar.

Hikaye ve senaryoyu ben beğendim. Harrison Ford’un yaşına uygun yazılmış ki bence bu çok önemli bir artı. Bazı fiziksel kural ihlalleri mevcut elbet lakin Indy filmidir izlediğiniz, o kadar olacak. Gerçi Bond bile zamana uydu, fiziksel kurallara riayet eder oldu ama sonuçta Indy fantastik şeylerle uğraşıyor.

Ayrıca Harrison Ford’un karizması yerli yerinde. Biraz bakınca adamın 80’lerin ilk yarısının tek starı olduğunu görürsünüz ama sonra bu özelliğini kaybediyor doğal olarak. Lakin bu filmde 80’lerin Ford’u geri dönmüş gerçekten. Çok önemli bir artı. Marion’un dönüşü, aileye yeni birini katılması gibi unsurlar iyi oturtulmuş. Elbette John Williams’ın tema müziği ve Lucas’ın efektleri.

Kardeşim, bu film dört dörtlük bir popcorn filmi. Ötesi de yok.

Oyuncular: Harrison Ford, Cate Blanchett, Karen Allen, Shia LaBeouf, Ray Winstone, John Hurt, Jim Broadbent – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: John Williams – Senaryo: David Koepp (George Lucas ve Jeff Nathanson’ın hikayesi ve George Lucas ile Philip Kaufman’ın karakterlerinden) – Yönetmen: Steven Spielberg

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Iron Man

16/05/2008 1 yorum

2008 blockbuster dönemini açmış bulunuyoruz. Doğal olarak bu yıl da süper kahraman filmleri listede çoğunluğu oluşturuyor. Efekt teknolojisi hünerlerini geliştirdikçe de daha çok kahramanı perdede izleyeceğiz. Marvel de durumu çakmış ki kendi stüdyosunu kurmuş artık. Major şirketlere bağlı olmadan yılda 2 tane süper kahraman filmi çekecekmiş. Hayırlısı. İşte bu gelişmenin ilk kanıtını dün büyük perdede izledim. Eğer Marvel hep bu çizgide gidecekse gerçekten çok sevindirici bir gelişme. Iron Mançok kaliteli bir eğlencelik. Seyri zor bulunur örneklerden üstelik.

Türkiye’de çizgi roman alışkanlığı olmamasından ötürü Iron Man’i okumadım. Ama sinemaya ve biraz çizgi roman kültürüne olan ilgim sebebiyle Iron Man adını duydum ama hiçbir zaman hikayesini öğrenecek kadar ileri gitmedim. Film sebebiyle onu da tanımış oldum. Howard Hughes’un modelinde dahi mühendis, para babası ve çapkın sıfatlarını bir arada bulunduran normal(!) bir insan. Aslında hafif idealize edilmiş bir erkek modeli. Efendim, bu silah tüccarı kişilik, Afganistan dağlarında son marifetini tanıtırken terörist bir grup tarafından kaçırılır. Silah yapması rica edilirken, o işi abartır ve zırhtan bir silah yapar ve kaçar. Tahminler doğru tabii, o zırh Iron Man oluyor.

Ben izlerken çok keyif aldım. Öncelikle sıkmıyor, klişelere pek başvurmuyor ve zeki hamleleri var. Oyuncu kadrosu pek hoş. Başka nerede Robert Downey Jr. ile Jeff Bridges’i karşılıklı göreceksiniz? Efektler sarkmıyor ve en önemlisi abartıya başvurmuyor. Böylece Iron Man, benim için bu kulvarın en kaliteleri olan X-Men ile Hulk arasına katılıyor.

Ayrıca Marvel bu gidişle bize jenerik izleme alışkanlığı kazandıracağa benziyor. X-Men 3’te olduğu gibi 20 saniyelik son sahne yine jenerik sonuna konmuş. Hoş fikir valla

Oyuncular: Robert Downey Jr., Terrence Howard, Jeff Bridges, Gwyneth Paltrow, Leslie Bibb, Shaun Toub, Faran Tahir – Görüntü Yönetmeni: Matthew Libatique – Müzik: Ramin Djawadi – Senaryo: Mark Fergus, Hawk Ostby, Art Marcum, Matt Holloway (Stan Lee, Don Heck, Larry Lieber, Jack Kirby’nin karakterlerinden) – Yönetmen: Jon Favreau

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Nisan Ayı Film Dökümü

Nisan ayı her zamanki gibi İstanbul Film Festivali’ne endeksliydi. Geriye kalan vakitlerde de ya eğlenceli şeyler izledim, Jawsmisali; ya da festivalde bilet almadıklarımı bulup izledim. O yüzden yoğun bir yazı olacak. Hadi bakalım.

Önce festivalden hareket edelim. Ex-Drummer çok farklıydı. Konu garip, işleniş garip, oyuncular garip. Bir başkaydı. Farklı bir tat için kesinlikle izlenmeli fakat her mideye göre değil.

The Other Boleyn Girl kostümlü, ağdalı dramaların tipik bir örneği. Yeni bir bakış açısı getirmiyor sadece dönemi anlamak açısından dikkat çekici. Filmden sonra son yıllarda İngiltere’de artan milliyetçilikle birlikte I. Elizabeth’in önem kazandığını duydum. Filmde de anlatılan annesi!

Haneke’den hoşlanmam ama çevremde o kadar Funny Games US geyiği döndü ki bile bile izledim. Yok, abi, Haneke bana ters! Ama adam harbi harika bir yönetmen. Yiğidin hakkı yenmez!

Rahatlamak için ve son zamanlarda dönen derin devlet geyiğini demokrasi kalbinde görmek için The Bank Job’u izledim. Bana bir İngiliz aksiyonu nasıl çekilir diye sorsanız cevabımda bu film kesinlikle anarım. İzlettiriyor kendini, bir derdi var ama bir şeyler de eksik. Ne deseniz, net cevap veremem ama hissediliyor. Oyuncular da çok BBC etkisinde. Keyfi bir film olmuş.

Reservation Road dikkate değer bir film ama çok çabuk unutulacak. Halbuki çok daha fazlasını hak ediyor. Konu çok dikkat çekici ve önemli. Performanslar nerdeyse kusursuz. En önemlisi filmin rejisi çok iyi, Terry George derdini harika anlatıyor. Ama bir intikam filmi de daha yukarı çıkamaz. 6 ay önce The Brave One’ı alkışlamıştık ama o film, bunun yanında yavan kalıyor.

Street Kings’i sırf Hugh Laurie için izledim. Öyle bir kadrodan böyle bir film. Alkışlamak lazım yönetmeni. Çok bayattı. Hele Keanu Reeves kahraman ayaklarına yatmıyor mu, filmi yarıda bırakmamak elde değildi.

The Kite Runner’ın derdi belli. Afganistan’a insanca bakmaya çalışıyor. Ama bir batılının gözünden bunu ne kadar başarılı yaptığı meçhul. Müzikleri hoş. Uçurtma sahneleri çok güzel ama bu da yeni bir şey anlatmıyor. Demek istediğim filmdeki olaylar salt Afganistan’a özgü değil. Bu tarz filmlerde daha yerele inebilmek lazım. Bu arada Marc Forster neyin peşinde ya? Adamın filmografisinde ne ararsanız var. Son filmi de Bond’un son macerası.

Ha, bugün bir de arkadaşım izlerken Recep İvedik’e göz attım. 20 dakikadan sonrası sağlığınıza zarar. Olmadık şeye gülmeye başladım, anında kendi bilgisayarıma döndüm. Kabus gibi.

Kategoriler:film eleştirisi

Festival Günlükleri – 9 (18 Nisan)

Bir festival daha sona erdi. 28. İstanbul Film Festivali de böylece sona erdi. Başta IKSV olmak üzere tüm iştirakçilere teşekkürler. 18 filme gittim, hepsinin tadı ayrıydı. Bir ikisinden belki hoşnut kalmadım fakat onlar bile birer deneyimdi, farklıydı.

Son günden çok keyif aldım. Her ne kadar resmi kapanış pazar olsa da ben cumadan Nokta filmi ile noktayı koydum. Son gün enteresandı gerçekten. Önce ne zamandır izlemek istediğim bir Türk filmi. Ardından tokat gibi bir Çin filmi. Son olaraksa Derviş Zaim’in son filmi. Harika bir sinema günüydü.

Anayurt Oteli’nin yapısını ben hiçbir Türk filminde görmedim. Yabancı filmlerde karşılaşıyoruz ancak, belki de bu yüzden filmi izlerken ve sonrasında aklıma örnek olarak hep yabancı filmler geldi. Filmi şöyle resmedebiliriz mesela: Psycho ile The Shining’in karışımının dram versiyonu. Bir otel var ana eksende. Adsız bir Anadolu kasabasında istasyonun tam karşısında konaktan dönüştürülmüş bir otel ve onun işletmecisi: Adı Zebercet. Film Zebercet’in psikolojisi üzerine. Tüm hayatı otel olan Zebercet, başka hayat tanımamış. Annesini erken kaybetmesine paralel olarak çeşitli saplantılara sahip ama bunu dışarıya yansıtmıyor. Böylece içten çürüyor yavaş yavaş. Bir pirinç taşı dişi kırar misali otele gelen yalnız bir kadın Zebercet’in kabuğunu kaşıyor. Kaşınan yara daha da kaşınıyor ve sonunda kabuk yarılıyor. Film çok faklı analizler barındırıyor. Ayrıca son zamanlarda üzerinde çok kafa yorduğum ‘sistemin bireyi kontrole alıp bireyliğini yok etmesi’ düşüncesine harika bir görsel örnek. Türk Sineması’nda türünün tek örneği ve başyapıtı.

Kör Dağ, bana kocaman bir tokat attı. Kanımı dondurdu resmen, şoke oldum. Filmden çıktıktan sonra bir süre öylesine yürüdüm, hedef belirlemeden. 10 dakika sonra birisiyle konuşmazsam bu halden çıkamayacağımı anlayıp telefona sarıldım. Film, üniversite mezunu bir kızın yakın bir arkadaşı tarafından bir dağ köyündeki aileye satılmasını ve sonrasını anlatıyor. Kız satıldığını köyde sabah uyanınca anlıyor ve yapabileceği bir şeyin olmadığını kavrıyor. Köy zır cahil, en yakın kasaba uzakta, iletişim yok ve polis köylünün yanında. İbretle izledim. Belki Avrupa’da yaşasam beni bu kadar etkilemezdi ama Türkiye’de buna benzer durumların olabileceğini (gerçi bu kadarını duymadım) bildiğim için daha da etkiledi beni. Bir ara erkekliğimden utandım ve nasıl bir dünyada yaşadığımı kavradım. Ama en berbatı filmin finaliydi. Film boyunca gerilen bedenim sanki bir anda tuzla buz oldu.

Derviş Zaim ulusal sinemamızda sembolizmin 1 numaralı temsilcisi. Filmlerinde her hareketin başka bir anlamı var. Bundan önceki filminden itibaren de eski sanatlara merak sardı. Cenneti Beklerken minyatür üzerine bir denemeydi, konu olarak çok iyi bulmasam da minyatürün perdeye aktarımı çok başarılıydı ve bunun başka bir örneğinin olmaması filmi eşsiz yapıyordu. Nokta’yı da hat sanatı üzerine kuruyor. Onu yazmak, yazmak için inanmak, inanmak için de arınmak gerektiğinden bahsediyor ve film boyunca bunu anlatıyor. Konu yine çok çekici değil ama rahat akıyor. Filmin eşsizliği tekniğinde yine. Öncelikle hatla yapılmış jenerik harikulade, hayran kaldım. İkincisi film sadece tek planlardan oluşuyor, toplamda maksimum 15-18 plan var yani ki bunu çekebilmek yürek ve zeka ister. (Normalde bir filmde 300-500 plan olur) Yine hayran olmamak elde değil. Üçüncüsü plan geçişlerine bayıldım. Müzik kullanımı enfes. Ama Türk seyircisi yine bu filmi pas geçecek ve bilmeyecek çünkü izlemek de farklı bir bakış açısı istiyor.

Anayurt Oteli

Oyuncular: Macit Koper, Şehika Tekand, Serra Yılmaz, Orhan Çağlar, Osman Alyanak, Osman Çağlar, Yaşar Güner, Kemal İnci – Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz – Müzik: Atilla Özdemiroğlu – Senaryo: Ömer Kavur (Yusuf Atılgan’ın romanından) – Yönetmen: Ömer Kavur – *****

Kör Dağ/Mang Shan

Oyuncular: Lu Huang, Youan Yang, Yuling Zhang – Görüntü Yönetmeni: Jong Lin – Senaryo ve Yönetmen: Yang Li – ****

Nokta

Oyuncular: Mehmet Ali Nuroğlu, Serdar Çelik, Settar Tanrıöğen, Mustafa Uzunyılmaz – Görüntü Yönetmeni: ?? – Müzik: Mazlum Çimen – Senaryo ve Yönetmen: Derviş Zaim – ****

Festival Günlükleri – 8 (17 Nisan)

Türk Sineması sonunda yolunu bulmaya başladı. Yereli anlatarak dışarıya açılmak, basit ama zorlu bir formül. Bizim yapımcılarımız, Türkiye’deki her sivri zeka gibi yabancı formülleri kopyala/yapıştır yaptığından kısır döngü içinde, anlatacak bir şeyi bulunmayan, kof filmler yaptılar. Yeşilçam geleneği uzun yıllar sürecek sandılar, oysa ki gün gelince maddi anlamda da çöktüler. Keza günümüz popülist filmlerinin benzerleri yurtdışında sürüyle çekiliyor. Karakter adları ile mekanları Türkleştirince sorunun çözüldüğünü zannedenleri gelecekte büyük fiyaskolar bekliyor.

Oysa yereli anlatmak farklı, orijinal. O hayatı solutmak başarı. Örnekleri giderek artıyor ve artmaya devam edecek. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak ile Dondurmam Gaymak bunun yerinde örnekleriydi. Bunlara şimdi de Tatil Kitabı ekleniyor. Silifke’de yaşanan bir yazı anlatıyor. Dört erkek karakterin yaşamlarını değiştiren yaz aracılığıyla yerelin daha sonra da ülkenin sorunları hakkında saptamalarda bulunuyor. Gerçek manada hoş bir deneme. İnsanı sakinleştiren, ferahlatan bir havası var, bunun yanında düşünmeye de sevk etmesi takdire şayan. Müziksiz olmasının dezavantajını yaşatmadan temposunu tutturabilmiş. Amatör, yerel oyuncular gayet iyi, yalnız oyuncu yönetimi biraz aceleye gelmiş. Toparlarsak, gururla izlenebilecek yalın bir film var karşımızda fakat bu yalınlığı gişede tepebilir.

Bu yolda devam ederse Türk Sineması büyük bir başyapıt çıkarabilir bu tarzda. Aman dikkat, şımarmadan yola devam.

Tatil Kitabı

Oyuncular: Tayfun Günay, Harun Özüağ, Taner Birsel, Ayten Tokun, Osman İnan, Rıza Akın – Görüntü Yönetmeni: Arnau Valls Colomer – Senaryo ve Yönetmen: Seyfi Teoman – ***1/2

Festival Günlükleri – 7 (15 Nisan)

Biraz alternatif bir gündü. Hatta fazla alternatif bile denilebilir. Önce Çeçen-Rus savaşını sorgulayan bir Rus filmi. Sonra tarihin en ‘underground film’lerinden bir Meksika filmi. Gerçekten garipti. Hafif de festival yorgunluğu başladı. Neyse ki çarşamba boş.

Alexandra, sıkıcı bir film. 80 yaşındaki bir kadının torununu ziyarete cepheye gitmesini anlatıyor. Kadının gözünden askerleri, ordugahı ve savaş gerisini görüyoruz. Saptamalar ilginç tabii. Ama şahsen Rus-Çeçen Savaşı pek ilgimi çekmiyor, bence dünyanı en saçma savaşı. Hal böyleyken film de pek çekici gelmiyor. Galina Vishnevskaya’nın inanılmaz doğal oyunu şaşkınlık verici. Eli yüzü oldukça düzgün bir film ama konusunun ilgi çekmesi gerek.

Dünyanın en garip filmlerinden biri herhalde. Konusu, çekimleri, oyuncuları, dekoruyla külliyen garip. Anlatılacak gibi de değil hani. Şöyle söyleyeyim: Bir ara ciddi manada Cüneyt Arkın’ın gözükmesini bekledim ve gözükseydi hiç garipsemezdim. O kadar saçma şeyler var yani. Soft pornoya da kayıyor, sonra western oluyor, bir ara komedi oldu, sonra yine westerne döndü. Dini göndermelerle dolu. 60’lara atıflar var. Var da var. Ne kadar yazsam boş, izlemeniz gerek. Yalnız sizin zevkinize gider mi, orası meçhul. Bu arada filmin adı El Topo, hiç ticari gösterime girmemiş, ciddi fanatikleri var (John Lennon, Dennis Hopper, Marilyn Manson gibi) ve son 10 yıldır devam filmi çekilecek ama çekilemiyor.

Alexandra

Oyuncular: Galina Vishnevskaya, Vasily Shevtsov, Raisa Gichaeva, Andrei Bogdanov, Alexander Kladko – Görüntü Yönetmeni: Aleksandr Burov – Müzik: Andrei Sigle – Senaryo ve Yönetmen: Aleksandr Sokurov – **1/2

Köstebek/El Topo

Oyuncular: Alejandro Jodorowsky, Brontis Jodorowsky, Mara Lorenzio, Jacqueline Luis, Robert John – Görüntü Yönetmeni: Rafael Corkidi – Müzik: Alejandro Jodorowsky, Nacho Méndez – Senaryo ve Yönetmen: Alejandro Jodorowsky – ***

Festival Günlükleri – 6 (14 Nisan)

Tüm duyularımın açık olduğu bir gündü. Tam film izlemelik yani. Belki de o yüzden izlediğim iki filmde de kendimden bir şeyler buldum. Alıp götürdüler beni, çok uzaklara. Zaten amacımız bu değil mi? Bu saçma sapan, maddiyatçı dünyadan 1-2 saat olsun kaçıp kurtulmak?

İlki İsrail’den gelen ilginç bir film: Denizanası. 3 farklı kadının hayatından kesitler izliyoruz. Yer yer depresif ve klişe olsa da garip bir şekilde ferahlatıcı bir etkisi var. Parçalanmış aile kavramı üzerinde oldukça duruyor fakat yaptığı saptamalar yeni açılımlarda bulunmuyor. Festival ortamında farklı tatlar tatmak için izlenebilir yoksa bir sürü benzeri var.

Günün ikinci filmi uzun zamandır izlemek istediğim bir Türk filmi: Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu. Çok beğendiğimi, hatta umduğumdan daha fazla beğendiğimi itiraf etmeliyim. Film, zamanlar hakkında: geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman. Günümüzün maddiyat yüklü dünyasında, yani şimdiki zamanda, geçmişin unutulup ihmal edildiğini hatırlatıyor. Geçmişte yaşadığımız bazı deneyimlerimizi iyi kavrayamadığımızı, ama gelecek zamanda o anı anlayacağımızı ama işin işten çoktan geçmiş olacağını ifade ediyor. Ve tüm bunları o kadar güzel ifade ediyor ki hayran olmamak elde değil. Ana eksende imkansız bir aşk var: Udi Cemal Bey ile Assolist Irmak Hanım arasında. Cemal Bey, assoliste platonik aşık ve bunu şimdiki zamanda yaşıyor. Irmak Hanım ise aynı aşkı geçmiş zaman halinde yaşıyor, Cemal Bey ölünce hatıraları hatırlayarak. Türk Sineması’nda izlediğim en iyi 10 filmden biri. Çok farklı tatlar alacağınız bir film. Filmi izlerken Cengiz Onursal’ın bir sözü aklıma geldi, ne kadar doğruymuş: “Klasik Türk Müziği öldü. Ruhuna el fatiha!”

Denizanası/Meduzot

Oyuncular: Sarah Adler, Tsipor Aizen, Bruria Albek, Ilanit Ben-Yaakov, Ma-nenita De Latorre, Miri Fabian, Shosha Goren – Görüntü Yönetmeni: Antoine Héberlé – Müzik: Christopher Bowen – Senaryo: Shira Geffen – Yönetmen: Shira Geffen, Etgar Keret – **1/2

Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu (Udi)

Oyuncular: Türkan Şoray, Ekrem Bora, Gülsen Tuncer, Bülent Ufuk, Alev Koral – Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay – Müzik: Melih Kibar – Senaryo ve Yönetmen: Engin Ayça – ****1/2

Festival Günlükleri – 5 (13 Nisan)

Bugün daha rahat olduğu kesin. Programımda sadece tek film var. Çoğu arkadaşımın gelmek isteyip de ya bilet bulamadığı ya da zamanının uymadığı bir film. Bunca talep boşuna değil. Kült film Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın yönetmeninin son filmi. Emek ağzına kadar doluydu. Doğal olarak seyirci genç ağırlıktaydı. Merak ettiğim şey ise ESOTSM’a 1 yıldız veren Atilla Dorsay’ın da seyirciler arasında olmasıydı. Acaba o, filmden sonra ne düşündü?

Be Kind Rewind’a dönelim biz. Gondry’den yine deli işi bir film. Video dükkanında takılan iki salak kafadar, tüm video kasetlerini silerse ne olur? Hepsini kendileri çekmeye başlarlar. Çekim sahneleri gerçek manada komik. 2001, Ghostbusters, Rush Hour II gibi filmlerin çekimleri gerçek manada komedi. Tabii işin içine biraz duygusallık eklenince film yörüngeden sapıyor. Hatta finaldeki duygu yoğunluğu sanki konsepte tamamen ters. Bu bakımdan The Science of Sleep daha tutarlıydı, aşk filme güzel yediriliyordu. Ama bu filmde olmamış. Sonuçta keyifli bir seyirlik ama… Aması biraz da size kalsın.

Lütfen Başa Sarın/Be Kind Rewind

Oyuncular: Jack Black, Mos Def, Danny Glover, Mia Farrow, Melonie Diaz, Irv Gooch, Chandler Parker – Görüntü Yönetmeni: Ellen Kuras – Müzik: Jean-Michel Bernard – Senaryo ve Yönetmen: Michel Gondry – ***

Festival Günlükleri – 4 (12 Nisan)

Güzel bir cumartesi. 10.45’te Taksim’e ayak bastım, 23.00’te yurt servisine bindim. Arada 4 filme gittim, 2 öğün yedim ve 1 doğumgünü partisine katıldım (2.sine davet edildim, gücüm yetmedi). Biz yine direkt filmlere girelim.

The Savages, 1 yıldan uzun zaman önce duyduğum ve kenara not aldığım bir film. Açıkçası fazla yalın buldum. Bunu demekle aksiyonu kastetmiyorum, olay döngüsü çok yavaş. Planlar uzun olmamasına rağmen uzun geliyor size. Sanırım rejiden kaynaklanan bir sorun. Çünkü senaryo tıkırında işliyor. Laura Linney ve Philip Seymour Hoffman muhteşemler. Ama kesinlikle daha iyi yönetilebilirdi ve daha kaliteli olabilirdi. Yine de keyifle izleniyor.

Çocuk Yönetmen, Güney Kore yapımı bir çocuk filmi. Sıkmadığı kesin ama gerek senaryoda gerek rejide gerekse kurguda bazı sorunlar vardı. Bunlar ilk film handikapları da olabilir. Ama bir çocuk filmi niteliğini aşamıyor.

Bir Sarışının Aşkları, Milos Forman’ın Çekoslovakya’da çektiği erken dönem yapıtlarından. Film, döneminin özelliklerini taşıyor. Komünist rejimin baskıcı ortamında sembolik anlatımı doruğa çıkaran, alt mesaj zengini bir film. Dönemle ilgili geniş bir bilgi birikimim veya deneyimim olmadığından bu mesajları, sembolleri tam göremedim. Yine de ana karakterimiz Andulov’un Çekoslovakya’yı temsil ettiği aşikar. Kızımıza sulanan erkeklerin de rejimlere denk geldiği söylenebilir. Ama daha detaylı bir analiz beni aşar. Film, belki günümüze göre çok demode fakat dönemi anlamak ve bunun sanata etkilerini gözlemlemek için birebir.

Marc Caro, bilindiği üzere birer tasarım harikası olan Şarküteri ve Kayıp Şehrin Çocukları filmlerinde Jeunet’in partneri. İşte bugün izlediğim dördüncü film de Caro’nun ilk solo çalışması. Yine tasarım göz alıcı. Efektler, yakın planlar harikulade. Ama film Alien ve 2001: A Space Odyssey’den çok etkilenmiş. Hele son sahne 2001’in resmen aynısı. Ama o sahneyi de sinemada izlemek harika bir duygu. Keşke 2001’i beyazperdede izleyebilsem dedirttiriyor insana. Eğer izleyecekseniz Caro’nun şu sözü aklınızda olsun (Film başlamadan önce sahnede söyledi): “Bu film, deliler hakkında bir deli tarafından çekilmiş bir film.”

 

Savage Ailesi/The Savages

Oyuncular: Laura Linney, Philip Seynour Hoffman, Philip Bosco, Peter Friedman, David Zayas, Gbenga Akinnagbe – Görüntü Yönetmeni: W. Mott Hupfel III – Müzik: Stephen Trask – Senaryo ve Yönetmen: Tamara Jenkins – ***1/2

Çocuk Yönetmen/Boy Director

Oyuncular: Young-Chan Kim, Yeo-Jin Choi, Sang-Ho Kim (Kalan bilgiler internette yok) – Yönetmen: Woo-Yeol Lee – **

Bir Sarışının Aşkları/Lasky Jedne Plavovlasky

Oyuncular: Hana Brejchova, Vladimir Pucholt, Vladimir Mensik, Ivan Kheil, Jiri Hruby, Milada Jezkova, Jozef Sebanek – Görüntü Yönetmeni: Miroslav Ondricek – Müzik: Evzen Illin – Senaryo: Milos Forman, Jaroslav Papousek, Ivan Passer, Vaclav Sasek (Milos Forman, Jaroslav Papousek, Ivan Passer’in hikayesinden) – Yönetmen: Milos Forman – ****

Dante 01

Oyuncular: Lambert Wilson, Lihn Dan Pham, Dominique Pinon, Yann Collette, Bruno Lochet, François Levantal, Simona Maicanescu, Gerald Laroche, François Hadji-Lazaro, Lotfi Yahya Jedidi, Dominique Bettenfeld – Görüntü Yönetmeni: Jean Poisson – Müzik: Raphael Elig, Eric Wenger – Senaryo: Marc Caro, Pierre Bordage – Yönetmen: Marc Caro – ***1/2

Festival Günlükleri – 3 (11 Nisan)

Bugünkü ilk filmime heyecanla gittim ve buna da değdi. İkinci filme ise alternatif olarak gittim, yani güzel çıkabilir diye ama çıkmadı. İsterseniz detaylara inelim.

Before the Rain, başucu filmlerimden biridir. Dolayısıyla Milcho Manchevski, takip ettiğim bir yönetmen. Açıkçası bu son filmi de beni gayet tatmin etti. ‘Atalara saygı’ özünden hareketle bir gerilim filmi çekmiş. Geçmişe saygı, hayatın anlamını arayış, ebevyenlik ilgilenilen ana konular içerisinde ve tabii Makedonya’ya dair yorumlar. Çoğunun ilk denemesi olsa da oyunculuk dikkate değer. Manchevski izlenmeyi, takip edilmeyi hak ediyor ve bu film de bunun gayet güzel bir kanıtı.

Şu ana kadar gittiği en sıkıcı film herhalde. Hiçbir şey anlamadım. Sanırım bir adada yaşayan bir gayin hayatından bir kesitti.

Gölgeler/Senki

Oyuncular: Borce Nacev, Vesna Stanojevska, Ratka Radmanovic, Sabina Ajrula, Filareta Atanasova, Salaetin Bilal – Görüntü Yönetmeni: Fabio Cianchetti – Müzik: Ryan Shore – Senaryo ve Yönetmen: Milcho Manchevski – ****

La Leon

Oyuncular: Jorge Roman, Daniel Valenzuela, Jose Munoz, Juan Carlos Rivas – Görüntü Yönetmeni: Paula Grandio – Müzik: Vincent Artaud – Senaryo: Santiago Otheguy (Santiago Otheguy ve Juan Diego Solenas’ın hikayesinden) – Yönetmen: Santiago Otheguy – *