Arşiv
Babama
Çocukların aklına bir sürü soru takılır ya, bu da onlardan biriydi. Durup dururken babama sormuştum bir gün: “Canım acıyınca neden hep ‘Anne’ diyorum, halbuki ben seni daha çok seviyorum?” Babam da olayın fizyolojik ve psikolojik etmenleri bulunduğunu anlatıp bunları teker teker izah etmişti.
Düşündüğünüzde annenin bir insan için vazgeçilmez bir unsur olduğu doğru. Sonuçta 9 ay karnında taşıyan, emziren, her anını takip eden esas ve tek kişi o. Ama sonuçta bir bebeğin sadece anne ile dünyaya gelmediği de fizyolojik bir gerçeğin ötesinde bir saptama. Fizyolojik olarak bir insanın genlerinin %50’si babadan gelmekte. Yani bir insanın tüm yapısının (fiziksel, ruhsal, psikolojik) yarısını babası oluşturmakta.
Bazılarına göre babalık, döllemek ve madden bakmaktan ibaret. Bu teorinin giderek çöktüğü bir dönemde yaşıyoruz. Türk toplumlarında her ne kadar böyle görünse de farklı olduğu kanısındayım. Evet, göçebe bir toplumda obada çocuğa bakan annedir. Baba hep seferde olduğundan ilgilenmemektedir. Yalnız belli bir yaştan sonra babanın bu yetiştirme olayına katıldığını görürüz. Erkek çocuklar babalarıyla ava çıkarak hem hayatı öğrenirler hem vakit geçirirler. Türklerin yerleşik hayata geçmesiyle sistemin değişmediğini görüyoruz. Sert olsun diye şefkat gösterilmeyen erkek çocukları ancak belli bir yaştan sonra babalarıyla vakit geçirmeye başlarlar.
Kız çocuklarının ise babaya düşkünlükleri malumdur. Bunun için kimi zaman 2. sınıf muamelesi görüp çocuk sayılmadıklarını kimi zaman da şimdiki kadar yoğun baba ilgisiyle karşılaştıklarını görürüz.
Tabii günümüzün eğitim seviyesi artmış insanları olaya bambaşka bir açıdan bakıyor. Artık çocuk, sokağa salınıp orada kendiliğinden büyüyüveren bir canlı değil; eşit derecede anne-baba sevgisine muhtaç olan küçük bir insan. Bu bakış açısından babanın görevi bir kat daha artıyor, sadece eve para getirip ona bakan ve harçlık veren erkek değil; onun sorunlarını dinleyen, bir nevi arkadaşı haline dönüşen biri haline dönüşüyor. Böylece baba olmanın sorumluğu daha da artıyor. Bu konuda herhangi bir cinsiyet ayrımı yapılmıyor, tabii Freudiyen okumaları pas geçersek.
Ben şanslı bir çocuğum, okumuş bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldim. Her zaman babamın desteğini, ilgisini yanımda hissettim. Aklıma takılan en ufak bir konuda ilk koştuğum kişi hep o oldu. En saçma sorularımı bile cevaplandırdı, en saçma isteklerimi bile yerine getirdi.
Hani şu ‘yaş-baba’ ilişkisini anlatan ünlü hikaye vardır ya, nedense hikaye bende ters işledi hep. Hikaye ne derdi: 10 yaşına kadar babalar her şeyi bilirmiş, 11’den sonra bazı eksiklikleri olduğu fark edilirmiş, 15 yaşında pek bir şey bilmediklerini.20’den sonra ise hiçbir şey bilmedikleri. İşte ben son tespitte ayrılıyorum. 20’sinde pek olgun olunamaz ama gittikçe babamın deneyimlerine daha çok değere verir oldum.
Tabii babamı asla tam olarak anlayamayacağım. Çünkü hem yaşım, deneyimim hiçbir zaman müsait olmayacak, hem de bu kapitalist dünyada baba olmadıkça empati denilen şeye haiz olamayacağımı düşünüyorum. Babalık mı? Şimdilik benim için çok uzak!
Bu yazı tam istediğimi anlatamadı lakin günün birinde en güzel yazımı babam için yazacağım, işte gerçek babalar günü hediyemi o zaman vereceğim.
Genç Kesim İçin Politika
Türkiye’de genç olmak da zor, kardeşim. 1980 Devrimi sonrası dünyaya gelen bir kuşaktan bahsediyoruz. Bu nesil içim “P” demek bile yasak. Hele düşünmek, kitap okumak, hâşâ. Ver önüne bir oyun, 1 yıl boyunca bilgisayar başından kalkmasın. Gençlik bu şekilde ömrünü harcamakla meşgul. Oysa batılı çağdaşları hem bilgisayar kullanıyor, hem kitabını okuyor. Siz neden oyun birincileri Asya’dan çıkıyor zannediyorsunuz? Apolitik gençlik isteyen zihniyet, emeline başarıyla ulaşmıştır. Miting lafını duyunca 3 adım geriye kaçan nesilden bahsediyoruz.
Malum seçim dönemine girmiş bulunuyoruz. 1001 maddeden oluşan vaat listeleri hazırlanmış durumda. Çoğu aynı kelamları ediyor. ABD, AB, NATO, Kıbrıs, Irak, laiklik, PKK ana maddeler. Bugün Sabah gazetesinde Mehmet Tez’in dikkat çektiği konu ilginçti. Tamam, bazı ana maddeler bellidir. Ama bu ülkenin seçmenlerinin önemli kısmı da gençler. Hatta 25 yaş altı gençler. Yani sözünü ettiğimiz apolitik nesil. Partiler bu alana eğilmiyor ya da eğilmek istemiyor. Gençlere yönelik bir vaatleri dahi yok. Cem Uzan yine iyi kıvırıyor, sistemi bilmeyen gençliği “ÖSS kalkacak!” vaadiyle kandırıyor. Hiç olmazsa bir adım atıyor. Öteki partiler de o da yok! Kendi çaplarında takılıyorlar.
Gerçi Tayip Erdoğan’ın keçi sakallı, küpeli bir gence de vaatte bulunması garip olurdu doğrusu. Bu konuda CHP tabana daha yakın. Üniversitelere el atabilir, gayet güzel propaganda yapılabilir.
Mehmet Ağar’ın hakkını yemeyelim ama. ÖSS sonrası evime bir kart yollamıştı. Bakir bir alana el attığının o da farkındaydı sanırsam.
Eskiden ANAP’ın Arı Hareketi varmış, gençleri toplarlarmış. Son zamanlarda duyanınız oldu mu?
Ya AKP? Belli bir genç nesle hitap ediyor belki ama bir gençlik politikası yok. Sanırım tek vaatleri sistemi ele geçirirsek yeriniz hazır, demekten ibaret.
Oysa her ne kadar önemsiz görünse de gençlerin de sorunları var. Mesela? ÖSS’ye kadarki hedefiniz belli, orası tamam. Ya sonra? Şu an herhangi bir üniversitede okuyan genç, okulu bitirince ne olacağını bilemiyor. 1, sistem yanlış (ilkokul 1’den itibaren), 2, okul kalitesi-sayısı oranı çok düşük (hükümet payı yükselteceğine, ısrarla paydayı arttırıyor.), 3, iş ortamı yeni mezunlar için çok karışık. Zaten böyle bir sistemde okuyan gencin okuldan mezun olunca uzman kesilmesinin ihtimali dahi yok. Ben tam 1 yıl sonra mezun olacağım ve daha ne yapacağıma karar vermiş değilim. Bu kadar belirsiz bir sistem olur mu? Çözüm umudu bile yok üstelik, çünkü o yönde bir hükümet programı yok. Hadi bu ciddi konuyu geçtim, iktidar adayı şunu bile dese oyları kapar: “Ülkenin dört bir yanını fiber ağlarla öreceğim, internet hızlanıp ucuzlayacak!” Valla en az 100 bin oy kapmazsa namerdim.
The Fountain ve Aronofsky
Bu filmi izlediğim günün sabahında bir arkadaşımla Darren Aronofsky hakkında konuşuyorduk. Arkadaşım önceki gün Requiem For a Dream’i izlemiş, ne kadar sıkıcı olduğunu anlatıyordu. Anlayışla karşılasam da filmin bir başyapıt olduğunu değiştirmez bu sonuç. Evet, çok depresif ve yer yer sıkıcı ama kesinlikle çok iyi bir film. Buna rağmen filmin sıkıcılığını Aronofsky’nin kişiselliğine bağlayabiliriz. Requiem’den sonra Pi’yi çok merak etmiştim. Ama benim için tam bir hayal kırıklığıydı, o kadar kişiseldi ki içine giremiyordun. The Fountainikisinin tam ortasında, güzel tarafları da var ama Aronofsky kafasında filmi o kadar güzel çözmüş ki bize anlatmasına gerek kalmamış.
Film, üç ayrı zamanda (geçmiş, günümüz ve gelecek) 2 sevgilinin hüzün dolu hikayesini anlatıyor. Budizm tarzı ruhsal dinlerden oldukça beslenen senaryo, fena halde sürrealist. Ama bu sefer Aronofski biraz seyirciye neyi anlatmak istediğinin hakkında ipucu veriyor ama yetmiyor. Çünkü film zaten 3 ayrı zaman/mekana yayılmış, üçünün de ayrı derdi var ve üçünün de ana karakterleri aynı; bunları hazmetmek filmin zamanına oranla çok zor. Mesela filmin sanat çalışması ve görüntü yönetimi mükemmelle boy ölçüşüyor, keza filmin alt metinleri çok doyurucu. Oyunculuklar, bilhassa Hugh Jackman harikalar. Ama film sizi içine sokmadıkça hepsi boş kalıyor.
Hitchkock bir keresinde “Ben filmi kafamda çeker bitiririm, kalanı çok sıkıcıdır, seyirciye filmi göstermek.” demiş. Ama her zaman da kafasındakini perdeye tamamen aktarabilmiştir. Aronofsky de bir aktarabilse ne başyapıtlar çıkaracak.
Oyuncular: Hugh Jackman, Rachel Weisz, Ellen Burstyn, Mark Margolis, Stephen McHattie, Ethan Suplee – Görüntü Yönetmeni: Matthew Libatique – Müzik: Clint Mansell – Senaryo: Darren Aronofsky (Darren Aronofsky ve Ari Handel’in hikayesinden) – Yönetmen: Darren Aronofsky
*** G.T.: 11 Mayıs Y.T.: 31 Mayıs
Heroes Vakası
Sanırım ekim başlarındaydı, bir gazetede Amerika’nın yeni bir diziyle kavrulduğu yazıyordu. Adı Heroes’tu ve tıpkı Lost gibi doğaüstü olaylardan kaynak alıyordu. Giderek ünlenmeye devam edince şöyle bir bakayım, dedim ve 14 bölümü 1 haftada izleyiverdim. Geçen hafta kendinden hiç beklenmeyecek kadar kötü bir finalle 1. sezona veda eden Heroesvakası bu yazının ana temasıdır.
Hikaye günümüzde, başlangıçta birbirinden habersiz, süper güçlere sahip birtakım insanlar arasında cereyan ediyor. Ana kahramanlarımız şöyle: İçinde bir şeyler olduğunu hisseden hemşire Peter; ağabeyi, senatör adayı ve uçma yetisine sahip Nathan; kendini iyileştirebilen lise öğrencisi Claire; zamanı durdurup yolculuk edebilen Japon Hiro; karşısındakinin düşüncelerini okuyabilen polis memuru Parkman; çift kişilikli Jessica/Niki; Jessica’nın her yerden geçebilen kocası ve elektronik aletleri düzelten oğlu Micah; vs. Ayrıca güçsüz kahramanlarımız var, hayatını babası gibi süper güçlü insanları bulmaya adamış Mohinder, Clarie’nin esrarengiz babası Mr. Bennett gibi. İlk sezonun ana hedefi yakın zamanda New York’ta yaşanacak bir patlamanın önüne geçebilmekti. Birbirinden bağımsız bu karakterleri birbirine bağlamaya ve sonunda da patlama engellenmeye çalışıldı tüm sezon. Son 2 bölüme kadar bence her şey güzel gidiyordu, gayet heyecanlı bir şekilde izliyorduk diziyi. Bağıntılar bir bir açığa çıkıp eksik parçalar görünmeye başlayınca diziye daha da bağlanıyordunuz. Ama son hamle olan finalde bir çuval inciri bir güzel berbat etmeyi başardı yapımcılar. Patlamayı son derece bayat bir sebeple engellediler.
Diziyi seyretmeye başlayınca ilk önce Lost havası, hemen akabinde de X-Men kokusu burnunuzu geliyor. Çok karakterli, doğa üstü olaylara dayanan konusuyla Lost’a benzemediğini kimse iddia edemez. Hatta bazı karakter benzerlikleri bile bulabilirsiniz. Sayyid-Mohinder gibi. Gözünüze çarpan ikinci önemli benzerlik de X-Men, mutant karakterlerin var olma savaşı, sıradanlaşarak diziye yansımış fakat tek kötü mutantın Sylar olması gibi bir saçmalık var. Üstelik Sylar gayet akılsız, Magneto’nun yanına yaklaşamaz. Dizinin çizgi romansı tasarımı pozitif etki yaratıyor. Buna karşın çizgi romanın sade eğlenmeye yönelik dünyasını karanlıklaştırıyor, dizi olmanın verdiği etkiyle gerçeklik katıyor. Bu da çizgi roman havasına negatif etki ediyor.
Ayrıca nedense Lost’un etkisinden sıyrılıp kendi kişiliğini yaratamıyor ve sezon bittiği halde hala bağımlı olmanın dezavantajını yaşıyor. Sezon ortasında Lost’un sıradanlaşmasına paralel Heroes’a ilgi artarken, finalde tamamen bozguna uğradı. Normal bir bölümden bile vasat olan final bölümü, herkesin beklediği patlama anını çok sıradanlaştırmasıyla büyük hayal kırıklığı yarattı. 2. sezonda kaç kişi devam eder merak konusu. Asıl soru ise nasıl devam edecekleri? Sylar ölmemiş olabilir ama tüm sezon da Sylar peşinde geçemez. Yeni sezonun gösterilen 1 dakikasında Hiro’yu orta çağ Japonya’sında gördük ama pek bir anlamı yok.
Diğer deyişle, Heroes bir bocalama evresine girdi. Bunu nasıl atlatabileceği merak konusu. Kendini kabuğunu kırıp yeni bir surete bürünmesi gerek. Bunu da ancak yeni sezonda görebileceğiz.
Lost Üzerinden Medeniyet Çeşitlemeleri
Lost3. sezonunu kaparken çok önemli sorular bıraktı arkasında. Final bölümünün son sahnesinde gelecekteki Jack, Kate’e “Keşke adaya dönsek.” dedi. Belli ki ada dışındaki modern hayata uyum sağlayamamıştı ve adada geçirdiği günlerin yasını tutuyordu. Tabii bunun nedenini ilerleyen sezonlarda anlayacağız ama yine de çeşitli çıkarımlarda bulunabiliriz.
Edebiyat sınıflandırmalarında egzotik yazın türünün başlangıcı olarak Robinson Crusoe gösterilir. Çoğumuz konusunu az çok biliriz. Gemiyle seyahat eden bir İngiliz beyefendisi geminin fırtınada batması sonucu bir adaya sığınır. Issız adada günlerini geçirirken ilk işi bir kayık yapmak olur. Tıpkı ilk sezonda Micheal’ın yapmaya çalıştığı gibi. Robinson Crusoe ilk yayınladığında egzotik ülkelere duyulan ilgi artmış. Daha sanayi devriminin ilk yılları olmasına karşın insanlarda, doğal hayata duyulan özlemi alevlendirmiş.
Şimdi ise yıl 2007. Tamamen vahşi kapitalist bir dünyanın içindeyiz. Evebyenler çocuklarını okula başlatırken bile ÖSS’ye göre okul seçiyor. Kimin, kimin arkasında olduğu belli değil. Bir yarış almış başını gidiyor. Hızla tüketilen bu yaşamda, durup soluklanmak mümkün değil. Hayatınız trafikte, sokaklarda, işte (plazalar, gökdelenler), fast-food’çuda geçiyor. Eve belki de sadece uyumak için gidiyorsunuz. Böyle bir yaşam tarzında herkesin en az bir kere aklından geçiyor, tüm bu formaliteleri bırakıp alıp başını gitmek. Nereye? Boşuna en klişe soru “Issız bir adaya düşseniz, yanınıza alacağınız 3 şey nedir?” değil. İnsanlar da bir sıkılmışlık duygusu var, ıssız bir adaya düşüp tüm dertlerden kurtulmak istiyor. Buna sosyal hayatı da ekleyebilirsiniz. Çünkü maddiyat sosyal hayata da bulaşmış. Evliliklerin maddiyata göre yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz ya da aşk acısı yaşayanların giderek katlandığı bir dünya. Dolayısıyla, insan durup silkinmek istiyor. Tüm dertlerinden kurtulmayı arzuluyor. Hayat supapları dediğimiz tatiller bazılarına az geliyor, çünkü insanlar için 50 haftalık bir rutinden sonra 2 hafta bir şey ifade etmiyor. İşte tam burada kaçış duygusu devreye giriyor. Lost’un bu kadar sevilmesinin bir nedeni de bu. Her hafta 42 dakika boyunca tropik bir adaya gidip stres atmak istiyor insan.
Bunu dizideki karakterlerde de gözlemleyebilirsiniz. Çoğu gerçek hayatta tam anlamıyla bir kaybeden ve uçağın düşmesiyle önlerine 2. bir hayat sunuluyor. Çoğunun bunu değerlendirdiğine şüphe yok. Mesela, John Locke. Sahtekar bir baba yıllar sonra çıkıp sevgisini sunuyor ama böbreğini alıp tüyüyor sonra. 2. gelişinde John’u evleneceği kadından ayırıp yapayalnız bırakıyor. 3. de ise bir gökdelenden atıp sakat bırakıyor. Locke’un hayatı işkenceye benziyor, ta ki adaya düşene kadar. Adanın esrarengiz gücü sayesinde bacaklarına kavuşuyor, sonra da grubun avcısı olarak 2. bir lider haline geliyor. Bunca olaydan Locke’ın ısrarla adada kalmak istemesini yadırgayamazsınız. Locke, adadan kurtulmamak için elinden geleni ardına koymayacaktır.
Oysa ki Locke harici kazazedeler ısrarla çıkış arıyor. Sanki dışarıda harika bir hayat onları bekliyor gibi. Son bölümde gelecekteki hayatı işkenceye benzeyen Jack’e bakalım. Başarılı bir cerrahın oğlu olarak tıbbı seçmiş ve babası gibi bir cerrah olmuştur. Ama bu kararın belki de acısını çekerek babasıyla durmadan zıtlaşmaktadır. Giderek pis bir sarhoşa dönüşen babasınız pisliklerini temizlemektedir. Tam bu zamanda mucize eseri kurtardığı kadınla evlenmiş ama bir süre sonra boşanmıştır. Hayat hiç adil değildir ona karşı. Derken babasının cenazesini eve getirirken uçağı düşer ve lider pozisyonuna gelir, daha ilk günden. Herkesle ilgilenir, tüm sorunları çözmeye çalışır, kaçırılır, pes etmez çabalar. Tek amacı, lideri olduğu grubu adadan kurtarmaktır ama acaba onun için doğru olan bu mudur? Sanırım, Jack adanın kıymetini ancak kurtulunca anlayacak. Çoğu kişi Ben’in grubun karşısına tek başına çıkmasının sebebini anlayamadı, Ben aslında Jack’in bu saydıklarımı anlayıp adadan gitmemeye ikna edebileceğini sanıyordu. Ama kurtulma amacı Jack’in gözlerini o kadar kör etmiş ki adada yaşadığı deneyimleri doğru dürüst değerlendirmiyor bile.
Peki diğer karakterler çok mu farklı? Sizce Kate hapse mi dönecek, Sawyer dönünce dolandırıcılık yapmaya devam mı edecek ya da Sayyid dünyada dolaşırken gerçek vatanını bulabilecek mi? Durumları az çok aynı. Charlie bir amaç uğruna öldü hiç olmazsa. Diğerlerinin amacı ne?
Pirates of the Caribbean 3 (Karayip Korsanları 3)
Yine geldik bir üçlemenin daha sonuna. Üçlemeler yılının ikinci ayağındayız. Benim en çok beklediğim ayağı. Mayıs gelse de gitsem, dediğim film. İlk ikisinde çok eğlendiğim film. Sonuç? Bilmiyorum, daha doğrusu karar veremiyorum. Filmi izlerken de bir gariptim. Sezonda en çok beklediğim film önümde perdeden akıyor ama ben beklediğim zevki alamıyordum. Üstelik normalde zevk almam gerektiği halde çünkü filmde göze çapan büyük bir eksiklik yok. Jack de orada, Barbossa da, Elizabeth de, William Turner da ve öbürleri de. O zaman ben de mi sorun? Acaba gün çok yoğun geçtiği için mi kafamı veremiyordum. Dur ya. Kafa mı vermek? Biz eğlenmek için filmi izlemiyor muyduk? Filmin bizi ferahlatması gerekmiyor muydu, neden üstüne kafa yoruyoruz.
Sorunu buldum en sonunda. Film fazla karışık ve bol malzemeli. Hayır, Spider-Man 3’teki gibi değil. Farklı bir karışıklık. Daha önce de bu karakterler vardı, tek fazlalık Sao-Feng, o da kısa sürede ölüyor zaten. Bu gibi filmlerin basit olması gerekmiyor muydu, amaç o zaten. İlk iki film öyleydi zaten. Olaylar sırayla gidiyordu. Ama bu sefer bir acayiplik var.
Önce kraliyet limanında tanımadığımız, filmle alakasız insanların katledilişini izliyoruz. Sonra bir kayık süren Elizabeth ile Singapur’a gidiyoruz. Gayet kafa yorucu bir girişle Barbossa’nın Sao-Feng’i keklemesini izliyoruz. Ardından Kraliyet askerleri mekanı basıyor ve aksiyon izliyoruz (nihayet!). Sonraki sahne bir arkadaşımın dediği gibi sürrealist bir filmden kopup gelmiş sanki. Kumun ortasında bir gemide düzinelerce Jack Sparrow birbirlerine emir veriyor. Taşa benzeyen yengeç de cabası. Allah’tan bizim ekip olay yerine gelip Jack’i kurtarıyor da bu sıkıcı ve oldukça gerçeküstü bölüm sonlanıyor. Bir popcorn filminde bütün bunlar ne arıyor? Neyse ki Jack kafasını kullanıp bizimkileri gerçek dünyaya döndürüyor. Bu arada Yunan mitolojisindeki Hades denizine gönderme yapan ruhların yüzdüğü deniz, çok dahiyane bir fikir ama bu filmde olmaması gerek.
Ekip dünyaya dönünce, film de başlamaya hazır oluyor. Ama daha savaşa hazırlanacağız, acelemiz ne. Herkesin kişisel politikaları, çıkar çatışmaları, tipik saf değiştirmeler filan derken korsanlar konseyi için yine bayağı zaman geçiyor. Oldukça eğlenceli bir konseyden savaş kararı çıkıyor ve sadece 2 gemi koca İngiliz filosunun (yaklaşık 50 gemi) ana gemisini batırınca da film bitiyor. Tamam, böyle bir filmde mantık aranmaz, o kadar sürrealist takıldıktan sonra 49 gemi savaşa katılmadan kaçıyorsa bir sorun vardır herhalde.
Bütün karakterlerin kaderi bir nihayete eriyor sonunda ama biz de bitiyoruz. Geriye Keira Knightley’in ne kadar güzel olduğundan başka bir şey kalmıyor vallahi. Jack Sparrow’a bile doyamıyoruz yoğunluktan. Umutlar Bourne Ultimatom’a kaldı. Sen de bizim yüzümüzü kara çıkarma Bourne.
Oyuncular: Johnny Depp, Orlando Bloom, Keira Knightley, Geoffrey Rush, Bill Nighy, Jack Davenport, Jonathan Pryce, Lee Aarenberg, Mackenzie Crook, Kevin McNally, David Bailie, Stellan Skarsgard, Tom Hollander, Naomie Haris, Yun-Fat Chow – Görüntü Yönetmeni: Dariusz Wolski – Müzik: Hans Zimmer – Senaryo: Ted Elliott, Terry Rossio (Ted Elliott, Terry Rossio, Stuart Beattie ve Jay Wolpert’in karakterlerinden) – Yönetmen: Gore Verbinski
*** G.T.: 25 Mayıs Y.T.: 27 Mayıs
NOT: Hakkını vermek gerek efektleri süper. Ayrıca filmin jenerik sonunda bir sahne varmış, ben kaçırdım, siz kaçırmayın.
Previously on LOST
———-SPOILER İÇERİR———-
3. sezonu da harika bir şekilde nihayete erdirdikten sonra geriye bakıp düşünmenin zamanı gelmiştir. Ne de olsa önümüzde 8 aylık bekleme dilimi var daha. Ben diziye sonradan haberdar olan gruptanım. Diziye geçen eylülde 2 sezonu 5 günde izleyerek başladım. Eğer bir diziyi soluksuz bir vaziyette bu kadar çabuk izleyebiliyorsanız, o dizide mutlaka bir bit yeniği vardır.
Eminim son 3 yılda bir sürü kişi bu soruyu sormuştur ama bir kere de ben sorayım: Nedir bu Lost’un cazibesi? Aslında dizi gayet normal bir şekilde başlıyor. Bir uçak kazası oluyor ve uçak bir adaya düşüyor. Kazadan kurtulanlar ise yaşam mücadelesi veriyor. Yalnız Lost’un olayı burada başlıyor. Uçağın düştüğü ada sıradan bir yer değil. Garip olaylar oluyor. Mesela? Kutup ayıları yaşamakta, akla gelen ilk soru “Tropik adada kutup ayısı ne arıyor?”. Sonra adada yaşayan başkaları var ve bunlar da sıradan değil. Gayet modern insanlar, dış dünya ile bağlantıları var ama bizim kazazedelere düşmanlar. Daha ‘The others’ denilen bu topluluğun gizemini çözemedik, ilerleyen bölümlerde inşallah. 3. sezonun bomba sorularından biri “Jacob kim?”, sözde Ben’in de üstü olan bu şahsı (ya da her neyse onu) çözmeyi umuyoruz. Ama bence asıl soru şu olmalı: ‘The others’ adada ne yapıyor? Komünitenin her üyesinin bir amacı var gibi görünüyor ama daha Juliet hariç hiç birinin tam amacını öğrenemedik. Hatta tam olarak kaç kişi olduklarını bile bilmiyoruz. İçlerinde akıllara zarar tipler mevcut. Sözde eski KGB ajanı olan (ki gayet muhtemel) Mikhail gibi. Ben’in flashbackini izlediğimiz bölüm bunlara yeni sorular ekledi. Dharma grubunu telef edip yerine geçen ada sakinleri (Bu ada sakinleri de kim?) ve Ben, hiçbir şey olmamış gibi hayata devam ediyorlar. Üstelik ada dışı bağlantıları hala mevcut. Dharma’dan karşı saldırı hala gelmemiş (Naomi’nin ekibi Dharma mı?). Bir takım tıbbi araştırmalar yapılıyor ama her halde tüm grup araştırmacı değil. Bir de esrarengiz siyah duman var. Fotoğraf çekip insanları yerden yere vurmaktan başka amaçları olduğu kanaatindeyim. En azından karakterlerimize arada bir görünen çeşitli hayaletimsi varlıkların siyah dumandan kaynaklandığı neredeyse kesin ama nedenini de öğrensek fena olmayacak.
Ayrıca adanın garip bir iyileştirme gücü var. John Locke’u tekerlekli sandalyeden kaldırdı, son olarak da ölümcül yarasını iyileştirdi (Gerçi ana etkenin sol böbreği olmadığından kan kaybına uğramaması olduğu düşünülüyor). Rose’u da kanserden kurtardı. Üstüne Jin’in kısırlığını giderdi. Adadaki elektromanyetik alan nelere kadir daha öğreneceğiz.
İlk sezonun finaliyle hayatımıza giren sığınak yani ‘Hatch’ de ayrı soru. 108 dakikada bir bilgisayara basıp ne oluyor? Sonunda sığınağın patladığını ve deprem olduğunu (yani elektromanyetik alanın dışarı çıktığını) öğrendik ama pek de aham şaham bir sonuç bırakmadı. Bir tek Desmond geleceği görmeye başladı. Bu arada olayın sadece Dharma’nın geliştirdiği bir psikolojik test olma durumu da var. Bu arada Dharma ne? Ne araştırması yapıyor? Bu adadaki amacı ne? O Japon herif de kimin nesi? Ünlü sayılara değinmeyelim isterseniz.
Dizi sadece adayı anlatmıyor. Her bölümde bir karakterin flashbackini izleyip onu geçmişini izliyoruz. Kazazedelerin hepsi sorunlu tipler. Kimi eski rock yıldızı ama popülaritesini yitirmiş ve uyuşturucuya saplanmış. Öbürü herkesi kurtaran ama kendini kurtaramayan bir cerrah. Diğeri babasını öldüren, ardından da polisten kaçan bir kaçak. Grup içinde dolandırıcı, milyoner, Koreli bir çift, yalnız bir anne adayı, eski bir Irak askeri bulunuyor. Grup garip olunca, aralarındaki ilişkiler de garip oluyor. Üstüne birbirlerine bir şekilde geçmişleriyle bağlı olduğu ortaya çıkınca sorular daha da artıyor. Örnek vermek gerekirse, Claire’in Jack’in üvey kardeşi olması çok absürttü. Üstelik yeni açıklanan duruma göre artık flashforwardlar da olacakmış. İşlerin iyice karışması elde değil yani. Bu arada giren çıkan karakterler, onların geçmişleri de tuz biber. Boone ile Shannon belki ölmeliydi ama Mr. Eko ile Libby gerçekten haksızlık oldu. Hugo’cuğumuz yeniden yalnız kaldı. Arada Anna Lucia da kaynadı. Şimdi de Charlie, kendini Claire ve Aaron uğruna feda etti. Severdik kendisini, pek şımarıktı ama şirindi. Eklenecek yeni muhtemel karakterler Naomi’nin ekibi bence. Gayet sadist tipler beklemekteyim. ‘The Others’ muhtemelen savunma durumuna geçecek, çünkü savaşan 10 adamları öldürüldü, üstüne Jack Ben’i rehin aldı. Bu arada Ben’den yeni atraksiyonlar bekliyorum, kesin bir şeyler çevirecek yeni sezonda.
Daha 16’şar bölümden 3 sezon yayınlanacak dizi, kesinlikle çok ilgi çekecek. Sezon ortasında etkisini yitirdi diye somurtup, küfrettiğimiz senaristler nasıl yaptıkları muamma olan bomba bir sezon finali çekmişler. Gerçekten, izlediğim en güzel sezon finaliydi. Her karaktere önemli bir görev yükleyip izleyiciyi ters köşeye yatırıyordu. Walt bile göründü arada, bence siyah dumanın marifeti ama görmek bile hoştu. French Chick hele şükür kızına kavuşup onu bağrına bastı. Akıllarda kalan sorulardan en önemlisi, Jack’in gelecekte gittiği cenazenin kimin olduğu. İnternette çeşitli tahminler mevcut, ben Sawyer’dan yana oy kullanıyorum.
Sezon boyunca “Heroes mu, Lost mu?” tartışması yaşandı. Son 2 bölüme kadar hep Heroes dedim ama sezon finalinde Lost, Heroes’u ezip geçmiştir. Böylece şanına konan gölgeyi güzelce üzerinden atmıştır. İlk sezonda bize kendisini sevdiren özelliklerine geri dönüş yapıp kalbimizdeki yerini sağlamlaştırmıştır.
Şubata kadar beklemek zor olsa da dayanıp kazazedelerin yeni maceralarına göz gezdireceğiz, yeni gizemlere tanık olup yeni sorular soracağız ve yine Lost’u sevmeye devam edeceğiz.
Bir Çocuk Filmi Olarak Spider Man 3
Filmle ilgili o kadar yazı okudum ki öncesinde. Sanki tüm filmi görüyordum gözlerimin önünde. Meğerse ben öyle zannediyormuşum. İlk filmde Raimi’yi popülistlikle suçlamıştım. İkinci filmde ise herşey rayına oturdu demiştim, güzelce Örümcek Adam’ı izliyorduk. Raimi’ye birşeyler olmuş. 2. filmin o samimiyetini yakalayamamış. Artık zaman baskısı mı (gösterim tarihi 2004’te ilan edilmişti.) yoksa başka bir sebep mi, bilemiyorum. Ama bu film çok çocukça. Hatta İngilizce seviyesi bile ilkokul düzeyinde. (Filmi altyazısız izledim de)
Bir kere film fazla kalabalık. Herkesin esas eleştirisi de bu, zaten. İşin içinde MJ ile sorunlar, Harry ile ilk iki filmden gelen (ve oldukça sıradan sonuca bağlanan) ilişkisi, simbiyotik yaşam formuyla kendi içi çekişmesi, işte rekabet, yeni sevgili fırsatı, Venom, Sandman ve onun amcasıyla ilişkisi. Tanrım, yazmak bile yordu. Spidey tüm bunlarla uğraşıyor, üstüne akrobasi de yapıyor (zaten eğlence o ya). Ama hepsini toparlayayım derken bocalıyor ve ölçüyü tutturamıyor. Açıkçası Raimi bile yapamıyorsa, yapılamaz zaten. Yani esas sorun senaryoda, hatta sinopsiste. Zaten filmin senaristi hikayeyi ilk gördüğünde 2 filme ayırmayı düşünmüş. (O zaman cıngar çıkardı.) Böylece filmdeki hiçbir olay hakkıyla işlenmiyor. Bence Sandman hikayesi çok yavan, efektleri de pek büyülemedi beni, gayet gereksizdi. Onun yerine iç çekişmeyi öne çıkarıp (ki çok malzeme vardı) Venom’a biraz daha zaman verse fena olmazmış. Zaten Gwen karakteri çok boş kalmış, o kadar yazı okuduktan sonra güzel bir aşk üçgeni bekliyordum. Bırakın aşk üçgenini, ortada aşk da yok. Peter Gwen’e aşık değil; Gwen de Peter’a, sadece Örümcek Adam’ın cazibesine kapılıyor. Peter ile MJ yine aşık ama kavuşamayan çifti oynuyor ki beni baydı artık.
Filmin tek artısı komediye biraz daha ağırlık vermesi, filmin en iyi iki performansı da buradan geliyor zaten. J. K. Simmons ve Bruce Campbell harikalar. Campbell’in Fransız komposizyonu izlenmeli. Başka da birşey yok pek. Unutmadan filmde Örümcek Adam’dan keyif aldığım yegane sahneler kötü adam olduğundaydı. Neden acaba?
Raimi’den artık çocukları değil büyükleri düşünmesini istiyoruz, The Gift tarzı esaslı gerilimler bekliyoruz. Son olarak, Maguire ve Dunst böyle giderse seri bitince hiç iş alamayacak.
Oyuncular: Tobey Maguire, Kirsten Dunst, James Franco, Thomas Haden Church, Topher Grace, Bryce Dallas Howard, J. K. Simmons, Rosemary Harris, Bruce Campbell – Görüntü Yönetmeni: Bill Pope – Müzik: Christopher Young, Danny Elfman – Senaryo: Sam Raimi, Ivan Raimi, Alvis Sargent (Sam Raimi ve Ivan Raimi’nin hikayesi; Stan Lee ve Steve Ditko’nun çizgi romanından) – Yönetmen: Sam Raimi
**1/2 G.T.: 4 Mayıs Y.T.: 24 Mayıs
Ülkesini Satanlar Yanıbaşımızda
Bu sabah, üç arkadaş okula gidiyoruz. Barbaros’tan indik, CHP tüm meydanı flamalarla donatmış. Dedim ki “Seçim zamanı en nefret ettiğim şey de bunlar. Acaba kaç kişi bu bayraklara kanıp oy veriyordur ki?”. Arkadaşım öbür arkadaşıma dedi ki “X, doğruyu söyle bir parti gelip sana 100 YTL verse, oyunu o partiye vermez misin?”. Nasıl yani, diye başımı çevirdim. Arkadaşım “Az” dedi. Konuyu açan arkadaş da “Valla ben veririm. 500 YTL’ye fit olursun ama?” Ben şok içinde cevabı dinlerken “Evet” dedi. Sonra bana döndüler, “Peki sen?” dediler. “Hayatta öyle şey yapmam. Şu an AKP gelse 10 milyar dese, bir an düşünmeden hayır derim.” dedim. Bazı şeylerin para olmadığını anlattım. Onların savunması da attıkların oyun hiçbir şey ifade etmemesi, zaten boşa giden oyla hiç olmazsa para alacaklarıydı. Yani arkadaşlarım, sandıkta oy kullanmanın ne manaya geldiğini bile bilmiyorlardı. Onlardan çıkan 1 oyun neler ifade ettiğini bilmiyordu. Sadece onlar değil, Türkiye’nin çoğu da bilmiyor zaten. Bilse 2002 yılında %45 oy boşa gitmezdi. O oyların sahipleri de zaten boşa attıklarını düşünüyordu ve ne olduğunu sadece onlar değil, tüm Türkiye anladı.
Sizce ülkeyi satmanın kavramı nedir? Bir ajanla işbirliği kurup ülke sırlarını satmak mı sadece? Kendi keyfi uğruna ülkesinin kaderiyle oynayanlar aynı kefede değil mi? Kısa vadeli planlar kurup uzun vadede ülkeyi batırmak değil mi? Arkadaşım eline geçen o 100 YTL ile ne yapacak? Gezer, tozar, sevdiği bir kıyafeti alır ve para biter. Oysa aynı oyun vebali tam 5 yıllıktır. Aynı arkadaşım, bundan 3 yıl sonra uğradığı bir haksızlıkta hükümete kızmayacak mı, yoksa “Bunlar bana 100 YTL vermişlerdi” deyip oturacak mı?
Hükümetin çıkardığı yasalar ortada. Yakalanan hırsız, ertesi gün çıkıp yine aynı evi soyuyor. Konu buraya geldiğinde hep bir hikaye anlatırım arkadaşlara, gerçek bir öyküdür ve yaşanalı 1 yıl olmamıştır:
Ankara’da bir eve hırsız girmiş. Evin hanımı da evdeymiş ve hırsızı görünce engellemeye çalışmış. Hırsız kadını bıçaklayıp kaçmış. Kadının bel altı tamamen felç olmuş. Kocası ve akrabaları polise başvurmuşlar. Şansa bakın, hırsız yakalanmış (Buna bile şans diyoruz artık!). Hırsız mahkemeye çıkmış, 3 ayla yırtmış. Olaya sinirlenen kadının yakınları, demokratik haklarını kullanıp adliyenin önünde eylem yapmışlar ve savcı, bu grubu çete oluşturmak suçundan hapse atmış!!!
100 YTL’ye fit olan değerli arkadaşım, evlendikten 10 gün sonra aynı olay senin başına gelse ve karın ömür boyu yatalak kalsa, sen ne yaparsın? Ben 100 YTL aldım, vicdanım rahat deyip oturabilecek misin? Bu, inanın çok ama çok küçük bir örnek. Şu anda biz rejim savaşı da veriyoruz. Ülkenin kalan 3-5 karış toprağı da satılmak üzere. Sen ülkenin topraklarını 100 YTL’ye mi satacaksın?
Boşuna tarihten ders alın demiyorlar. Biraz Osmanlı Tarihi okuyun ülke nerelerden geçmiş görün. Kısa vadeli düşünen Osmanlı vezirlerinin yüzünden, ülkenin ne biçim bir bataklığa düştüğünü görün.
En önemlisi demokratik hakkınızı kullanın. Kendi iradenizle, kendi hür vicdanınızla sandık başına gidip oyunuzu kullanın. Çok geç olmadan!
Nedir Bu Sağ-Sol Meselesi?
İlkokul 5’teydim galiba. O sıraların yakın arkadaşlarımdan Burçin, yarı isyan dolu bir soruyla “Hocam, nedir bu sağ-sol olayı? Anne-babama sordum, küçüksün diye cevaplamadılar.” demişti. Bu konuların ne olduğu hakkında en ufak cevabı bile olmadığını düşündüğüm hocam, gülerek savuşturmuştu soruyu. Doğru ya, tu-kaka konulardı bunlardı. Hele daha 11 yaşındaki birine açıklanıp, gomünist mi yapılacaktı. Hâşâ.
Türkiye bazı şeylere çok geç kaldı. Başta değişimin ne demek olduğunu anlamaya, sonra fikri anlamda Rönesans’a, daha sonra sanayi devrimine en sonunda da kapitalizme. Bizim halkımız kendi ile uğraşmaktan gavurun atı alıp Üsküdar’ı 300 km ile geçmesini bile seyredemedi. Dolayısıyla, esas olaya tanık olamayan değerli halkımız 3. kişiden anlatıma güvenmek zorunda kaldı, ne de olsa 3. dünya ülkesiyiz ya!
Biz cumhuriyetin ne demek olduğunun bile Atatürk’ten öğrendik. Çoğu kişi Atatürk’ü yeni padişah sandı ve bu yüzden cumhuriyetin aslında egemenlik haklarını onlara verdiğini bile anlamadı. Gerçi 2007’de bile anlamayanlar var ya konumuz bu değil. Sonra İnönü geldi, o da hala cumhuriyeti kavrayamamıştı ki halkına anlatsın (Bazı şeyler hala örtbas ediliyor, İnönü’’nün kendi adına para basması hala tabu olarak gizleniyor.) Menderes-Bayar ayrı vaka zaten, isterseniz bulaşmayalım. Derken 60 Anayasası ilan edildi. Kişisel özgürlük hakları ön plana çıktı. Derken halk yeni bir kavramla tanıştı: Sağ-sol
Ama kimse de oturup “Nedir bu sağ-sol?” diyemedi. Nazım Hikmet komünistti ve Rusya’ya kaçmıştı, Rusya da Türkiye’ye düşmandı. Demek ki neymiş? Komünizm kötüymüş. Komünizme kötü diyenlerin kaçının Das Kapital’i okuduğunu merak ediyorum. Sağ için ise durum pek mi farklıydı? O günlerde sağ demek milliyetçilik demekti, ülkücülükten başka manası da olamazdı. Sağ-sol kavramımız bu açıdan ibaretti. Bir tane Marx makalesi okuyan gencecik beyinler kendini komünist sanıyordu. Solun din düşmanlığı olduğunu, ülkenin, dinin elden gideceğini düşünen kalan gencecikler ise ülkücü sayıyordu kendini.
Geçenlerde bir arkadaşım ‘sol’un İngilizce teriminin ne olduğunu sordu bana. “Yapma be abi!” der gibi baktım, “Sol, evrensel bir terimdir oğlum, nereye gidersen git ‘left’ terimi o anlamı verir.” dedim. Tabii, suç onda değil, ona öğretmeyende. Sen gelecekteki vatandaşına hiçbir şey öğretmeyip sonra da vatandaş olmasını bekle. Gerçi o zihniyetin amacı da bu, zaten bu yüzden salak gibi bakıyoruz etrafa. Gençlerin apolitize olmasını istediler ve başardılar.
Burada bir siyaset bilimcisi gibi sağ-sol tanımı yapacak değilim, amacım da o değil zaten. Yalnız, gündemde olan sağın birleşmesi, solun birleşmesi gibi cümlelere Fransızca muamelesi yapanlara bir tepkide bulunmak. Israrla apolitize olmamı bekleyen adamdan, öcümü alabilmek.
Sağ-sol kavramı nereden çıkmış harbiden, bileniniz var mı? Lafı uzatmayarak cevabı vereyim bari. Kavram Fransız İhtilali’nde çıkmış. İhtilal sonundan çözüm arayan taraflar mahkeme tarzı bir yerde toplanmış. Oturum başkanının sağında oturan kralcılarmış, solunda oturanlar ise halkçı. İşte gündemimizi 50 yıldır meşgul eden kavramlar, bu basit oturuş biçiminden ilhamla oluşturulmuş.
Şimdi bu tarihi gerçekten ötürü saptamalar yapmaya kalkmayın. Olay 218 yıl önce olmuş, o kadar yıl içinde bu kavramların altından ne sular akmış, ne hale gelmişler. Bu saptamaları da yapmak için iki tarafın gelişmesini güzelce okuyup irdelemek gerek. Ben ise sadece solun gelişimini okuduğumdan bir saptama yapamam. Yapmam, sağcılara ayıp olur, bana yakışmaz. Keşke, tüm politikacılar da böyle düşünse de, ne olduklarını tüm gerçekliğiyle açıklasalar. Biliyorum, umulanın ötesinde bir ümit. Ama yaşamamızın sebebi de o ümitler değil mi?
NOT: Zaman zaman, politik yazılarım bu sitede yayınlanacaktır.
Son Yorumlar