Arşiv

Yazar Arşivi

Veeeeeeeeeeeeee Action

Son 2 haftada daha taptaze olan 4 tane aksiyon filmi izledim. Bilerek izlediğim bir sıra değildi, öyle denk geldi. Ama ilginç tarafı, yeni nesil aksiyonların nasıl olup olmaması gerektiğinin bir şemasını oluşturmasıydı. O yüzden kronolojik (izlediğim) sırada değil, belirli bir yapı içinde filmlere bakmaya çalışacağım.

İlk filmimizin adı The Spirit. Film, ünlü bir çizgi-roman uyarlaması, üstelik uyarlayan da Frank Miller. Evet, Miller sağlam çizgi-roman çizerlerinden biridir ama bu sefer Will Eisner’ın eserini uyarlıyor. Filmden beklentiler büyük, bunun da 2 nedeni var. İlki Miller’ın kendi eseri olan ve Robert Rodriguez ile beraber yönettiği Sin City. Malumunuz film, çizgi roman uyarlamalarına yepyeni bir soluk getirmişti. İkincisi ise Miller’ın sadece ‘çizen’ ünvanıyla yetindiği 300 ki o da belli bir heyecana sebebiyet vermişti (Filmin harika bir DVDsi çıkmış, hayranlarına duyurulur). Şimdi siz böyle bir adamdan alalade bir film bekleyemezsiniz lakin The Spirit pespayenin önde gideni. Ne bir heyecan, ne bir aksiyon hareketi, ne bir nükteli monolog. Sıfır artı sıfır, elde kalmış sıfır. Filmde Eva Mendes ile Scarlett Johansson ablalarım var bir de ama Mendes’in 5 saniyelik nüryan görüntüsü dışında bir artı da yok. Demek ki neymiş, color correction ile film çekilmiyormuş!
Daha fazlasını oku…

Issız Adam’a Uzaktan Bakış

Kasımda yazdığım yazıda Issız Adam’ı son yılların en iyi filmi diye nitelemiştim. Aradan 5 ay geçti ve film üzerinde daha çok kafa yordum. Bilhassa DVDsini bir daha izlediğimde kafamdaki yorum daha da netleşti.

Bir kere ilk yorumumun fevkalade abartılı olduğunu kabul etmem lazım. Issız Adam, 2008’in en iyi filmi olmaktan çok uzak. Vesikalı Yarim gibi bir film olduğunu sanmak da keza. Bir kere tamamen tür kalıplarına sıkı sıkıya bağlı bir film. Yani hiç bir anlamda yeni bir şey söylediği yok. Hatta sürüyle benzerini bulabilirsiniz, bilhassa Fransa’da. Hele bu Fransız olanlar sıklıkla çekildiğinden daha iyilerini bulabilsiniz. Ama…
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:film eleştirisi, Türk filmi Etiketler:

Güneşi Gördüm (mü?)

Vittorio De Sica demiş ki “Bir Akdeniz ülkesi olarak İtalya’da melodramlar satar her zaman.” Her zaman dediğim üzere, Hrıstiyan olmalarının dışın İtalyanlarla Türklerin en ufak farkı yoktur. Bizim ülkede de melodramlar en çok gişeyi getirir. Bu, hep böyle olmuştur. Şu anda bile televizyonların reytingi ağlatma dakikasıyla ölçülüyor. Hatta Sina Koloğlu’nun bu konuda küçük bir istatistiği bile vardır.(1)

Mahsun Kırmızıgül de bu kanaldan giriyor. En çok satanın melodram olduğunu bildiği için onu çekiyor. Peki bu yanlış mı? Hayır, adam gibi çekersen başyapıt bile çıkarabilirsin. Çağan Irmak tam da bunu yapıyor mesela. Sade melodramlar çekiyor. Peki neden ona kimse saldırmıyor da olan Mahsun’a oluyor?
Daha fazlasını oku…

Düşünmek Lazım

Geçen ay seyirci açısından felsefedaş iki film izledim. Bakınca birbiriyle alakası pek yok gözüküyor lakin bir açıdan benzeşiyorlar. İkisinin de seyirciden belli talepleri var. Ama bu talepler seyir sırasında oluşmuyor. Filmleri çıplak gözle izlediğinizde manasız, saçma sapan imge toplulukları görüyorsunuz. Filmin marifeti ise salon çıkışından epey sonra başlıyor. Ne zaman sakin kafayla beyninizde filmi oynatmaya başlıyorsunuz, o saçma sapan imgeler düzene girmeye başlıyor. İşte filmin verdiği tat, o anda damağınıza düşüyor.

İlk filmimiz Synecdoche, New York, Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi. Kaufman’ı bilhassa alternatif popüler sinemaseverler sever. Hem belli tür kalıplarına göre filmini yazar hem de bu kalıplara absürt fikirler akıtır. Gerek Eternal Sunshine of the Spotless Mind gerekse Being John Malkovich’in entelektüel filmler ilan edilmesinin sebebi de bunda saklıdır. İlk izlediğinizde alakasız gelen hareketler, sonradan beyninizde bambaşka duygulara dönüşür. Synecdoche’da ise bu olayı bambaşka bir boyuta taşımış Kaufman.
Daha fazlasını oku…

Aşk

Ne kadar garip değil mi? Tüm hayatımız onun peşinde koşmakla geçse de aslında ona hapsolmak hiç istemiyoruz. Korkuyoruz ölesiye. Tüylerimiz diken diken oluyor karşılaşacağız diye. Ama her yerde ondan bahsediyoruz. Onun hakkında kitaplar okuyup, şiirler döktürüp şarkılar dinliyoruz. Yetmiyor klişelerle dolu filmleri onun için ilk defa izliyormuşçasına seyre dalıyoruz. Hatta işi daha da sapıtıp kendimize zarar veriyoruz onun uğruna!
Daha fazlasını oku…

Kategoriler:aşk, fikir

Melissa Leo & Anne Hathaway

Bugün itibariyle yabancı, belgesel ve kısa filmler hariç tüm Oscar adaylarını bitirmiş bulunuyorum. Ha, bu marifet mi? Değil! Lakin her ocak-şubat sezonunda hoş bir zaman dilimi oluyor benim adıma. Törenden önce her adayı izlemiş olmak bana heyecan veriyor, her ne kadar saçma olsa da.

Son olarak ‘En İyi Kadın Oyuncu’ kategorisinin iki adayını izledim. Şunu söylemeliyim bu yılki en çetin savaş bu kategoride olacak, hatta oluyor! Aday olmayan bile sürüyle iyi performans vardı. Wendy and Lucy’de Michelle Williams ile Revolutionary Road’da Kate Winslet ilk aklıma gelenler. Biraz düşünsem daha da çıkar.
Daha fazlasını oku…

Låt den Rätte Komma in (Let the Right One in)

Yaklaşık 2 ay önceydi sanırsam. IMDB Top 250’ye 2008 yapımı bir İsveç korku filmi girdiğini gördüm. Şaşırdım tabii ki. Bir korku filminin özgün ve kaliteli olma şansı çok azdır çünkü.

Filme geçmeden önce bir de korku filmlerinde müziğin önemini vurgulamak isterim. Ben bu saptamayı ünlü dışavurumcu klasik Das Kabinet des Dr. Caligari’yi seyrederken yapmıştım. Sessiz dönemde çekilen bu ünlü korku filmi, benim gibi her şeyden korkan bir adamı bile zıplatamamıştı. Sorun filmde değil, onun müzikle desteklenmemesiydi. (Hoş, filmi canlı müzik eşliğinde izlemiştim gerçi.) Modern korkularda müziğin bizi korkmaya alıştırmasına o kadar alışmıştım ki hiç tepkisiz film bitirdim.

Tomas Alfredson ise müziksiz bir korku filmi yapmış ve olmuş, en azından en gerilimli anlarda müzik koymamış. Filmi izlerken çığlık atmıyorsunuz ama kanınız çekiliyor. İşte sırf bu yüzden film takdire şayan. Ayrıca son 10 yılda gördüğümüz majör türlerin gençlik filmine harman edilmesini başarıyla uygulamış. Ortada bir gençlik-korku filmi var ama slasher değil! Bildiğiniz ciddi korku filmi kalıplarının, gençlik filmi kalıplarına ayak uydurmasını sağlamış. Sonuçta Alfredson korkutmayan bir korku filmi yapmış!

Oskar çocukluktan ergenliğe geçiş yapan ve bunun getirdiği bilumum sorunla uğraşan sıradan bir öğrencidir. Eli ise uzun zamandır 12 yaşında olan bir vampirdir. Eli’nin babasının kızı için cinayetlere başlamasıyla Oskar ile Eli’nin tanışması aynı zamana denk gelir. Bu iki dış toplumdan izole olmayı tercih etmiş çocuk birbirine yakınlaşırken, istenmeyen cinayetler de kasabada can sıkmaya başlar…

Çok sakin ve yavaşça derdini anlatıyor film. Tıpkı bir sanat filmi gibi! Hatta filme bir korku-sanat filmi tanımlaması yapsak hiç yanlış olmaz. Bazı sahnelerde Kieslowski ve Bergman tadı bile geliyor damağınıza ki bir korku filminde bunu hissedeceğim aklımın ucuna gelmezdi.

Bunların yanı sıra ayrıntılardaki mükemmeliyetçilik göz kamaştırıcı. Filmin çok ince düşünüldüğü, yapım sürecinin de bir o kadar detaylı gerçekleştirildiği belli oluyor. Son olarak filmin Amerikan versiyonunun 2010’da gösterime gireceğini belirtip, o tarihten önce mutlaka bu sıra dışı filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

Oyuncular: Kåre Hedebrant, Lina Leandeersson, Per Ragnar, Henrik Dahl, Karin Bergquist, Peter Carlberg, Ika Nord, Mikael Rahm – Görüntü Yönetmeni: Hoyte Van Hoytema – Müzik: Johan Söderqvist – Yapım Yılı: 2008 – Süre: 114 dk. – Senaryo: John Ajvide Lindqvist (kendi romanından) – Yönetmen: Tomas Alfredson – ****

Kategoriler:film eleştirisi Etiketler:

Kısa Kısa Film Yorumları

Bu aralar pek hafif takılıyorum. Hiç klasik film izlemiyorum, izlediğimdeyse hafif olmasına dikkat ediyorum. Sebebini anlamıyorum ama ruh halim o şekilde. O yüzden aşağıda sıralayacağım filmler hiçbir sıralamaya tabii değildir. Öylesine seyredilmişlerdir.

2008 !f Film Festivali’nde keşfettiğim en önemli isim İsveçli usta Roy Andersson’dur. Ne zamandır onun esas başyapıtı Sanger fran Andra Vaningen (Songs from the Second Floor)’u arıyordum. Yaklaşık 10 gün öncü hele şükür buldum ve hemen izledim. Ama Du, Lavende’den sonra kesmedi. Halbuki sabit kamera fikrini ilk bu filmde denemişti. (Film, tümüyle birbiriyle teğet geçen küçük skeçlerden oluşuyor. Kamera ise (tek sahne hariç) hiç oynamadan tek planda skeci çekiyor.) Filmin sinema tarihinde özel bir yeri olduğu çok açık. Alternatif sinema arayanlar kafayı yiyebilir. (Fikir çok özgün ve harika, hayran olmamak imkansız!)

Oyuncular: Lars Nordh, Stefan Larsson, Bengt C. W. Carlsson, Torbjörn Fahlström, Sten Andersson, Rolando Nunez, Lucio Vucino, Per Jörnelius, Peter Roth – Görüntü Yönetmeni: Istvan Borbas, Jesper Klevenas, Robert Komarek – Müzik: Benny Andersson – Yazan ve Yöneten: Roy Andersson – ***1/2
Daha fazlasını oku…

Şüphe Hakkında Şüpheler (Doubt)

Şüphe, şüphe duymak, şüphelenmek! Hepimizin hissettiği bir duygu, hatta bir içgüdü. Bazen durup dururken içimize bir kuruntu düşer, meraklanırız. “Acaba?” dorusu içimizi kemirip durur.

Doğal bir his değil mi şüphe? Oysa dünyanın iki önemli kurumu, bu duygu adına saptamalarda bulunmuş. Diğer bir deyişle duygunun doğallığına karışmış, onu doğallıktan çıkarmış, kontrol altına alınmasını istemiş.
Daha fazlasını oku…

Nick and Norah’s Infinite Playlist

23/01/2009 1 yorum

Sinema büyüleyici bir deneyim. Siz ne kadar film izlerseniz izleyin, öyle bir film geliyor ki karşınıza sanki sinemayı yeniden keşfediyormuşsunuz gibi hayranlıkla izliyorsunuz. En son Issız Adam’da böyle bir deneyim yaşamıştım. Kendinizi kaybediyorsunuz. O süre boyunca koltuklar, diğer seyirciler, hatta aradaki hava bile ortadan kalkıyor. Gözünüz kamera oluyor. Öylece tüm film akıp gidiyor. Gerçekten fizik kanunlarıyla açıklanamayacak bir deneyim. İşte ancak böyle bir filmde, sinema bir büyü haline geliyor!

Aslında izlediğimiz klasik bir romantik-komedi, gençlik filmiyle harmanlanmış. İki türün de tüm kurallarını harfiyen uygulayan, bu açıdan bakınca biraz hayal kırıklığına uğratan, bir yapı söz konusu. Ama bu kuralları o kadar şirin uyguluyor ki, defalarca izleseniz bile, kalbiniz eriyiveriyor. Ayrıca doğru noktalarda vurgu yapması, destekleyici unsurlara da sahip olması filme önemli artılar getiriyor. Destekleyici unsurlardan biri olan samimi, akılda kalıcı diyaloglar konusunda çok cömert mesela. Sayabileceğim bir sürü sahnede gayet zeki diyaloglarıyla aklınızı başınızdan alıyor. Tabii filmin ana elementinin müzik olması ve müziği tüm film boyunca kararında ve zekice kullanması diğer bir özelliği (akıllara High Fidelity’yi getiriyor).
Daha fazlasını oku…