Güven Duygusunu Yitirmek…
Geçenlerde Ayşe Zarakol’un Batı’dan Önce kitabını (Koç Üniversitesi Yayınları, 3. baskı, Mart 2025) bitirdim. Uluslararası ilişkiler alanında çalışan bir akademisyen olan Zarakol eserinde, günümüz medeniyetinin köklerinin 18. yüzyıl Avrupası’nın öncesine dayandığını ve bu köklerden birinin Cengiz Han İmparatorluğu ve ardılları olduğunu iddia ediyor. İddiasını da 13. ve 16. yüzyıl arasında devlet sahibi olmuş Avrasya güçlerini karşılaştırmalı inceleyerek güçlendirmeye çalışıyor.
Asyalı güçlerin neden 15.-17. yüzyıl arasında zamanla zayıflayıp 18. ve (bilhassa) 19. yüzyıllarda Avrupalı güçlerin üstünlüğünü koşulsuz şartsız kabul ettiği, eserin ana tartışma konularından biri. Doğal olarak tek ve/veya net bir neden yok. Zaten aksi, sosyal bilimlere ters düşerdi. Benim ilgimi çeken husus, 15. ve 17. yüzyılda ayrı ayrı olmak üzere iki tane ‘genel kriz’den bahsedilmesi. Literatürde de olan bu ‘krizler’, ilginç şekilde birbirleriyle ilişkili olsun veya olmasın zamanın dünyasındaki tüm güçlerde bir şekilde gözlemlenebiliyor. Doğal olarak da bilim insanları Küçük Buz Çağı gibi küresel sebepler üzerinde duruyorlar.
Kitapta beni şaşırtan konuların başında ise Asyalı hükümdarların astronomi ve bilhassa astrolojiyle (zaten o zamanlarda, bu ikisi aynı şey olarak kabul ediliyordu) fazlasıyla ilgilenmeleri ve bu ilginin de ana sebebinin hükümdarlıklarının meşruiyeti olması geldi. Zaten çocukluktan beri, bir insanın bir (dinî ya da değil) inanca veya diğer bir insana nasıl koşulsuz şartsız teslim olabildiğini sorgularım. En basitinden, İngiltere’de neden kraliyete karşı hâlâ büyük bir saygı olduğunu, birkaç yıl öncesine kadar anlayamıyordum.
Kaliteli bir pembe dizi olarak başlayan ve sezonlar ilerledikçe İngiliz Kraliyeti’nin halkla ilişkiler ürününe dönüşen The Crown dizisi, ilginç bir şekilde bana şu sıradan gerçeği gösterdi: İnsanların bir şeylere inanmaya ihtiyacı var! Bu şeyler; çoğunlukla dinî değil, hatta çoğunluğu günlük hayattaki çok sıradan şeyleri kapsıyor. Bazısı politik olarak kime tabiî olacağı gibi makro konular olsa da bazısı da bir dükkândan alacağı ürünün kalitesi veya güvenirliği gibi günlük hayattan konular.
Bunu açıklamak için önce bambaşka bir konuya atlamam gerekiyor. Yemek yerken ve tek başıma yürüyüş yaparken podcast dinlemeyi tercih ediyorum. Takip ettiğim kanallardan biri, eşimin üniversiteden arkadaşının hazırlaması dolayısıyla haberdar olduğum ‘Ne Biliyor Us?’. Ege Üniversitesi’nde akademisyen de olan Uzman Psikiyatrist Doktor Cenan Hepdurgun’un hazırlayıp sunduğu yayınlarda, insan beyninin nasıl çalıştığı ve bunun günlük hayata etkileri ele alınıyor. İlk olarak hangi bölümde anlattığını bulamadım ama Hepdurgun’un sonraki bölümlerde de sıklıkla referans verdiği bir konu var: Üst ve alt beyin arasındaki ayrım ve bu ayrımın kararlarımıza etkisi.*
Anladığım kadarıyla açıklamaya çalışayım: Alt beyin daha refleks hâline gelmiş konular, yani sıklıkla karşımıza çıkan şeyler hakkında kararlar alıyor. Beyin, eskiden zaten üzerine düşündüğü ve/veya artık düşünmeye ihtiyaç duymadığı için ânında kararı veriyor. Üst beyin ise düşünülmesi gereken kararları alıyor ve dolayısıyla çok daha fazla enerji harcıyor.
Tıpkı hayatta gerçekleştirmeye çabaladığımız enerji tasarrufu yöntemleri gibi, beynin de evrimsel olarak açıklanabilen kendi enerji tasarruf yöntemleri var. Amaç basit, daha az enerji harcayarak gelecek için depolamak ve bunun için de mümkün olduğu kadar fazla kararı alt beyine aldırıyor.

Tamamen kişisel fikrime göre (mutlaka bunu yazan ve hatta bilimsel olarak çalışan insanlar vardır) bu biyolojik durum, yukarıda bahsettiğim inanma durumunu doğrudan etkiliyor. Çünkü insanlar çoğu konuda basit düşünmeyi ve hatta hiç düşünmemeyi ister. Bu, sadece beynin enerji verimliğiyle ilgili değil, kişinin neye ilgi duyduğuyla da doğrudan ilişkili. Mesela ben gençliğimden beri inanma duygusu/ihtiyacı hakkında düşünürken ve bu konuda kitaplar okurken, tanıdığım bazı insanlar bu konuyu hiç düşünmemiş olabiliyor.
Zaten bir insanın, hayatındaki her konu hakkında detaylı düşünmesi de olanaksız. Bazı konuları ilgimizi çekmediğinden hiç düşünmüyoruz ve genel geçer kabule uygun karar alıyoruz. Bazılarında güvendiğimiz birine danışarak karar alıyoruz. Ama bu iki karar alma metodunun günümüzde yaşadığı sıkıntı, artık ‘genel geçer kabul’ün altındaki toplumsal uzlaşının çürümesi veya tamamen çökmesi ve kime güvenebileceğimizi bilmememiz.
Mesela çocuğunuzu gönderdiğiniz okulda aldığı eğitime, aldığınız bir evin sağlamlığına veya gittiğiniz bir hekimden aldığınız tanıya dair çoğunluğun şüphesi var artık. Hâlbuki ben çocukken, yani 90’larda, bu şüpheler neredeyse yoktu ki buralardaki sorunların o zaman da bulunmasına rağmen. İnternet ve sosyal medya sayesinde biliyoruz ki bu durum, bizim coğrafyamıza ve ülkemize özgü de değil.
Kişisel gözlemime göre her konuda artan bu şüpheler; üst beynini kullanmayı tercih edenlerde yoğun bir güven eksikliği, yalnızlaşma, her şeyi düşünmekten gelen aşırı stres ve sonunda kararsızlıklarla sebebiyet verebiliyor. Alt beynini tercih edenlerde ise her konuda tek veya birkaç kaynağa veya kişiye aşırı güvene sebebiyet verebiliyor ki sağ popülist liderlerin yükselişini buna bağlıyorum şahsen.
Tabii bir de hiç şüphelenmeyenler var ki onlar doğrudan ikinci gruba dahil oluyor. Çünkü zaten bu gruptakiler kurumsal bir dine veya ideolojiye koşulsuz şartsız inanmış oluyorlar.
Çoğunlukla alt beynini kullananları küçümsediğim sanılmasın. Günümüzde giderek artan kutuplaşmanın bir sebebi, tarafların -sorunların sebeplerini bularak çözmektense- suçu tamamen karşıya atarak sıyrılmaya çalışması. Bu durumdan hep beraber çıkabileceğimizi unutmamamız gerek.
Açık söylemem gerekirse güven duygumu yitireli uzun zaman oldu. Maalesef neredeyse herkes de böyle. Devlete, hukuk sistemine, polise, sağlık çalışanlarına, işverenlere, iş arkadaşlarına, hatta arkadaşlara ve aile üyelerine duyulan güven ya çok azaldı ya da tamamen yok oldu.
Böyle bir ortamda insanlığın kurduğu mevcut sistemin devam etmesi mümkün değil. Çünkü kurduğumuz medeniyet, iş bölümü ve asgari seviyede de olsa işin paydaşlarına duyulan güvenle tesis ediliyor. Lakin güven ortadan kalkınca iş bölümünün de manası kalmıyor. Tek kişinin hayatını idame edebilmesi için artık, hem ekonomi hem hukuk hem tıp hem jeoloji ve inşaat hem psikoloji hem de tarih bilmesi gerekiyor. Kendi yiyeceklerini yetiştirip pişirebilirse avantaj elde eder. Hele kendisini korumak için biraz da dövüş sanatlarına hakimse daha iyi olur.
Bunun sürdürebilirliği yok. İnsan türü böyle bir canlı türü de değil. Konuşma ve yazı yoluyla bildiklerini ve düşüncelerini diğer türdeşlerine aktararak gelişen ve günümüz medeniyetini kurabilen bir canlı türüyüz. Hiçbir ırk veya kültürel yapı diğerine göre üstün de değil. Aksi kanıtlanmaya çalışıldı ama sonuç elde edilemedi.
Dünyadaki tüm insanları kapsayan, doğaya saygılı ve asgari güven duygusunu yeniden tesis edecek yeni bir sisteme geçilmedikçe mevcut kaos artmaya devam edecek. Tarih kitapları, (kendilerine göre) eski düzeni tüm güçleriyle geri getirmeye çalışan ama başarısız olan hükümdar ve bürokratlarla dolu.
İnsan türü (ve maalesef tüm gezegen) için tarihi bir dönemecin eşiğindeyiz. Bu eşiği bir şekilde geçebilirsek gelecekteki tarih kitapları bu dönemi büyük olasılıkla ‘küresel 21. yüzyıl krizi’ olarak adlandıracak.
Tek isteğim, bu süreci en az kayıpla atlatabilmemiz. Ama bunun için herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor. Bugünlere nasıl hep beraber geldiysek, öyle de devam etmeliyiz. Ama öncelikle istisnasız herkesin -asgari düzeyde de olsa- bu gerçeği anlaması lazım.
İşte tam burada kendime dönüyorum. Ben ne yapabilirim? Çünkü bu medeniyete karşı tüm güven kaybıma karşı ben de bir şey yapmalıyım ki ileriye gidebilelim. Nasıl olacağı konusunu ben de uzun süredir düşünüyorum. Bir sonraki yazı denemem bunun üzerine olabilir.
*: Yazıyı Cenan Bey’e gönderince şöyle küçük bir ek yaptı: Literatürde “Sistem 1 – Sistem 2” olarak geçen bu konsepti -o bulmasa da- dünyaya tanıtan Daniel Kahneman’mış.

Son Yorumlar