Arşiv
Şehirleşme
Türkiye’nin çözmesi gereken sorunlar bir değil, iki değil maalesef. Siyasi, ekonomik, kültürel yığınla sorunu var başında. Bazı sorunlar var ki bunların yanında ufacık gözüküyor ama o ufacık sorunlar da damlamayı aştı artık ki deniz olma yolundalar.
Türkiye şunun şurasında 80 yıl önce bir tarım ülkesiydi. Şimdi ise giderek sanayileşen, bu uğurda da tarımı hiçe sayan bir ülke. Tek amaç, daha fazla fabrika ve daha fazla üretim. Ama bu sonucun getireceği birtakım sorunlar, hatta ciddi problemler ısrarla göz ardı ediliyor.
Merak etmeyin, olayın siyasi boyutunu tartışmayacağım. O konu beni fazlasıyla aşar. Benim gelmek istediğim nokta, sanayileşmenin getirdiği sorunlardan sadece biri: Şehirleşme.
Türkiye doğal olarak sanayileşirken bunu, şehirleşmeye paralel olarak yapıyor. Çünkü fabrikaya işçi lazımdır ve o işçi de çoğunlukla kırsal kesimden karşılanır. Böylece kırsal kesimden kente göç başlar ve bu da kentlerin hızla büyümesine yol açar. Buraya kadar her şey mantık sınırları dahilinde. Çünkü bu geçiş, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada yaşanmıştır. Sanayi Devrimi’nden itibaren Kuzey Amerika ve Avrupa’daki büyük kentlere göçler hızlanmıştır. Elbet başta oralarda da sorunlar yaşansa da zamanla çözümler bulunmuş ve 200 yıl sonunda rayına oturmuştur.
Tabii ki 3. dünya ülkelerindeki sanayileşme hareketi 1900’lerden sonra başladığı için de şehirleşme ancak başlamış. Dolayısıyla sorunlarla uğraşmak için daha az zamanı kalmıştır bu ülkelerin. Türkiye de bu ülkelerin başında gelmektedir ve şehirleşmenin sancılarını acı bir şekilde çekmektedir. Bunları çevremizde hala görüyoruz. Benim yaşadığım tek örnek ise Bursa. Doğal olarak tüm kentlerimizde aynı sorunlar görülse de ben Bursa’yı biliyorum. 80’lerdeki halinden bu günlere nasıl geldiğini, Nilüfer’in nasıl oluştuğunu çok iyi biliyorum. Biliyorum çünkü Bursa da benimle büyüdü. Bugün 3 büyük organize sanayi bölgesi olan bir büyükşehirden bahsediyoruz.
Bursa’nın yığınla sorunu var. Kendini geliştirmeye çalışsa da hep yetersiz kalıyor. Bunun sebebi de Türk mantalitesi. Bizim fakültede çok söylenen bir laf vardı: Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Doğal olarak yaşadığın onca sorunu yaşamış kentler vardır. 200 yıldır şehirleşmeye çalışan kentlere bakılabilir ve onlardan ders çıkartılabilir. Çıkartan yok mu Türkiye’de ve ya Bursa’da, elbet var. Lakin sorun, o çözümü pratiğe dönüştürmekte yatıyor. Bu dönüştürmede yapılan Türk işi çözümler, o çözümü sekteye uğratıyor.
Benim gözlemlediğim en önemli örnek toplu ulaşımda yaşanılan eğrelti durum. Şimdi Bursa giderek büyüyen bir kent ve kent içi ulaşımda raylı ulaşım politikası benimsendi. Harika. Ama iş sadece metro yapmakla bitmiyor. Sen onu besleyecek yan ulaşım planları yapmazsan, o metronun işlevi kalmaz ki! Mesela ben Altınşehir’de oturuyorum. Altınşehir sitesi Bursaray’ın son durağından 700 m sonra başlıyor ve 2 km kendi içinde uzanıyor. Ayrıca kendisinden sonra daha bir sürü yeni yerleşim yerleri var. Yani kaba bir hesaplamayla 20000 kişi bu civarda yaşıyor. Ama bu kişilerin %90’ı Bursaray’ı kullanmıyor. Çünkü belediye 2 hatlı otobüsle merkeze kadar hizmet veriyor. Şimdi belediye madem otobüs verecekti niye raylı ulaşıma yatırım yaptı ki? Üstelik belediyenin bu hizmeti sırf bu civara özgü değil. Emek, Beşevler gibi tüm banliyölere aynı uygulamayı yapıyor.
O hatların kaldırıldığını düşünelim. Öncelikle şehir içi trafiği ciddi şekilde rahatlayacak; bunların benzini, hizmet bedeli filan derken masraflardan kısılacak; Bursaray’a daha çok kişi binecek yani aynı maliyetle daha fazla kar elde edilecek; ulaşım süresi azalacak; hatta trafik azaldığından şehirde yayalara ayrılan yerler artacak.
Hatlar kaldırılınca ne olmalı peki? Alternatifler üretilmeli. Nasıl? Bir kere banliyölere en yakın metro durağından ring otobüsler kaldırılır. Ama bu hatlar metro durağında son bulur. Sonra, son metro durağına her aracı kapsayan büyük bir araç otoparkı yapılır. Banliyöde oturan insan, otobüse binmeyecekse arabasını burada park edip şehre iner. Keza ilçelerden gelen insanlar şehrin keşmekeşliğinde yer arayacağına arabasını burada bırakacak. Belediye de halkı buna teşvik edecek. Aynı şekilde bisiklet kullananlar, bisikletini parkta bırakacak. Yine çevre yayalar için de düzenlenir, durağa yakın oturanlar insanca yürür.
Peki, o hatlar kaldırılabilir mi? Hayır. Neden? Öncelikle o otobüsleri işletenler karşı çıkar. İkincisi, benim tembel halkıma in-bin yapmak zor gelir. Heykel’e tek araçla gitmek varken 2-3 araç değiştirmek zül gelir. Bunun nedeni de banliyö yaşamını bilmemekten ötürüdür ki bunun için ayrı bir yazı yazacağım. Güne giden canım teyzelerim zaten zor yürürken metroya nasıl binsin? Di mi ama?
Türkiye’deki Rejim
Türkiye çok zor bir dönemden geçmekte. Öyle bir dönem ki ülkenin sınırları, rejim dahil tüm ana unsurları değişebilir. Ne yazık ki çok az kişi neler olup bittiğinin farkında. Farkında olanların bir kısmı ise işlerine öyle geldiği için farkında değilmiş numarası yapmakta ve hatta diğerlerinin farkında olmamaları için ne gerekiyorsa yapmaktalar. İşte böyle bir ortamda Fazıl Say’ın sözleri tüm ülkede yankılandı.
Tepkiler fevkalade ilginç. Başbakan ve cumhurbaşkanı beklendiği üzere “İstiyorsa gidebilir.” dediler ve kendi isteklerini ilk defa açıkça dile getirdiler. Gerçi başbakanımız bundan önce de Abdullah Gül’ü kendi cumhurbaşkanı olarak görmeyen Bekir Coşkun’a ülkeyi terke etmesini söylemişti ama. Çoğu farkında olmak istemeyen ise başbakana sonsuz destek verdiler. “Ülkesinden vazgeçebilen biri zaten gitmelidir.”e getirdiler lafı. Böyle bir olay bundan 10 yıl önce olsaydı haklı olurlardı. Ama ülke, artık o ülke değil. Çünkü Türkiye ciddi manada değişiyor. İçki içenin kafir sayılacağı, türban takmayana orospu gözüyle bakılacağı günler hızla gelmektedir. Artık devletin kurum müdürleri bile hukuka aykırı davranışlara prim verebiliyor. Çünkü çok iyi farkındalar ki iktidar yanlısı bir hukuk yanlışı kolaylıkla örtbas edilebilir. Nasılsa medya da iktidarın elindedir, gazeteciler özgür değildir. Sanatçılar, eğer sistem karşıtıysa kovulabilir. Bunlar normal şeylerdir. Ülkene küfredenlere bile şeref madalyası verebilirsiniz, nasılsa onun bahsettiği, yani Atatürk’ün kurduğu ülke artık yoktur. Ülkenizin önemli mevkilerin yabancılara peşkeş çekebilirsiniz. Bu arada adı sanı duyulmamış bir piyanistin feryadının nesi önemli ki? O değil midir zaten yurtdışında oturan, Frenk müziği yapan? Ona ne Türkiye’nin durumundan! Gitsin Nev Yorklarda otursun!
Efendim, ülkede çok kutuplaşma alıp başını gitmektedir. Laikler, statükocular, teokratçılar, Kürtler, vs. Herkes kendi menfaati için çekişmektedir. Oysa ki bu ülke nereye gidiyor, günümüz dünyasında Türkiye’nin yeri nasıldır, diye soran yoktur. Şahsen cumhuriyetçi ve laik biri olarak bu dediğimin karşında olmam gerekir ama eğer Türk adının geleceğe kalmasını istiyorsak önce neyi istediğimize karar vermeliyiz. Miş gibi yapmadan, yüreğini ortaya koyarak, bu ülkenin vatandaşları ne istiyor? Aydın kesimin 200 yıl önce başlattığı Tanzimat hareketlerine devam edip demokratik bir toplum olmak mı? (Ama o zaman demokrasinin manası öğrenilmelidir ki kimsenin uğraşacağını zannetmiyorum.) Halkın hala daha yönetildiğini sandığını meşrulaştırıp monarşiye geçilmeli mi? Daha ileriye gidilerek İslam teokrasisi kurulmalı mı? (Kimse %95’inin diğer din taraflarını kafir ve hain olarak gören bir toplumun hoşgörü milleti olduğu yalanını atmasın.) Yoksa eyalet sistemine geçip federe bir devlet mi kurulmalı? Ülkenin iyiliğini isteyen biri buna açıklıkla cevap verir. Ama biz hep miş gibi yaptığımız için hiçbir zaman cevap alınamayacaktır. Statükocular, ekonomiye zeval gelmesin zihniyetiyle teokratçılara oy verecektir. Bu oyları pazarlayan teokratçılar, teokrasiye yaklaşmaya çalışıyormuş gibi yapıp aradaki ince dengeyi tutturmaya çalışacaklardır. Demokratlar sanki Tacqueville hiç yaşamamış gibi demokrasini üstünlüğünü savunuyorlarmış gibi yapıp statükocu ve liboş olduklarını saklamaya çalışacaklardır. En komiği de cumhuriyetçi gibi görünüp statükocu olanlardır ki %1 oy alınca çığlıklar atacaklardır.
Kısacası ülkeyi yönetenler mış gibi yaptıkça ne kendilerine ne de rakiplerine yarar sağlayacaklardır. Hoş, tam olarak bunu isteyenler de vardır ama zaten onlar ya Türk değildir ya da çoktan Türklükten çıkmışlardır. Şimdi eğer Türkiye’yi seviyorsak yapılacak ilk şey rejime karar vermektir. Bu ülke ne yazık ki Atatürk’ün verdiği hediyeyi anlayacak kadar zeki değildir. Tam tersine Aziz Nesin’inde belirttiği üzere %70’i salaktır. Ama bu salaklar topluluğu bu seçimi yapamayadıkça bu kaos ortamı devam edecektir.
Aydın-Halk Ayrımı
Son zamanlarda tarihle ilgili birkaç kitap okuma fırsatı buldum. Kitaplarda esas olarak Tanzimat dönemini daha dikkatli okudum. Çünkü son birkaç yıldır Türkiye’nin Tanzimat devrinden pek ileri gidemediğini gözlemliyorum. 19. yüzyılda Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı karakterler hala aramızda dolaşıyor. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiyeromanındaki olaylar hala güncel. Sanki hiç ileri gitmiyormuşuz gibi, sadece teknik oyuncaklarla kendimizi kandırıyormuşuz gibi. Sakın Türklerin yeni teknoloji düşkünlüğünün sebebi bu olmasın? Yani baktığınızda modern bir toplum görüntüsü çizen ama aslında 200 yıldır mantalitesi hiç değişmeyen bir toplum.
Fuzuli’nin ünlü mısrasını hatırlayanlar olacaktır: “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.” Düşünün 16. yüzyılda ana sorunlardan biri rüşvetmiş, 21. yüzyılda hala öyle. Millet kayırmadan, para almadan kılını kıpırdatmıyor. Tam 500 yıldır aynı durumdayız yani, rüşvetsiz herhangi bir sektör bulmak zor.
Ama benim asıl derdim şu ‘aydın’ denilen kemsin tanımı. Bana aydın kime denir söyleyebilir misiniz? TDK’ya göre “Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli, münevver’. Şimdi de bu tanıma göre bana isim verin. Bu saydığınız isimlerin nerelerde yaşadıklarına, ne yaptıklarına göz atın bir de. Sizce de bir gariplik yok mu? Aydın kesim her şey hakkında görüş belirtiyor ve bu görüşlerini halkın benimsemesini istiyor. Sanki halkın hiç düşünme hakkı yok, tek seçeneği onun için düşünene boğun eğmek! İlk paragrafta da değindiğin gibi bu, 200 yıllık bir mesele.
İlk aydınlarımız II. Mahmut zamanında Avrupa’ya elçi ve öğrenci gönderilmesiyle oluşmaya başlamış. Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi ertesinde yeni bir çağa giren ve demokratikleşme ve teknolojiyi aynı potada eritmeye başlayan Batı etkisinde düşünceleri şaşkına dönen ilk aydınlarımız, dönüşlerinde çöküşe doğru yürüyen devletlerini durdurmak istediler. Bu amaçla da bir sürü fikir/akım/parti/dernek ortaya çıktı. Tanzimat Dönemi de, Jön Türkler de, İttihat ve Terakki de bu rüzgarın eseridir. Fakat olayları biraz dikkatli analiz ederseniz, şu husus gözünüzden kaçmayacaktır. Hiçbir fikir ya da dernek halka inmeye ulaşmamıştır, hedefi daima üst kesim, daha doğru tabirle okumuş kesim olmuştur ki 19. yüzyılda ülkede nüfusun kaçta kaçının okumuş olduğuna bakarsanız durumun vahimi daha iyi görülecektir. 19. yüzyıl Türk akımların tutmamış/benimsenmemiş olmasının asıl sebebi budur. Akımın fikir adamları ortadan kaldırılınca fikir de otomatikman kaldırılmış oluyordu. Oysa Batı akımlarının ana dayanağı halktır. Akım, daha su yüzeyine çıkmadan halk için propaganda yapmaya başlar, sonra bir şekilde açığa çıkınca desteğini de halktan alır. Oysa ki İttihat ve Terakki’nin ana kadrosu sadece 5 kişiydi ki bunlar da pek açık değildi. Ne zaman 1. Cihan Harbi başladı, bu 5 kişi ortaya çıkarak yurtdışına kaçtılar ve böylece İttihat ve Terakki dönemi sona erdi. Şu örnekle bu saptamayı pekiştirelim: Nazilerin lideri her kesin bildiği üzere Adolf Hitler’dir. Ama Hitler 2. Dünya Savaşı’ndan çok daha önce halka inmiştir. Bu alanda çeşitli yöntemler kullanmıştır ki bunların en önemlisi Leni Riefenstahl’ın yönetmenliğinde çekilen belgeseller olmuştur. Bu yüzdendir ki savaş bitiminde Naziler hezimete uğrasalar bile ideolojileri hep ayakta kalmıştır. Günümüzde bile çeşitli Neo-Nazi gruplarını faaliyetleri sürmektedir. Bana söyler misiniz hayatınızda hiç İttihat ve Terakki’nin ideolojisini devam ettiren, birkaç menfaatçi general hariç, kişi gördünüz mü?
İşin en acı tarafı da bu gelenek hala daha devam etmektedir. Aydın, hala halka tepeden bakmakta, onu eğitmeye yanaşmamaktadır. Sonra da beklediğinin tersi olunca bas bas bağırmaktadır. 2007 seçimleri buna en bariz örnektir. Hiçbir aydın AKP’nin %47 oy alacağını tahmin etmiyordu çünkü halk onlara uzaktı. Kendileri halk olmak istemiyorlardı ama halkın kendilerine riayet etmesini istiyorlardı. Halkı küçük gören bu kesim, hala suçu halka atmaktadır çünkü hala sorunun kökünü bulamamıştadır, zaten bulmaya da çalışmıyordur. Onlar gazeteden köşe yazmakla, TV’de birkaç afili cümle kurmakla işin olabileceğini düşünüyorlar. Bazı kesim buna da cüret etmiyor, direkt iktidar olmak istiyor. Durum böyle devam ederse, halkımız 21. yüzyılda yaşıyor görünüp 18. yüzyıl düşüncesiyle yaşamaya devam edecek; aydın kesimi de kendi oyunlarını oynayıp şaşırmaya devam edecekler.
Demokrasi Kavramı
Demokrasi nedir? Gayet ciddiyim. Bana demokrasinin tam manasını verebilir misiniz? Siz demokrasi ile yönetiyorsunuz, hiç onun hakkında düşünüp kafa yordunuz mu? “Kardeşim, ben demokrasi ile yönetiliyorum ama bu demokrasi denen ithal şey de neyin nesi?” dediniz mi? Yoksa hala ilkokul tanımlamasıyla mı yetiniyorsunuz? Yani, sizce demokrasi halkın kendi kendini yönetmesinden mi ibaret?
Siz hala demokrasinin antik Yunan’dan sonra 1789’da aniden ortaya çıkan bir kavram olduğunu mu düşünüyorsunuz? “Ben oyumu verip işime gücüme bakarım, öyle alengirli işlere kafam çalışmaz!”diyenlerden misiniz? Ama bütün bunlara rağmen kendini demokrat görüp, her güncel tartışmada görüş belirtenlerden misiniz?
Hiç utanıp sıkılmayın. Hiç yalnız değilsiniz. Üstelik tahminlerime göre ülkenin yaklaşık %80’ini temsil ediyorsunuz. Peki suçlu musunuz? Hayır. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp demişler. Size öğreten mi vardı da öğrenmediniz. Vatandaşlık derslerini okulun en salak hocalarını verdirdiler, “Çocukların kafasını niye bulandıralım, nasılsa yönetilecekler, öğrenseler ne olur?” dediler, tanım öğreteceklerine antlaşma tarihleri gibi hiçbir yararı olmayan bilgilerle kafaları doldurdular. Kendi adına öğrenenleri “Pis komünist!” etiketiyle yıldırdılar. Çünkü politika 50 yaş üstünde yapılabilirdi, 18’lik gençler için sakıncalıydı. Peki 21. yüzyılda olmamıza rağmen neden hala bu vaziyetteyiz? Batı, nasıl öğrendi de biz öğrenemedik?
Bir kere şöyle bir saçmalık olmadı: 1789’da ihtilal olur olmaz tüm Avrupa demokrasi ile yönetilmeye başlanmadı. Peki noldu? Avrupa yaklaşık 100 hatta 150 yıla yayılan bir süreçte demokrasinin ne olduğunu yavaş kavradı. Yani bir geçiş dönemi yaşadı, üstelik çok sancılı bir geçiş. Uğruna kim bilir kaç bin kişi öldü, kaç düzine ayaklanma yapıldı? Türkiye’deki gibi hep aydın kesimin halka verdiği bir ayrıcalık olmadı, çünkü halk bunu istedi ve elde etti. Onun için tüm batı halkları şu an demokrasinin ne olduğunu biliyor. Türkiye’deki gibi ağlamadan alınan bir oyuncak değil onlarınki; ağlayarak, küfrederek, kavga ederek alınan bir değer. Kimileriniz cumhuriyetin Kurtuluş Savaşı sonucu kazanıldığını zannedip hala hayal görüyor olabilir. Kurtuluş Savaşı adı üstünde bir bağımsızlık mücadelesiydi. Cumhuriyet, Mustafa Kemal Atatürk tarafından, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık tamamen çökmesinden faydalanılarak Türk halkına verilen bir armağandı. Ama ülke halkı, belki de, hiçbir zaman bu armağanın ne olduğunu anlamaya çalışmadı. Nasıl padişah zamanında Tanzimat Fermanı ve ardından Islahat Fermanı’nı yayınlayarak halkına lütfedip hak ve hukuk verdiyse Gazi Paşa da kurtarıcı olması dolayısıyla halkın gözünde bir nevi padişah olduğundan halkına lütfedip halkına demokrasiyi vermişti. Kimse Mustafa Kemal Cumhuriyet’i ilan ettiğinde sözlüğü açıp “Yahu bu cumhuriyet de neyin nesi?” dememiştir herhalde. (O zamanda sözlük mü vardı diyenler olabilir, isteyen gider öğrenirdi gayet.) Tam tersine padişahlık sistemi bir anlamda devam etmiştir (tabii halkın kafasında). Zaten 18. yüzyıldan beri ülkeyi yerel bazda ayanlar yönetmekteydi. Bunlar kimdi? O yöredeki zengin kişiler ve tarikat mensuplarıydı. 1. Meclis’in mensuplarına baktığınızda bu dediğim gayet rahat anlaşılabilir. Mensuplar şeyhlerden, tarikat liderlerinden, zengin aile üyelerinden (ağa, aşiret reisi) ve bir kısım batıda eğitim görmüş entelektüellerden ile batı tarzı eğitim almış askerlerden oluşmaktaydı. Yani halkın gözünde pek bir şey değişmemişti, sadece adı değişmişti, monarşi demokrasi oluvermişti. (Aslında ayan yapısı tüm Türk tarihinde görülebilir, oba reisine denk bir unvandır)
Atatürk’ten sonrada, halk demokrasiyi anlamaya çalışmadı. Bunun en bariz örneğini İnönü’de görürüz. İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı olduğunda kendi adına para bastırıp, ülkeyi kendi kadrosuyla yönetmeye kalkışmıştı. Yani İnönü bile kendini padişah zannetmişti. İnönü’nün anlayamadığı demokrasiyi halkın anlaması çok zordu. (İlginçtir, İnönü demokrasinin ne manaya geldiğini belki de Demokrat Parti zamanında muhalefete düşünce anlamıştır.) İnönü’den sonra da halkın çok farklı olmasını beklemeyin. Demokrat Parti de kendini hanedan zannetmiştir. Hanedanın yıkılması ancak darbeyle sağlanabilmiştir, çünkü halkın hanedanı nasıl devirebileceğinden haberi yoktu çünkü demokrasiyi bilmiyorlardı. Zaten Türk darbelerinin özelliği de budur. Halk, sistem karşıtı bir hareket gördü mü, ayaklanmaz ama şikayet eder ve güçlü bir kurumun bu karşıtlığa müdahale etmesini ister. Türkiye’de bu kurumun karşılığı da ordudur. Yani demokratik hakkını kullanmaz ama bu hakkı başkasının kullanmasını ister, çünkü hala demokrasinin ona verdiği hakları bilmemektedir.
Yıl 2007. Hararetli bir yaz geçirmekteyiz. Hem küresel ısınma kendini ciddi olarak gösteriyor, hem de üst üste gelen siyasi olaylarla boğuşuyoruz. 22 Temmuz seçimlerinde laik kesimin beğenmediği bir sonuç çıktı ve hemen darbe dedikoduları başladı. “Tek umudumuz ordu!”, “Yakında kesin darbe olur!” gibi söylemler her yerde söylenmeye başladı. Hele Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasıyla iddialar katmerlendi. Halk, yine haklarını kullanmak yerine dede-babadan duyduğu anti-demokratik yöntemleri uygulamak niyetinde. Söz konusu eylemin ülkeye kaça patlayacağını hesap bile etmeden icraat istiyor.
Tabii durum o kadar da kötümser değil, demokrasiyi layığıyla sindirebilen insanlar hızla artıyor. Bunun en önemli kanıtı da nisan ve mayısta yapılan ‘Cumhuriyet Mitingleri’dir. Batılıların 1815’te Fransız İhtilali’ni daha yeni yeni sindirip imparatorlara karşı ayaklanmalarını biz daha 2007’de yaşıyoruz. Çin ile Japonya bile bu yollardan 19. yüzyılın sonlarında geçmiş. Biz daha Boxer Ayaklanması yapacak kadar bile bilinçli değiliz çünkü bizim tarihimizde hükümdara karşı gelmek sakıncalıdır, törelere uymaz.
Eğer 21. yüzyılda medeni devletlerin altında eğilmeden yaşamak istiyorsak öncelikle nasıl yönetildiğimizi öğrenmeliyiz. Demokrasinin ne olduğunu başta gençler olmak üzere tüm kuşaklara öğretmeliyiz. Her şeyin başı eğitimdir. Demokrasiyi bilen kişi, ancak kendini yönetmeye muvaffak olabilir.
MİTOZ DÖNEMİ
Dünya çok ilginç dönemlerden geçiyor. Durumu kah gülerek kah üzülerek izliyorum. Geçen hafta okuduğum Belçika’nın muhtemel bölünme haberi bunlardan biri. Durum tam trajikomik. Zaten İngiltere ve Fransa tarafından kurulan bir tampon devleti yani fikirsel bir devlet olan Belçika, içindeki iki halkın uyuşmazlığı yüzünden ayrılma noktasına gelmiş. Hemen örnek de bulunmuş, Çekoslovakya modeli ayrılacaklarmış.
Durumu iyice trajikomik yapan, bu düşüncelerin salt Belçika ile sınırlı kalmaması. Dünya gündemini biraz yakından takip edip gittikleri yerlerde nabız yoklayanlar bilir. Hemen hemen tüm ülkelerde ayrılmak isteyen bir kesim var. İngiltere’de İskoçlar fırsat buldukları anda ayrışacaklar, ama tabii Kraliçe’den kurtulmak o kadar kolay değil. Malum, İspanya’da hem Bask olayı hem de Katalanlar var. İtalyanlar da ikiye bölündü bölünecek, ekonomiyi döndüren kuzey kesim siesta yapan güneyden hiç memnun değil. Almanlar hala 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın sancılarını çekmekle meşgul; birleşmenin üzerinden 20’ye yakın yıl geçmesine rağmen iki taraf birbirine hala ısınamadı. 40 yaş üstü doğulular hala sosyalizmi özlüyor, batılılar ise geri kalmışlar etiketi yapıştırarak doğuyu küçümsüyor. Buna Merkel ile yeniden yükselişe geçen Alman Milliyetçiliği’ni eklemek lazım.
Tabii saygıdeğer üyeleri bölünmekle uğraşırken Avrupa Birliği’nin geleceği de o kadar parlak değil. Giderek büyüyen birlikte ufak çatlaklar da giderek büyüyor. Bilhassa İngiltere ve İskandinav ülkeleri 10 yıl içinde ayrılması muhtemel devletlerden birkaçı. Tabii şu anda birlik ağabeyliği için çekişen Fransa ve Almanya da kendi aralarındaki tarihi sorunları hiç unutacak gibi değiller. Birliğin küçük üyeleri ve aday ülkeleri de aynı sorunlarla cebelleşiyor. Balkanlarda neredeyse her 5 yılda bir yeni bir devlet kuruluyor. Karadağ’ı Kosova’nın takip etmesi bekleniyor. Ne yazık ki aday ülkeler arasında olan Türkiye de 200 yıldır küçülmekle uğraşıyor. Kürdistan, Büyük Ermenistan ve Yeni Bizans iddiaları her geçen gün azalacağına çoğalıyor. İlginçtir, ne zaman Batı Devletleri’nden bir şey isteyecek olsak, bu iddialarından en az biri hortluyor. Artık sebebini bilemeyeceğim.
En küçük 6. kıta olan ama en çok ülkeye sahip olan Avrupa, bu sorunlara mustarip tek kıta değil. Tüm kıtalar da Fransız Devrimi’ni takiben kıpırdanmalar devam etmekte. Sessizliğini koruyan tek halk Aborjinler, bir kere James Cook’a teslim olmuşlar, oluş o oluş gık çıkmıyor.
Biz burada hep millet bölünmelerine örnek verdik ama mitoz döneminin sebebi, ne yazık ki, sadece milliyetçilik değil. Din, mezhep ve kısmen bahsettiğimiz ekonomi; diğer sebepler. Ki bunların en açık örneği şu anda Irak’ta yaşanıyor. 10 yıl sonra Irak’ın kaça bölüneceğini hala tahmin edemiyorum.
Bütün bunların üstüne TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun açıklamaları eklendi. Bence Halaçoğlu’nun iddiaları doğru olabilir, hatta büyük ihtimalle doğrudur. Ama adamın söylediklerini yanlış yerlerinden anlamak isteyenler çok zorlanmadı ve olayı ırkçılığa götürdüler. Oysaki ne kadar trajikomiktir ki, kendileri ırkçılık yapıyor. Ülkeyi 20 ayrı kesime bölmek için yanıp tutuşanlar hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Ulu Önder’in oldukça basitleştirdiği tanımı nasıl karmaşıklaştırırız diye düşünmekten gözlerine uyku girmiyordur herhalde. Atatürk ne demiş efendim: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”. Şimdi de anlamayanlar için bu dört kelimeden oluşan yapıyı açıklayalım: Eğer sen kendine “Türk’üm!” diyorsan Türk’sündür. Başka bir ifadeyle, senin kanının Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Yahudi, vs. olması; senin inancının İslam, Hrıstiyanlık, Yahudilik, ateizm, deizm olması; senin mezhebinin Suni, Alevi, Şii, Hanefi, Sebatayizm olması beni ilgilendirmez; eğer sen hür ifadenle “Ben Türk’üm!” yani “Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıyım!” diyorsan sen Türk’sündür. Bunun dışında istediğin kadar Ermeni dönmesi Kürt ol, eğer sen bu ülkeye inanıyorsan olay bitmiştir. Eğer inanmıyorsan, olay ters istikamette bitmiştir; senin Türk oğlu Türk olman da fark etmez. Tabii artık bu genişletilmiş tanıma yeni maddeler daha eklemek gerekiyor, şöyle ki: Senin laik, yobaz, dindar, hippi, rocker, kapitalist, komünist, liberal, türbanlı, açık başlı, haşemalı, bikinili, çöpçü, fabrikatör, işçi, işveren olman da beni ilgilendirmez. Bunların bazıları ikinci aşama için gereklidir. Yani sen devleti kurarsın, bir vatan üzerinde bölünmez bir kurum oluşturursun; sonra politik tercihine göre ülkeyi yönetme aşamasına geçersin. Ama biz bu iki unsuru bile birbirinden ayıramıyoruz. Ülkenin başbakanı bile çıkıyor: “Beğenmezsen vatandaşlıktan çık!” diyor. Sonra da çıkar “Ben Atatürk İlkeleri’ne saygılıyım.” der, eleştirince de suçlu sen olursun. Durum cidden trajikomik.
Geçen hafta şans eseri Göztepe Spor Kulübü’nün nasıl kurulduğunu okudum. Deplasmana giden Altay ekibinde yolda tartışma çıkıyor ve ayrılanlar Göztepe’yi kuruyor. İster misiniz, Bekir Coşkun ve taraftarları gitsin yeni bir ülke kursun. Şaka bir yana, durum gittikçe şiddete doğru yol alıyor. Bundan 7-8 yıl önce başka bir partiye ilgi duyan bir arkadaşla yürüyorduk. Bana ülkede yakında iç savaş çıkacağını söyledi, şaşırdım ve ardından şiddetle karşı çıktım, bu ülkede asla iç savaş çıkmaz, dedim. Şimdi ise iç savaş çıkma ihtimalinden ben de korku duyuyorum. İlginçtir, söylenen her söz de bölünmeye daha da çanak tutuyor.
Eskiden tek sorunumuz komünizm-milliyetçi çatışmasıydı; şimdi değil 5 en az 20 kutuplu bir bölünmeden bahsediyoruz. Bunları tetikleyen yabancı unsurlar, bir yandan kendi bölünmelerine engel olmaya çalışıyorlar; trajikomikliğin bu kadarı! Amerika’da bile ayrılmak isteyen eyaletler var, bilmem farkında mısınız? New Mexico çalışmalarını arttırıyor gittikçe, üstelik kendi bayrağı bile var!
Efendim, bir hümanist olarak sınırların kalktığı günlerin hayalini kursam da her geçen gün yeni sınırların çizildiğine şahit oluyorum. Bu mitoz bölünmeler sona erecek gibi durmuyor nedense. Mitoz tanımı tam yerinde çünkü ayrılsa da yok aslında birbirinden farkları. Yugoslavya bölünmeye devam ediyor, sizce farklı mı bölünen her devlet? Valla en güzelini Roger Amcam söylemiş: “Together we stand, divided we fall!”, Türkçe meali ile “Birleşirsek ayakta kalırız, bölünürsek çökeriz!”
Seçim Ertesi Yorum
Aslına bakarsanız, dün akşam 19.00’da seçim yasakları kalkıp sonuçlar ekranda akmaya başlayınca ben de herkes gibi şaşırdım. Hadi 23 yaşındaki bir toy olarak benim çalım yemem çok doğaldı ama neredeyse bütün Türkiye sonuca şaşırmıştı. Televizyonda sonuçları veren sunuculardan tutun, en kelli felli siyasi yorumcularına hatta AKP kurmaylarına böyle bir sonucu bekleyen yoktu.
Tabii tüm gece çeşitli kanallardan sonuçları izledim, yorumları dinledim, son olarak da bu sabah genel duruma baktım. Ardından oturup biraz kafa yorduğumda sonucun sürpriz olmadığını anladım. Şimdi benim düşünceme göre nedenlerine geçelim.
Bu sonucun esas mimarı AKP’dir. 5 yıllık tek partili hükümet şansını, kendi adına olumlu kullandığının göstergesidir. Her ne kadar yanlışları olursa olsun, görünürde kapitalist sistem oyununu kurallarıyla oynamıştır ve bunun ceremesini de görmüştür. Kemal Derviş’in Amerika destekli IMF politikasını bozmayıp özenle devam ettirmiştir. Hatta şu da rahatlıkla söylenebilir: AKP’nin seçim vaatlerinden biri olan 10.000 $’lık milli gelir bu meclis döneminde gerçekleşebilir.
Şu anki dünya düzeni burjuvazinin yönettiği vahşi kapitalizmdir. Artık dünyayı siyasi hanedanlar değil, uluslar arası şirketler yönetmektedir. Bu açıdan baktığınızda bu sonuçlar son derece normaldir. Çünkü bu düzende, dikkat edilirse, önemli olan siyasi rejim değil, maddi güçtür. Madden güçlü her şey, altındakinden güçlüdür. AKP de son 5 yıldır politikasını esas olarak bu alanda yürütmüştür. Büyük şirketler daha büyümüş, ülkede yabancı yatırım (ne pahasına olursa olsun) artmıştır. Yani dünyayı (ve dolayısıyla Türkiye’yi) yönetenler AKP’den memnundur. Yine bu dönemde her çeşit sanayi alanında orta ölçekten büyük şirketler AKP’den memnundur. Toparlarsak, gelir düzeyi belli bir seviyenin üstündeki grup AKP’den memnundur.
Söz ettiğimiz bu grup her zaman sağcıydı. Eskiden bu grubun oylar, ANAP ile DYP arasında paylaşılırdı. Artık ANAP yok, DYP (yani DP) ise barajı geçse bile (o da çok şüpheliydi) iktidara giremezdi. Dolayısıyla bu kesimin her açıdan tek seçeneği vardı: AKP. Ki bence bu seçimde AKP’nin oylarını arttıran ana unsur da bu kesimdir.
AKP’nin oy aldığı ana kesim ise İslami kesimdir. Bu kesimin de rahatı son 5 yılda yeterince yerindeydi. Bütün tarikatlara peşkeş çekilmişti, yeşil sermayenin önü ardına kadar açılmıştı, devlet teşkilatlarına sızmalar başarıyla gerçekleştirilmişti. Üstüne üstlük cahil dindar kesim üzerinde harika bir din propagandası yine yapılmıştı. (Tehditlerden biri şuymuş: Diğer partiler başa gelirse evlerde namaz kılmak yasaklanacakmış!) Yani bu kesimin de AKP oy vermeme gibi bir seçeneği yoktu. Tek ihtimal Necmettin Erbakan’dı. O da gerek parasal gerek siyasi bakımdan çaptan düşeli çok olmuştur, SP’nin hezimeti bunun açık göstergesidir. Ayrıca Erbakan AKP’ye oy veren ana unsurun vahşi kapitalist dindar kesim olduğunu görememiştir (yada gördü ama iş işten geçmiştir), oysaki Erbakan’ın ana tabakası sade dindar kesimdir.
Tabii bir de madalyonun diğer yüzü yani muhalefet var. Sağlam bir muhalefet her zaman iktidara kafa tutabilir. Ama ne yazık ki böyle bir muhalefet göremedik. Baş muhalefet CHP, bunun çok uzağındaydı. Her şeyden önce parti, cumhuriyetçi olduğunu savunurken demokratlığa sapmış, üstüne üstlük anti-demokratik biçimde yönetilmiştir. Dünyada diktatörce yönetilen başka bir sol parti olduğunu sanmıyorum. Baykal son 5 yılda hem gereken muhalefeti yapamamıştır, hem de gerçek solcuları partiden uzaklaştırarak, partinin içini oymuştur. Dün çıkan sonuç, partinin iflasıdır. Baykal’dan nefret eden sol kesim de AKP ile CHP arasındaki farkın bu kadar açık olmasına yol açarak AKP’nin işine yaramıştır.
Seçimde belki de tek alkışlanacak parti MHP’dir. Bileğinin hakkıyla meclise girmiştir. Zaten Türkiye’de %8’lik bir kemik kitlesi vardı. Buna CHP’den dönenleri ve az olan AKP muhaliflerini ekleyerek meclisteki 3. parti olmuştur ve inanıyorum ki CHP’den daha iyi muhalefet yapacaktır.
Bir de DTP meselesi var. Cumhuriyetçi biri olarak her kesimin temsil edilmesi taraftarıyım. Madem Kürtler de bu ülkenin vatandaşıdır, onlar da milletvekili olacaklardır. Bu açıdan DTP’nin meclise girmesi olumlu fakat DTP bu hakkını, seçim öncesi göründüğü gibi farklı emeller için kullanacaksa durum değişir, Kürt-Türk çatışması katlanarak atar ve Güneydoğu sorunu (dikkat edin Kürt sorunu değil!) çözüleceğine daha da düğüm olur.
DTP’nin meclise girmesiyle yüzde 10 barajının anlamsızlığı biraz daha anlaşıldı. Umarım gelecek seçimde böyle bir saçmalıkla bir daha karşılaşmayız.
Son olarak Türkiye’nin gelecek 5 yılına dair düşüncelerimizi söyleyelim: Türkiye, resmen kapitalist düzeni seçmiştir. Buna göre, sosyal devlet anlayışı ortadan yavaş yavaş kalkacak. Önce sağlık sektörü, sonra sırayla diğer sektörler özelleşecek. Büyük sermayeler büyümeye devam edecek. Buna karşın, orta ölçekli şirketler ortadan kalkacak. Ülkede ya işveren ya işçi olacak, ortası temizlenecek. Fakir ile zengin arası uçurum büyüyecek, Reina tarzı mekanlar artarken gecekondu alanları da artacak. Eğitimde eşitsizlik daha da artacak, özel okullar sistemi ele geçirecek, buna rağmen burslar çoğalacak ve artacak. Dışa bağımlılık ve dış borç da artacak. Ülkedeki yabancı sermaye payı da artacaktır. Şehit sayısı da artacak. Hiç mi iyi şey olmayacak? Lüks eğlence yerleri çoğalacak, futbol sermayesi artacak, ekonomi stabil hale gelecek ve sıcaklıklar daha da artacak.
2007 seçimleri milletimize hayırlı olsun!
Genç Kesim İçin Politika
Türkiye’de genç olmak da zor, kardeşim. 1980 Devrimi sonrası dünyaya gelen bir kuşaktan bahsediyoruz. Bu nesil içim “P” demek bile yasak. Hele düşünmek, kitap okumak, hâşâ. Ver önüne bir oyun, 1 yıl boyunca bilgisayar başından kalkmasın. Gençlik bu şekilde ömrünü harcamakla meşgul. Oysa batılı çağdaşları hem bilgisayar kullanıyor, hem kitabını okuyor. Siz neden oyun birincileri Asya’dan çıkıyor zannediyorsunuz? Apolitik gençlik isteyen zihniyet, emeline başarıyla ulaşmıştır. Miting lafını duyunca 3 adım geriye kaçan nesilden bahsediyoruz.
Malum seçim dönemine girmiş bulunuyoruz. 1001 maddeden oluşan vaat listeleri hazırlanmış durumda. Çoğu aynı kelamları ediyor. ABD, AB, NATO, Kıbrıs, Irak, laiklik, PKK ana maddeler. Bugün Sabah gazetesinde Mehmet Tez’in dikkat çektiği konu ilginçti. Tamam, bazı ana maddeler bellidir. Ama bu ülkenin seçmenlerinin önemli kısmı da gençler. Hatta 25 yaş altı gençler. Yani sözünü ettiğimiz apolitik nesil. Partiler bu alana eğilmiyor ya da eğilmek istemiyor. Gençlere yönelik bir vaatleri dahi yok. Cem Uzan yine iyi kıvırıyor, sistemi bilmeyen gençliği “ÖSS kalkacak!” vaadiyle kandırıyor. Hiç olmazsa bir adım atıyor. Öteki partiler de o da yok! Kendi çaplarında takılıyorlar.
Gerçi Tayip Erdoğan’ın keçi sakallı, küpeli bir gence de vaatte bulunması garip olurdu doğrusu. Bu konuda CHP tabana daha yakın. Üniversitelere el atabilir, gayet güzel propaganda yapılabilir.
Mehmet Ağar’ın hakkını yemeyelim ama. ÖSS sonrası evime bir kart yollamıştı. Bakir bir alana el attığının o da farkındaydı sanırsam.
Eskiden ANAP’ın Arı Hareketi varmış, gençleri toplarlarmış. Son zamanlarda duyanınız oldu mu?
Ya AKP? Belli bir genç nesle hitap ediyor belki ama bir gençlik politikası yok. Sanırım tek vaatleri sistemi ele geçirirsek yeriniz hazır, demekten ibaret.
Oysa her ne kadar önemsiz görünse de gençlerin de sorunları var. Mesela? ÖSS’ye kadarki hedefiniz belli, orası tamam. Ya sonra? Şu an herhangi bir üniversitede okuyan genç, okulu bitirince ne olacağını bilemiyor. 1, sistem yanlış (ilkokul 1’den itibaren), 2, okul kalitesi-sayısı oranı çok düşük (hükümet payı yükselteceğine, ısrarla paydayı arttırıyor.), 3, iş ortamı yeni mezunlar için çok karışık. Zaten böyle bir sistemde okuyan gencin okuldan mezun olunca uzman kesilmesinin ihtimali dahi yok. Ben tam 1 yıl sonra mezun olacağım ve daha ne yapacağıma karar vermiş değilim. Bu kadar belirsiz bir sistem olur mu? Çözüm umudu bile yok üstelik, çünkü o yönde bir hükümet programı yok. Hadi bu ciddi konuyu geçtim, iktidar adayı şunu bile dese oyları kapar: “Ülkenin dört bir yanını fiber ağlarla öreceğim, internet hızlanıp ucuzlayacak!” Valla en az 100 bin oy kapmazsa namerdim.
Ülkesini Satanlar Yanıbaşımızda
Bu sabah, üç arkadaş okula gidiyoruz. Barbaros’tan indik, CHP tüm meydanı flamalarla donatmış. Dedim ki “Seçim zamanı en nefret ettiğim şey de bunlar. Acaba kaç kişi bu bayraklara kanıp oy veriyordur ki?”. Arkadaşım öbür arkadaşıma dedi ki “X, doğruyu söyle bir parti gelip sana 100 YTL verse, oyunu o partiye vermez misin?”. Nasıl yani, diye başımı çevirdim. Arkadaşım “Az” dedi. Konuyu açan arkadaş da “Valla ben veririm. 500 YTL’ye fit olursun ama?” Ben şok içinde cevabı dinlerken “Evet” dedi. Sonra bana döndüler, “Peki sen?” dediler. “Hayatta öyle şey yapmam. Şu an AKP gelse 10 milyar dese, bir an düşünmeden hayır derim.” dedim. Bazı şeylerin para olmadığını anlattım. Onların savunması da attıkların oyun hiçbir şey ifade etmemesi, zaten boşa giden oyla hiç olmazsa para alacaklarıydı. Yani arkadaşlarım, sandıkta oy kullanmanın ne manaya geldiğini bile bilmiyorlardı. Onlardan çıkan 1 oyun neler ifade ettiğini bilmiyordu. Sadece onlar değil, Türkiye’nin çoğu da bilmiyor zaten. Bilse 2002 yılında %45 oy boşa gitmezdi. O oyların sahipleri de zaten boşa attıklarını düşünüyordu ve ne olduğunu sadece onlar değil, tüm Türkiye anladı.
Sizce ülkeyi satmanın kavramı nedir? Bir ajanla işbirliği kurup ülke sırlarını satmak mı sadece? Kendi keyfi uğruna ülkesinin kaderiyle oynayanlar aynı kefede değil mi? Kısa vadeli planlar kurup uzun vadede ülkeyi batırmak değil mi? Arkadaşım eline geçen o 100 YTL ile ne yapacak? Gezer, tozar, sevdiği bir kıyafeti alır ve para biter. Oysa aynı oyun vebali tam 5 yıllıktır. Aynı arkadaşım, bundan 3 yıl sonra uğradığı bir haksızlıkta hükümete kızmayacak mı, yoksa “Bunlar bana 100 YTL vermişlerdi” deyip oturacak mı?
Hükümetin çıkardığı yasalar ortada. Yakalanan hırsız, ertesi gün çıkıp yine aynı evi soyuyor. Konu buraya geldiğinde hep bir hikaye anlatırım arkadaşlara, gerçek bir öyküdür ve yaşanalı 1 yıl olmamıştır:
Ankara’da bir eve hırsız girmiş. Evin hanımı da evdeymiş ve hırsızı görünce engellemeye çalışmış. Hırsız kadını bıçaklayıp kaçmış. Kadının bel altı tamamen felç olmuş. Kocası ve akrabaları polise başvurmuşlar. Şansa bakın, hırsız yakalanmış (Buna bile şans diyoruz artık!). Hırsız mahkemeye çıkmış, 3 ayla yırtmış. Olaya sinirlenen kadının yakınları, demokratik haklarını kullanıp adliyenin önünde eylem yapmışlar ve savcı, bu grubu çete oluşturmak suçundan hapse atmış!!!
100 YTL’ye fit olan değerli arkadaşım, evlendikten 10 gün sonra aynı olay senin başına gelse ve karın ömür boyu yatalak kalsa, sen ne yaparsın? Ben 100 YTL aldım, vicdanım rahat deyip oturabilecek misin? Bu, inanın çok ama çok küçük bir örnek. Şu anda biz rejim savaşı da veriyoruz. Ülkenin kalan 3-5 karış toprağı da satılmak üzere. Sen ülkenin topraklarını 100 YTL’ye mi satacaksın?
Boşuna tarihten ders alın demiyorlar. Biraz Osmanlı Tarihi okuyun ülke nerelerden geçmiş görün. Kısa vadeli düşünen Osmanlı vezirlerinin yüzünden, ülkenin ne biçim bir bataklığa düştüğünü görün.
En önemlisi demokratik hakkınızı kullanın. Kendi iradenizle, kendi hür vicdanınızla sandık başına gidip oyunuzu kullanın. Çok geç olmadan!
Nedir Bu Sağ-Sol Meselesi?
İlkokul 5’teydim galiba. O sıraların yakın arkadaşlarımdan Burçin, yarı isyan dolu bir soruyla “Hocam, nedir bu sağ-sol olayı? Anne-babama sordum, küçüksün diye cevaplamadılar.” demişti. Bu konuların ne olduğu hakkında en ufak cevabı bile olmadığını düşündüğüm hocam, gülerek savuşturmuştu soruyu. Doğru ya, tu-kaka konulardı bunlardı. Hele daha 11 yaşındaki birine açıklanıp, gomünist mi yapılacaktı. Hâşâ.
Türkiye bazı şeylere çok geç kaldı. Başta değişimin ne demek olduğunu anlamaya, sonra fikri anlamda Rönesans’a, daha sonra sanayi devrimine en sonunda da kapitalizme. Bizim halkımız kendi ile uğraşmaktan gavurun atı alıp Üsküdar’ı 300 km ile geçmesini bile seyredemedi. Dolayısıyla, esas olaya tanık olamayan değerli halkımız 3. kişiden anlatıma güvenmek zorunda kaldı, ne de olsa 3. dünya ülkesiyiz ya!
Biz cumhuriyetin ne demek olduğunun bile Atatürk’ten öğrendik. Çoğu kişi Atatürk’ü yeni padişah sandı ve bu yüzden cumhuriyetin aslında egemenlik haklarını onlara verdiğini bile anlamadı. Gerçi 2007’de bile anlamayanlar var ya konumuz bu değil. Sonra İnönü geldi, o da hala cumhuriyeti kavrayamamıştı ki halkına anlatsın (Bazı şeyler hala örtbas ediliyor, İnönü’’nün kendi adına para basması hala tabu olarak gizleniyor.) Menderes-Bayar ayrı vaka zaten, isterseniz bulaşmayalım. Derken 60 Anayasası ilan edildi. Kişisel özgürlük hakları ön plana çıktı. Derken halk yeni bir kavramla tanıştı: Sağ-sol
Ama kimse de oturup “Nedir bu sağ-sol?” diyemedi. Nazım Hikmet komünistti ve Rusya’ya kaçmıştı, Rusya da Türkiye’ye düşmandı. Demek ki neymiş? Komünizm kötüymüş. Komünizme kötü diyenlerin kaçının Das Kapital’i okuduğunu merak ediyorum. Sağ için ise durum pek mi farklıydı? O günlerde sağ demek milliyetçilik demekti, ülkücülükten başka manası da olamazdı. Sağ-sol kavramımız bu açıdan ibaretti. Bir tane Marx makalesi okuyan gencecik beyinler kendini komünist sanıyordu. Solun din düşmanlığı olduğunu, ülkenin, dinin elden gideceğini düşünen kalan gencecikler ise ülkücü sayıyordu kendini.
Geçenlerde bir arkadaşım ‘sol’un İngilizce teriminin ne olduğunu sordu bana. “Yapma be abi!” der gibi baktım, “Sol, evrensel bir terimdir oğlum, nereye gidersen git ‘left’ terimi o anlamı verir.” dedim. Tabii, suç onda değil, ona öğretmeyende. Sen gelecekteki vatandaşına hiçbir şey öğretmeyip sonra da vatandaş olmasını bekle. Gerçi o zihniyetin amacı da bu, zaten bu yüzden salak gibi bakıyoruz etrafa. Gençlerin apolitize olmasını istediler ve başardılar.
Burada bir siyaset bilimcisi gibi sağ-sol tanımı yapacak değilim, amacım da o değil zaten. Yalnız, gündemde olan sağın birleşmesi, solun birleşmesi gibi cümlelere Fransızca muamelesi yapanlara bir tepkide bulunmak. Israrla apolitize olmamı bekleyen adamdan, öcümü alabilmek.
Sağ-sol kavramı nereden çıkmış harbiden, bileniniz var mı? Lafı uzatmayarak cevabı vereyim bari. Kavram Fransız İhtilali’nde çıkmış. İhtilal sonundan çözüm arayan taraflar mahkeme tarzı bir yerde toplanmış. Oturum başkanının sağında oturan kralcılarmış, solunda oturanlar ise halkçı. İşte gündemimizi 50 yıldır meşgul eden kavramlar, bu basit oturuş biçiminden ilhamla oluşturulmuş.
Şimdi bu tarihi gerçekten ötürü saptamalar yapmaya kalkmayın. Olay 218 yıl önce olmuş, o kadar yıl içinde bu kavramların altından ne sular akmış, ne hale gelmişler. Bu saptamaları da yapmak için iki tarafın gelişmesini güzelce okuyup irdelemek gerek. Ben ise sadece solun gelişimini okuduğumdan bir saptama yapamam. Yapmam, sağcılara ayıp olur, bana yakışmaz. Keşke, tüm politikacılar da böyle düşünse de, ne olduklarını tüm gerçekliğiyle açıklasalar. Biliyorum, umulanın ötesinde bir ümit. Ama yaşamamızın sebebi de o ümitler değil mi?
NOT: Zaman zaman, politik yazılarım bu sitede yayınlanacaktır.
Son Yorumlar