Arşiv

Archive for the ‘İstanbul Film Festivali’ Category

Festival Günlükleri – 4 (12 Nisan)

Güzel bir cumartesi. 10.45’te Taksim’e ayak bastım, 23.00’te yurt servisine bindim. Arada 4 filme gittim, 2 öğün yedim ve 1 doğumgünü partisine katıldım (2.sine davet edildim, gücüm yetmedi). Biz yine direkt filmlere girelim.

The Savages, 1 yıldan uzun zaman önce duyduğum ve kenara not aldığım bir film. Açıkçası fazla yalın buldum. Bunu demekle aksiyonu kastetmiyorum, olay döngüsü çok yavaş. Planlar uzun olmamasına rağmen uzun geliyor size. Sanırım rejiden kaynaklanan bir sorun. Çünkü senaryo tıkırında işliyor. Laura Linney ve Philip Seymour Hoffman muhteşemler. Ama kesinlikle daha iyi yönetilebilirdi ve daha kaliteli olabilirdi. Yine de keyifle izleniyor.

Çocuk Yönetmen, Güney Kore yapımı bir çocuk filmi. Sıkmadığı kesin ama gerek senaryoda gerek rejide gerekse kurguda bazı sorunlar vardı. Bunlar ilk film handikapları da olabilir. Ama bir çocuk filmi niteliğini aşamıyor.

Bir Sarışının Aşkları, Milos Forman’ın Çekoslovakya’da çektiği erken dönem yapıtlarından. Film, döneminin özelliklerini taşıyor. Komünist rejimin baskıcı ortamında sembolik anlatımı doruğa çıkaran, alt mesaj zengini bir film. Dönemle ilgili geniş bir bilgi birikimim veya deneyimim olmadığından bu mesajları, sembolleri tam göremedim. Yine de ana karakterimiz Andulov’un Çekoslovakya’yı temsil ettiği aşikar. Kızımıza sulanan erkeklerin de rejimlere denk geldiği söylenebilir. Ama daha detaylı bir analiz beni aşar. Film, belki günümüze göre çok demode fakat dönemi anlamak ve bunun sanata etkilerini gözlemlemek için birebir.

Marc Caro, bilindiği üzere birer tasarım harikası olan Şarküteri ve Kayıp Şehrin Çocukları filmlerinde Jeunet’in partneri. İşte bugün izlediğim dördüncü film de Caro’nun ilk solo çalışması. Yine tasarım göz alıcı. Efektler, yakın planlar harikulade. Ama film Alien ve 2001: A Space Odyssey’den çok etkilenmiş. Hele son sahne 2001’in resmen aynısı. Ama o sahneyi de sinemada izlemek harika bir duygu. Keşke 2001’i beyazperdede izleyebilsem dedirttiriyor insana. Eğer izleyecekseniz Caro’nun şu sözü aklınızda olsun (Film başlamadan önce sahnede söyledi): “Bu film, deliler hakkında bir deli tarafından çekilmiş bir film.”

 

Savage Ailesi/The Savages

Oyuncular: Laura Linney, Philip Seynour Hoffman, Philip Bosco, Peter Friedman, David Zayas, Gbenga Akinnagbe – Görüntü Yönetmeni: W. Mott Hupfel III – Müzik: Stephen Trask – Senaryo ve Yönetmen: Tamara Jenkins – ***1/2

Çocuk Yönetmen/Boy Director

Oyuncular: Young-Chan Kim, Yeo-Jin Choi, Sang-Ho Kim (Kalan bilgiler internette yok) – Yönetmen: Woo-Yeol Lee – **

Bir Sarışının Aşkları/Lasky Jedne Plavovlasky

Oyuncular: Hana Brejchova, Vladimir Pucholt, Vladimir Mensik, Ivan Kheil, Jiri Hruby, Milada Jezkova, Jozef Sebanek – Görüntü Yönetmeni: Miroslav Ondricek – Müzik: Evzen Illin – Senaryo: Milos Forman, Jaroslav Papousek, Ivan Passer, Vaclav Sasek (Milos Forman, Jaroslav Papousek, Ivan Passer’in hikayesinden) – Yönetmen: Milos Forman – ****

Dante 01

Oyuncular: Lambert Wilson, Lihn Dan Pham, Dominique Pinon, Yann Collette, Bruno Lochet, François Levantal, Simona Maicanescu, Gerald Laroche, François Hadji-Lazaro, Lotfi Yahya Jedidi, Dominique Bettenfeld – Görüntü Yönetmeni: Jean Poisson – Müzik: Raphael Elig, Eric Wenger – Senaryo: Marc Caro, Pierre Bordage – Yönetmen: Marc Caro – ***1/2

Festival Günlükleri – 3 (11 Nisan)

Bugünkü ilk filmime heyecanla gittim ve buna da değdi. İkinci filme ise alternatif olarak gittim, yani güzel çıkabilir diye ama çıkmadı. İsterseniz detaylara inelim.

Before the Rain, başucu filmlerimden biridir. Dolayısıyla Milcho Manchevski, takip ettiğim bir yönetmen. Açıkçası bu son filmi de beni gayet tatmin etti. ‘Atalara saygı’ özünden hareketle bir gerilim filmi çekmiş. Geçmişe saygı, hayatın anlamını arayış, ebevyenlik ilgilenilen ana konular içerisinde ve tabii Makedonya’ya dair yorumlar. Çoğunun ilk denemesi olsa da oyunculuk dikkate değer. Manchevski izlenmeyi, takip edilmeyi hak ediyor ve bu film de bunun gayet güzel bir kanıtı.

Şu ana kadar gittiği en sıkıcı film herhalde. Hiçbir şey anlamadım. Sanırım bir adada yaşayan bir gayin hayatından bir kesitti.

Gölgeler/Senki

Oyuncular: Borce Nacev, Vesna Stanojevska, Ratka Radmanovic, Sabina Ajrula, Filareta Atanasova, Salaetin Bilal – Görüntü Yönetmeni: Fabio Cianchetti – Müzik: Ryan Shore – Senaryo ve Yönetmen: Milcho Manchevski – ****

La Leon

Oyuncular: Jorge Roman, Daniel Valenzuela, Jose Munoz, Juan Carlos Rivas – Görüntü Yönetmeni: Paula Grandio – Müzik: Vincent Artaud – Senaryo: Santiago Otheguy (Santiago Otheguy ve Juan Diego Solenas’ın hikayesinden) – Yönetmen: Santiago Otheguy – *

Festival Günlükleri – 2

Bugünkü filmim bir garipti. Hani bazı duygular vardır ya adlandıramazsınız, kelimelere dökemezsiniz. Bu filmin de neyi anlatılmalı, iyi mi, kötü mü karar veremiyorum. Fransız bir adam Kazakistan’a giriyor ve durmadan doğuya gidiyor. Önünde ne olursa olsun! Neden gidiyor, nereye gidiyor bilmiyoruz. Öyle gidiyor salak salak. Biz de onu izliyoruz, başka bir salaklık olarak. Doğal olarak karşısına çeşitli kişiler çıkıyor. Zaten o kişiler de olmasa, filmi çöpe atın. Hatta filmin adı da bunlardan biri: Ulzhan. Uzun lafın kısası, ne idüğü belirsiz bir film. Yalnız sonunda bir şeyler hissettirdi bana. Nasıl oldu, onu da anlamadım. Garip, hatta garip ötesi.

Ulzhan
Oyuncular: Philippe Torreton, Ayanat Ksenbai, David Bennent, Zhaina Abdieva – Görüntü Yönetmeni: Tom Fæhrmann – Müzik: Bruna Coulais, Kuat Shildebayev – Senaryo: Jean-Claude Carriére (Regis Ghezelbash’ın fikrinden) – Yönetmen: Volker Schlöndorff – **1/2

Festival Günlükleri – 1

İlginçtir bu yıl o kadar heyecanlı değilim. Artık alıştım galiba. Her nisanda 2 hafta boyunca film manyağı olmak aşırılıktan çıktı. Bu yıl aldığım 18 bilet bile sonradan az geldi. Programa bakıp kendi kendime “Ne kadar çok boş günüm var!” dedim. İnsanın gözü doymuyor. Allah doyursun valla.

Dediğim üzere başlangıç heyecanı olmadığı için ilk filmime gayet sakince gittim. Zaten festivalin ilk 2 gününü bay geçtim. 3. gün yani 9 Nisan Pazartesi iki film vardı programımda. Okuldan çıkıp gayet rahat biçimde yemeğimi yedim ve Atlas’ın yolunu tuttum.

İlk filmim bir Amerikan bağımsızı: King of California. Sıra dışı bir baba-kız hikayesi. Olgun kız, deli babasına ayak uydurmaya çalışıyor. Başarılı oyunculuklar ve dinamik reji filmi izlettiriyor. Ama oldukça naif senaryo bir noktada etkileyiciliğini kaybediyor. Bu da filme çok kan kaybettiriyor. İlginç işler aranan festival için dikkate değer ama başka yerde olsa dikkat çekmeyecek bir yapım.

İkinci film 2000 yılından. O yıl Avrupa sinemaseverlerini bayağı etkilemiş bir Tayvan yapımı: Yi yi. Bana göre ise ilk başta fazla dikkat çekmeyen ancak üstüne kafa yorunca anlam kazanmaya başlayan bir film. Filmin ana cümlesi “Gerçeğin sadece yarısını görebiliriz.” Filme de bu cümle üzerinden baktığınızda anlam kazanıyor. Yani bir nevi anahtar cümle. Bu cümleyi bulamazsanız film, oldukça uzun, sıkıcı ve yavaş. Ama anahtarı taktığınızda film, ilham verici, dokunaklı ve hatta eğlenceli. Başta mimari (sanat tasarımcısına alkış) üslup olmak üzere detaylar önem kazanıyor filmde. Hayata dair çok önemli şeyler söylüyor, üstüne de benim çok hoşuma giden saptamalarda bulunuyor. Kesinlikle izlenmeye değer. Fakat alelade izlenmemeli, zaman ayırarak dikkatle seyredilmeli.

Define/King of California
Oyuncular: Michael Douglas, Evan Rachel Wood, Willis Burks II, Laura Kachergus – Görüntü Yönetmeni: Jim Whitaker – Müzik: David Robbins – Senaryo ve Yönetmen: Mike Cahil – ***

Bir, İki/Yi yi
Oyuncular: Nien-Jen Wu, Elaine Jin, Issei Ogata, Kelly Lee, Jonathan Chang, Hsi-Sheng Chen, Su-Yun Ko, Shu-shen Hsian – Görüntü Yönetmeni: Wei-han Yang – Müzik: Kai-Li Peng – Senaryo ve Yönetmen: Edward Yang – ****

Shortbus Üzerinden 21. Yüzyıl Cinselliği

Bazıları ısrarla kabul etmese de 21. yüzyıl, cinselliğin açıkça yaşandığı bir yüzyıl. Eşcinseller kimliklerini özgürce açıklayabiliyor, kadınlar nasıl orgazm olacaklarını doktorlarıyla tartışabiliyor, erkekler ise Viagra’larını özgürce kullanıyorlar. Çocuklar bile prezervatifin ne demek olduğunun az çok farkında.

Böyle bir yüzyılda bazı unsurların tabu kalması bana biraz saçma geliyor. Mesela Babel filmini kız arkadaşı ile izlemenin sakıncalı olduğunu düşünenler var. Neden? Japon aktrisimiz organını gösteriyormuş. Vah vah! Hâlbuki filme giden kız böyle bir şeyin olduğunun farkında değildi! Şimdi Babel porno filmi statüsüne mi giriyor? O zaman bütün filmleri siyah kaplar içinde satmalılar. Tabii, herkesin görüşü farklı olabilir ama bu tarz saplantılar saçma geliyor. Çünkü o filmin amacı bambaşka, filmi sadece cinsel sahneleri ile değerlendirmek ne kadar mantıklı ki?

Benim asıl değinmek istediğim John Cameron Mitchell’ın 2. uzun metraj çalışması olan Shortbus filmi. Muhafazakâr çevreler filme porno etiketi yapıştırmakta gecikmedi. Zaten film Singapur’da yasaklandı. Filmi daha önce duymamanız olası çünkü İstanbul Film Festivali’nde gösterildi sadece. Gece 2’de gösterildiğinden meraklıları hariç ilgi gösteren pek olmadı. Hiçbir Türk dağıtımcının da filmin haklarını satın almaya cüret edebileceğini zannetmiyorum. Doğal olarak film otomatikman Türkiye’nin gündeminden çıkıyor. Tüm bunlar filmin çok etkileyici olmasını etkilemiyor tabii. Film, bence küçük bir başyapıt.

Filmin ilk 10 dakikasını izlediğinizde siz de filme değişik yaklaşabilirsiniz, bütününü izlediğinizde fikirleriniz tamamen değişecek. Bir çift terapistinin orgazm olamama sorununu ana eksenine yerleştiren film, cinselliğin hayata etkiyen izdüşümlerini inceliyor. Tüm karakterlerini filme de adını veren Shortbus adlı barda (bar da denemez aslında ya) buluşturuyor. Bu mekânda her türlü cinsel aktivite serbest, sadece üyeler ve üyelerin davet ettikleri kişiler girebiliyor. Her oda da farklı bir aktivite mevcut. Mesela bir odada canlı müzik eşliğinde içkinizi içebiliyorsunuz, diğer odada üyelerin çektiği filmlerin gösterildiği film festivali var, diğer tarafta kadınlar sohbet ediyor, başka bir odada da grup seks yapılıyor (tamam, burası çok abartılmış). İşte böyle bir mekânda karakterlerimiz hayatlarını etkileyecek sınavlardan geçiyor. Gay bir çift olan Jamie&James’in dışa açılma sorunları var. Daha doğrusu James, filmin ortasında açığa çıkan mutlak planına doğru yol alırken Jamie’yi planın sonuçlarına hazırlıyor, çaktırmadan. Terapistimiz sorununun nedenlerini araştırırken de bir fahişe hayatın amacını arıyor.

“Ne sapık film” dediğinizi duyar gibiyim. Kötü çekilseydi muhakkak öyle olurdu. Yalnız film o kadar doğal ve samimi ki hiçbir şekilde itici gelmiyor. Tam tersine filmin içine kolayca girebiliyorsunuz ve o havayı teneffüs edebiliyorsunuz. Gerek diyaloglar gerekse olaylar o kadar hayatın içinden ki bırakın itici olmayı bir an için perdeden çıkıp önünüzde oluyor. Sanki yürüyüp elinizi uzatsanız karakterlere dokunacaksınız. Film, aynı zamanda bir 11 Eylül filmi. 11 Eylül sonrası New York insanının travmatik hali hakkında başarılı saptamalarda bulunuyor. En küçük arızadan (elektrik voltajının gidip gelmesi gibi) korkan insanlar topluluğu örneğinde görüldüğü üzere. Yani film, asla cinselliği kullanmıyor, tersine onun üzerine saptamalarda bulunup bu yüzyılın önemli sorunlarından biri haline gelen bu probleme çözümler üretiyor. Sonuçta AIDS hala çağımızın en önemli hastalığı ve binlerce kişi iktidarsızlıktan kıvranıyor. Sizce bunlar da hayatın bir parçası değil mi yoksa hala tabu olarak görülüp sakınılması gereken düşünceler mi?

Filmin başarısında aslan payı filmin senaristi, yapımcısı ve yönetmeni olan John Mitchell Cameron’a ait. 2001 yılının gözde bağımsız filmi Hedwig and the Angry Inch’in (bu film de ülkemize uğramadı ama yurtdışında küçük çapta fırtınalar kopararak kült mertebesine erişti) yönetmeni olan Cameron, yine radikal bir işe imza yapıyor ve bunu da sinema kriterleri çerçevesinde hakkıyla yapıyordu. Doğrusu 2 filmiyle resmen usta mertebesine ulaşabilecek işler başardı. Tıpkı ilk filmde olduğu gibi animasyon sahnelerine yer veren Cameron’un en önem verdiği unsur ise müzik. Shortbus’ın ses kaydında (soundtrack) enfes şarkılar mevcut. Bilhassa filmde de doruk noktası teşkil eden Justin Bond’un icra ettiği ‘In the End’ defalarca duymaktan sıkılmayacağınız, sizi ferahlatacak bir parça. Film diğer önemli ayağı ise neredeyse tüm oyuncularının amatör oluşu ve çoğunun filmdekine benzer bir hayat tarzına sahip olması. Öyle ki filmin sonunda ibaresini gördüğümüz ‘Senaryo kadro ile ortak yazılmıştır’ cümlesi daha iyi açıklıyor her şeyi. Filmin doğallığındaki belki de en önemli şey bu unsur.

Filmi izledikten sonra belki de cinselliği dair önyargılarınız değişecek. Onları onaylamasanız bile, hoşgörü ile yaklaşıp onların da birer insan olduğunu göreceksiniz. Belki de bizden bile daha çok acı çeken, incinen ve eğlenen insanlar. Hayatın farklı bir açısıyla karşılaşmak daha iyi bir film bulamazsınız.

Venüs

Açıkçası filme girerken bu kadar başarılı bir film izleyeceğimi düşünmüyordum. Peter O’Toole’a duyduğum minnet duygusuydu, gitme sebebim. Dile kolay adam 8 kere Oscar adayı oldu ve hiç kazanamadı. Film biterken içimi ferahlatıcı bir his kapladı. En kısa zamanda İzmir’e gidip dedemi görme isteği uyandı içimde. Bu yoğunlukta nasıl olacak, o da ayrı mesele.

80’e merdivenini dayamış bir aktörün son günlerini izliyoruz. Hiçbir zaman hayata küsmemiş biri, hala hayatla mücadele halinde. Hala oyunculuk yapıyor, her ne kadar –kendi deyişiyle- ceset rollerinde tekel olsa da! Her gün 2 eski arkadaşıyla bir cafede sohbet ediyor. Tiyatroya gidiyor, kim bilir kaç yıl önce terk ettiği karısını ziyaret ediyor. Bu arada her ne kadar iş işten geçmiş olsa da, kadınları çok seviyor. Belki de bu yüzden en iyi dostunun bakıcısına kur yapıyor. Onunla ilgileniyor ama o da farkında ki onun çağı geride kalmış. Buna rağmen pes etmiyor, çabalıyor, belki de tek bir öpücük için…

O kadar hafif ve sürükleyici bir hikaye ki izlemeye doyamıyorsunuz. Çok samimi ve içten. Hayata dair enfes diyaloglarla dolu. Mesela:

Maurice: Çoğu erkek için, kadın vücudu hayatında gördüğü en güzel şeydir.

Jessie: Peki kadınların görebileceği en güzel şey nedir? Biliyor musun?

Maurice: İlk çocuğu!

Ne kadar doğal değil mi? Aynı derecede komik ve düşündürücü. Bütün kadronun enfes oyunculuğu ama büyük şef Peter O’Toole’un öne çıkan performansı görülmesi gerek. Benim izlemeye doyamadığım Notting Hill’in yönetmeni Roger Michell’ın sade yönetimi ve uyumlu şarkılarla keyfine doyulmaz bir seyirlik.