Arşiv
Persepolis
Fransızlar daha çok animasyon yapmalılar. Onların animasyonları bir farklı oluyor. Ne Pixar, ne de Miyazaki gibiler. Bambaşka çiziyorlar çizgilerini. En son Belleville’de Randevu ile şahit olmuştuk bu türe. Üstelik değişik olan sadece teknikleri değil, hikaye anlatma biçimleri de. Dolayısıyla bir başka yapıyor bunlar filmlerini. Her biri izlenip, zevk alınması gereken filmler.
Marjane Satrapi’nin otobiyografik hikayesini izliyoruz. İran doğumlu bir grafik romancı olan Satrapi, çocukluğundan Fransa’ya taşınmasına kadar olan zamanı kimi zaman oldukça gerçek, kimi zaman da masalsı olarak anlatıyor bize. Tabii öyküyü ilginç kılan husus, bu çocukluk ve gençliğin, politik çalkalanmalar yaşamakta olan İran’da geçmesi. Dolayısıyla dünya filme, bir animasyon olarak değil, bir politik günlük olarak bakıyor. Bence çok yanlış. Bu şartlanmayla giden seyircinin hayal kırıklığına uğrası bile muhtemel. Çünkü Satrapi İran’ı kötülemiyor, sadece gördüğü olayları takdire şayan bir sadelikle anlatıyor. Böyle yapması da, filmin değerini (en azından benim gözümde) bir kat daha arttırıyor. Halbuki filme politik unsurları için giderseniz, bir çocuğun politik bakış açısını izleyeceksiniz ki size çok hafif gelebilir.
Seslendirenler: Chiara Mastroianni, Catherine Deneuve, Danielle Darrieux, Simon Abkarian, Gabrielle Lopes Benites, Gabrielle Lopes, François Jerosme – Müzik: Olivier Bernet – Senaryo: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi (Marjane Satrapi’nin çizgi romanından) – Yönetmen: Marjane Satrapi, Vincent Paronnaud
**** G.T.: 26 Ekim Y.T.: 30 Ekim
3:10 to Yuma
Filmden haberdardım ama bu, 1 ay önce IMDB Top 250 listesinde filmin adını görünce şaşırmamı engellemedi. Demek ki gerçekten güzel dedim, kendi kendime. Filmi şans eseri bulunca da hemen izleyeyim dedim.
Film, gayet başarılı çekilmiş bir western, fazlası değil. Türe bir yenilik getirdiği filan da yok, zaten kendisi bir yeniden çevrim. Ama bir westernin vaat ettiği her şeyi fazlasıyla yerine getiriyor. İyi de olsa, kötü de olsa cool karakterler; silahlı aksiyon sahneler; kenarda kalmış 1-2 güzel kadın; göz dolduran bir final; derinden giden bir ezgi; vs.
Ben de biraz westernlerde sıkıldığım için (koskoca Once Upon a Time in the West’de bile sıkılmıştım) pek ilgimi çekmedi ama bir western hayranı için başyapıt sayılabilir. Güzel bir kadro kurulmuş. Başta Bale ve Crowe olmak üzere Ben Foster, Alan Tudyk ve yaşlı kurt Peter Fonda çok iyi. James Mangold zaten bir şekilde (her seferinde farklı bir türde ilginç bir projeye imza atıyor ve kendini izlettirmeyi başarıyor.) takip ettiğim, şeytan tüyü olan bir yönetmen. Teknik yönden de filmin kusursuza yakın olduğunu söyleyebiliriz. Senaryodaki 1-2 ufak çelişkiyi saymazsanız eğlenceli bir western izlemeye hazır olun derim.
Oyuncular: Russell Crowe, Christian Bale, Logan Lerman, Ben Foster, Dallas Roberts, Peter Fonda, Alan Tudyk, Gretchen Mol, Vinessa Shaw, Luce Rains – Görüntü Yönetmeni: Phedon Papamichael – Müzik: Marco Beltrami – Senaryo: Halsted Welles, Michael Brandt, Derek Haas (Elmore Leonard’ın kısa öyküsünden) – Yönetmen: James Mangold
***1/2 G.T.: 2 Kasım Y.T.: 28 Ekim
4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün
Filmi seyrederken kendimden ciddi ciddi şüphe duydum: “Ben mi salağım, anlamıyorum?” Neyse ki jenerik akmaya başlayınca arkadaşım Naci, duygularıma tercüman oldu: “Abi, kaç, kaç! Çabuk!”
Söz konusu film Cannes Film Festivali’nde bu yıl Altın Palmiye almıştır, ey okuyucular. Aradan 2 gün geçti izleyeli, hala düşünüyorum, nasıl böyle bir filme o koskoca ödülü verebilirler. Anlamıyorum.
Film, komünizmin son yıllarını yaşayan Romanya’da kürtaj sorununu anlatıyor. Kürtaj yasa dışı olduğundan otel köşelerinde kürtaj olmak zorunda kalan 2 üniversite öğrencisi genç kızın başına gelenleri izliyoruz. Doğrusu içlerinden biri kürtaj oluyor ama neden olduğunu hala sorguladığım üzere öbür kız daha çok etkileniyor olaylardan (tamam, olay beklemediği şekilde ona da dokunuyor ama…).
Ben bir kere şunu anlamadım: Film bize ne anlatmak istiyor? Kürtaj kötü bir şeydir mi? Kürtaj yasa dışı olmasaydı hiç bunlar olmayacaktı mı? Bir kürtaj oldum, hayatım değişti, erkek arkadaşımdan nefret ediyorum mu? Nedir? Bana 2 saat boyunca o film neden izlettirdiniz? Bu filmin Dünya Sinema Tarihi’nde ne gibi bir yeri olabilir?
Bana bu soruları açıklayan olursa beri gelsin.
Oyuncular: Anamaria Marinca, Laura Vasiliu, Vlad Ivanov, Alexandru Potocean, Ion Sapdaru, Teodor Corban – Görüntü Yönetmeni: Oleg Mutu – Yazan ve Yöneten: Cristian Mungiu
İpek
Bundan sonra sırf oyuncu için filme gitmeyeceğim. Gerçi her seferinde bu kararı verip yine bozuyorum ama bu sefer kesin (acaba?). Keira Knightley’in güzelliği bile bazı şeylere yetmiyor demek ki. Zaten bir yan rol oynayan Knightley kendini gösterecek zaman da bulamıyor.
Filmin esas sorunu derdini anlatamaması. Bu film neyi anlatıyor? Doğrusu bir takım tahminlerim var ama hepsi de bir şekilde çürüyor. Filmin başında, Pitt’in oynadığı Hervé karakterinin tutkusu sandım, ana nokta olarak. Sonra karakter Japonya’da umduğumdan az kalsa da yabancı bir kadına duyulan özlem ortaya çıktı. Ondan sonra Japonya faslı tamamen bitti, üstelik finalde Japonca mektubun üstündeki sır da aralanınca, Hervé-Helene aşkı ön plana çıktı. Şimdi film, hiçbirini merkeze almıyor ama her birini de merkezmiş gibi gösteriyor. Yani tamamen çuvallıyor. Ne olduğu belirsiz yan hikayeler de cabası üstelik. Kısaca filmde ne senaryo var, ne reji.
Buna rağmen Knightley ile Alfred Molina filmi bir yere kadar sürükleyebiliyor. Müzikler çok hoş, bazı yerlerde yürek sızlatan derecede. Dönem filmi olduğu için sanat yönetimi güzel. Üstüne Japonya’nın güzel manzaraları biniyor. Ama hiçbiri senaryodaki esas sorunu unutturamıyor çünkü çok bariz.
Oyuncular: Michael Pitt, Keira Knightley, Alfred Molina, Sei Ashina, Koji Yakusho, Naoko Hidetaro, Kenneth Walsh – Görüntü Yönetmeni: Alain Dostie – Müzik: Ryuichi Sakamoto – Senaryo: François Girard, Michael Golding (Alessandro Baricco’nun romanından) – Yönetmen: François Girard
**1/2 Y.T.: 27 Ekim
Paris’te 2 Gün
Before Sunrise ile Before Sunseten sevdiğim filmlerdendir. Güzelliği, kadınla erkek arasındaki o garip ilişkiyi farklı bir açıdan (felsefik de denilebilir) anlatması ve anlatırken de yarı politik mesajlar vermesidir. İşte o filmdeki kızı oynayan Julie Delpy, filmin adını okuduğunuzda bile çağrışım yaptıran bir film yazdı, oynadı, müziğini yaptı ve yönetti. Şimdi bu filme koşar adımlarla gidilmez de ne yapılır?
Delpy yine bir çift çıkarıyor önümüze ve yine kız Fransız, erkek ise Amerikalı. Çıkmaya başlayalı 2 yıl olmuş, New York’ta yaşıyorlar ve tatile Avrupa’ya geliyorlar. Venedik’ten sonra 2 günlüğüne kızın ailesine uğrayalım diyorlar. Film de öyle başlıyor. Bizim çift 2 gün boyunca, Paris’i gezerken ilişkilerine yeniden göz atıyorlar. Burada çıkan esas husus ise Fransız-Amerikalı farkı. Kız, Amerika’da yaşarken belli etmese de ülkesine dönünce bir Fransız oluyor. Böylece erkek önce şaşırıyor sonra olan biteni anlamaya çalışıyor ama bu kültür şokunda ne yapacağını şaşırıyor. Kız ise 2 yıllık ilişkisiyle ülkesinde kendini bulma arasında ikileme düşüyor. Tabii başta kızın anne-babası olmak üzere yan faktörler de devreye girince işler tamamen açmaza giriyor.
Delpy bu karmaşık ilişkiler ağından paçayı komediyle kurtarmaya çalışmış. Kısmen başarılı olmuş denilebilir. Başarılı sahneler olsa da yer yer aşırıya kaçan durumlar mevcut. Bu bölümler filmin yapısını bozup sırıtıyor. Buna karşın bir Fransız ile bir Amerikalı arasındaki farkı başarıyla veriyor. Yalnız burada da şu sorun karşımıza çıkıyor, ülkeler arası farka değinmekten kız-erkek farkına pek zaman bırakmıyor. Diğer deyişle filmin romantizmini fena halde düşürüyor.
Filmin en önemli artıları oyuncu kadrosu. Adam Goldberg ile Julie Delpy başrollerde çok doğal oynarlarken yan kadro da pek aşağı kalmıyor. Delpy’nin filmde kendi anne-babasını oynatması filmin inandırıcılığına önemli bir katkıda bulunmuş.
Son tahlilde, izlemesi fena halde keyifli, komik, rahatlatıcı bir film çıkmış ortaya. Belki herkese hitap etmez ama Delpy ve Fransa sevenlerin çok hoşuna gideceği kesin.
Oyuncular: Julie Delpy, Adam Goldberg, Albert Delpy, Marie Pillet, Daniel Brühl, Aleksia Landeau, Adan Jodorowsky, Alexandre Nahon – Görüntü Yönetmeni: Lubomir Bakchev – Müzik: Julie Delpy – Yazan ve Yöneten: Julie Delpy
*** Y.T.: 24 Ekim
Kelebek ve Dalgıç Giysisi
Ben bir engelliyim. Hayatımda bu yüzden çok farklı şeyler yaşadım. Bunların çoğu hiç hoş olmayan şeyler ve ömür boyu da bunlar sürecek, engel olamam. Ama direnebilirim, nasıl mı? Hayata sımsıkı tutunarak, her şeye rağmen bir insan olduğumu unutmayarak, vs. Bu anlattıklarımı okuyunca bana acıyacaksınız, normaldir. Zaten benim yaşadıklarımı yaşamadıkça da anlayamazsınız.
Böyle bir yazıyı en son 2 yıl önce yazmıştım galiba. Vizyona Mar Adrento/İçimdeki Deniz girmişti ve herkes yere göğe koyamıyordu. Oysa ki film, ana karaktere acımaktan başka bir şey yapmıyordu, yani bence gayet sıradan bir filmdi. Dün Filmekimi’nde izlediğim filmse konuya başka bir açıdan bakıyordu. Engelli bir karakterin de insan olduğunun altını çiziyor. Bir kere ilk 20 dakikada filmi ana karakterin gözünden izliyoruz. Verdiği tepkileri normal olarak duyuyoruz, esprilerini dinliyoruz, terapistinin göğüslerine bakışını izliyoruz. Gayet normal değil mi? Normal bir erkek gibi. Ama bu erkek tek gözü hariç tamamen felç olan biri. Dışarıdan baktığınızda korkarsınız, çarpılmış gibi. Oysa kamera yeniden adamın gözüne yerleştiğinde yine olay normale dönüyor.
Filmde anlatılan olay gerçek bir hikayeden alınmış. Fransa’nın en ünlü moda dergilerinden (bizde de yayınlanan) ‘Elle’ dergisiniz editörü olan Jean-Dominique Bauby, bir gün araba sürerken aniden felç geçirir. Tek gözüyle iletişim kurabilen Bauby, terapistinin gayeti sayesinde kitap yazar. Yaşadıklarını dünyaya bağıran bu kitap, izlediğimiz filme de kaynak teşkil eder. Bauby’nin yaşadığı deneyim gerçekten izlenmeye değer. Kendisini dalgıç elbisesi içinde tasvir eden Bauby, aslında hayata o kadar da sımsıkı tutunmuyor. Sadece elindeki imkanları kullanıyor. Ateist olmaya hala devam ediyor, hala karısını aldattığı sevgilisine aşık. Çünkü o bir süper kahraman değil, her hareketi doğru da değil. Tıpkı bu yazıyı okuyan sizler gibi.
Böyle bir filmi yönetebilen Julian Scnabilen’e binlerce alkış, zaten Cannes’da da ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü kucakladı. Spielberg’ün görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Janusz Kaminski, bir engellinin dünyasını harika yansıtıyor. Bence gerisi de boş. Bu filmin en önemli öğesi kesinlikle rejidir ve inanılmaz güzel çalışılmış.
Engelli olmak nedir? Hiç düşündünüz mü? Belki bir gün siz de arabanızı sürerken bir anda bir dalgıç elbisesine hapsolacaksınız. Ya siz ne yaparsanız?
Kelebek ve Dalgıç Giysisi/Le Scaphandre et le Papillon
Oyuncular: Mathieu Amalric, Emmanuelle Seigner, Marie-Josée Croze, Anne Consigny, Patrick Chesnais, Max Von Sydow, Niels Arestrup – Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski – Müzik: Paul Cantelon – Senaryo: Ronald Harwood (Jean-Domique Bauby’nin romanından) – Yönetmen: Julian Schnabel
**** Y.T.: 24 Ekim
The Brave One
1 yıl kadar önceydi galiba, Hıncal Uluç köşesinde bir olayı nakletmişti. Ankara’da yaşanan gerçek bir olay. Günün birinde bir eve hırsız giriyor, evdeki hamile kadını öldürüp kaçıyor. Kocasının şansına polisler iyi çalışıp katili yakalıyorlar ve katil mahkemeye çıkıyor. Ama süper kanunlardan yararlanıp dışarı salıveriliyor. Olay ertesinde isyan eden merhumun kocası ve akrabaları çete kurmak suçundan içeri atılıyor!
Şimdi ne alaka diyeceksiniz. Çok alaka. The Brave One ‘vigilante movies’ denilen alt türün son örneği. Bu türü kısaca bir yakını öldürülen kişinin, işi kanunlara bırakmayıp kendi intikamını aldığı filmler olarak tanımlayabiliriz. Geçmişte sürüyle örneğinin izlemişizdir. Hatta popüler bir örnek vermek gerekirse Spider-Man’i sayabiliriz. Bu türün çok tartışılan bir handikabı vardır, kahraman işini kendi hallettiği için kanunlara, devlete yani modern ve sosyal topluma güvenmez. Bu da 21. yüzyılın modern toplumları için bir tezatlık oluşturur. Çünkü modern dünya ‘hukuk devleti’ altında yaşamaktadır ve her yanlışın hesabına hukuk bakmalıdır. Ama her sistem gibi ‘hukuk devleti’ de ideal değildir ve açıkları vardır. Hele Türkiye gibi 3. Dünya ülkelerinde bu açıklar çok daha fazladır. İşte bu tür de bu açıklıklardan yola çıkıyor. Ya birey bu açıklar altında kendi hürriyetini kaybederse? Öyle ya demokrasilerde öncelik birey hürriyetinde değil mi?
Bu konuda çok farklı görüşler mevcut. Her şeyin kanuna bırakılması gerekildiğine inanan bir çoğunluk var. Bazı hataları ‘Îstisnalar kaideyi bozmaz.’ saptamasıyla kanıtlamaya çalışanlar var. Ben de diyorum ki “Ya o istisna canınız olursa?”. İşte orada film kopar.
Erica Bain başarılı bir radyo programcısıdır, özel hayatı da çok iyidir. Çok sevdiği nişanlısıyla evlenmek üzeredir. Derken parkta yaptıkları bir yürüyüşte bir grup magandanın saldırısına uğrarlar. Sonuçta nişanlısı ölür, Erica da komaya girer. Komadan çıkınca olayları öğrenen kadın, bir çeşit bunalıma girer. Sokağa ilk çıktığında ilk işi bir silah almak olur. Çünkü kendini yalnız ve savunmasız hissetmektedir…
Kadının silah aldığı sahnede aklıma Before Sunset geldi. Filmde, Celine bir Fransız olarak Amerika’da kaldığı günleri anlatırken şöyle diyordu: “Amerika’dan ayrılmam gerektiğini sokakta silah almak isterken anladım. Ben ve silah! Korkunçluğu düşünebiliyor musun?” Sorun sadece Amerika’da değil, yanlış anlamayın. Bu, modern dünyada bireyin teknoloji karşısında yalnızlığının bir sonucu.
Filme geri dönersek, başarılı bir tür filmi izliyoruz. Filmin özüne uygun bir ton, renkler, senaryo, final ve karakteri. Bir arkadaşım filmin fazla karanlık olduğunu söyledi. Yanılıyordu, Erica’nın dünyasını tüm çarpıklığıyla gözümüzün önüne seren harika bir görüntü çalışması yapılmış. Jodie Foster Erica rolünde kendinden geçercesine oynuyor, müthiş bir şey. Geriye söylenecek ne kalıyor ki? Türün tüm gereklerini yerine getiren kalburüstü bir çalışma.
Son olarak şunu sormak istiyorum: Ya Erica Türkiye’de yaşasaydı? Ya nişanlısını öldüren tinerci, anında sokağa dönseydi? Erica’nın yüreğindeki acı ne zaman dinerdi? Bu acıyla kaç kişiyi öldürürdü ve sistem Ericaları ne kadar sessiz tutabilir? Başka sorum yok hakim bey/hanım?
Oyuncular: Jodie Foster, Terrence Howard, Nicky Katt, Naveen Andrews, Mary Steenburgen – Görüntü Yönetmeni: Philippe Rousselot – Müzik: Dario Marianelli – Senaryo: Roderick Taylor, Bruce A. Taylor, Cynthia Mort – Yönetmen: Neil Jordan
***1/2 G.T.: 5 Ekim Y.T.: 10 Ekim
Star Dust
21. yüzyılın ilk 10 yılına damgasını vuran bir sinema akımı varsa, o da fantastik sinemadır. Yüzüklerin Efendisi ile harika bir başlangıç yapıp her yıl 2-3 yapımla devam etti. Akım, giderek kendini yenilemeye de başladı. Artık saf çocuk filmi yaftası yapıştırılmadan büyüklere de hitap etmeye başladı. Yüzüklerin Efendisi ilk çıktığında çocuk filmi diyenler, Star Dust’a ne diyecekler merak konusu. Çünkü film çocuklara hitap etmekten uzaklarda seyrediyor, romantizmle aksiyonu karıştırarak fantastik sinemaya yeni bir yaklaşım getiriyor. Üstelik bunların arasına uygun oranda mizah tozu serpiyor. Sonuçta seyredilmesi son derece keyifli bir film çıkıyor karşımıza.
Tristan’ın aşkı uğruna düşen bir yıldızı bulup aşkına getirme çabasını izliyoruz film boyunca. Tabii her benzer hikayede olduğu gibi aşkı uğruna zorlu bir yolculuğa çıkan kahramanımız, önce olgunlaşıyor, sonra da gerçek aşkı keşfediyor. Bu filmde de toy bir genç oğlan Tristan’ın Victoria’ya olan umutsuz ve karşılıksız aşkı sonucunda düşen bir yıldızın peşine düşmesini ve aslında güzel ve genç bir kız olan yıldızı köyüne geri götürme çabasını seyreyliyoruz. Ama asıl zorlu olan dönüş yolculuğu oluyor çünkü hem kahramanımızın zamanı kısıtlı hem de yıldızın peşinde başka kişiler de var. Böylece zorlu maceralardan geçen ikili garip kişiliklerle karşılaşırken olgunlaşırken gerçek aşkı da tadıyorlar.
Bir fantastik film olarak gayet iyi bir iskelet kurulmuş ve üstüne aynı güzellikte parçalar eklenerek seyir kalitesi yüksek bir senaryo yazılmış. Diğer taraftan harika bir kadro seçilmiş. Charlie Cox ile Claire Danes ana karakterlerde çok başarılı. Esas üzerinde durulması gerekense yan kadro. Michelle Pfeiffer kötü cadıda başarılı bir komposizyon çiziyor, çoğu Hollywood güzelinin oynamayacağı güzel-çirkin karşıtlığı içeren bir karakteri layığıyla beyazperdede can veriyor. Peter O’Toole’u izlerken aklıma Venus’teki bir repliği geldi, orada yaşlı bir aktörü canlandıran usta aktör ceset rollerini kimseye kaptırmadığını söylüyordu, gerçekte de farksız değil hani. Ama filmde kendini tek başına konuşturan bir aktör varsa, o da Robert De Niro. İzlemesi eğlenceli ve ustaca oynanmış bir rolde kendisi. De Niro filmografisinde unutulmayacak bir karaktere daha yer açıyor.
Matthew Vaughn, yine izlemesi çok keyifli bir suç komedisi olan Layer Cake’ten sonra başarılı bir ikinci filmle kariyerini sağlamlaştırıyor. Demek ki bundan sonra Vaughn’un adı keyifli filmlerle özdeşleşecek.
Star Dust, sinemaya verdiğiniz paraya kesinlikle değecek, sıkılmadan, eğlenerek izlenecek bir yapıt olarak fantastik sinemanın yüz aklarından biri. İleride yapılacak kronolojilerde Star Dust adına rastlarsanız sakın şaşırmayın.
Oyuncular: Charlie Cox, Claire Danes, Michelle Pfeiffer, Robert De Niro, Mark Strong, Ian McKellen, Ricky Gervais, Peter O’Toole, Kate Magowan, Sienna Miller – Görüntü Yönetmeni: Ben Davis – Müzik: Ilan Eshkeri – Senaryo: Jane Goldman, Matthew Vaughn (Neil Gaiman ve Charles Vess’in romanından) – Yönetmen: Matther Vaughn
**** G.T.: 5 Ekim Y.T.: 7 Ekim
The Bourne Ultimatom
Bütün yıl beklediğim filmi nihayet izleyebildim. Film beklendiği çok tempolu ve heyecanlı. Bourne kaldığı yerden devam ediyor. Ama nedense 2. filmin yaptığını yapıp konuyu bir adım ileriye götürmüyor. Bunun yerine ilk iki önemli anlarını harmanlıyor. Gerçi, bu bile bize yetiyor ama insan bir adım ötesini bekliyor.
Bourne, bu sefer, beklendiği üzere, gerçek kimliğini arıyor. Tabii bu olay CIA’in hoşuna gitmiyor ve peşine bir suikastçi daha takıyor. Klasik Bourne senaryosu yani. Tekrara düşmek hatasına ramak kalan bir senaryo yazılmış. Muhtemelen 4. film olursa (ki inşallah olmaz) bu hataya düşülecek. Çünkü filmin başka genişleyecek yeri yok.
Kadro yine süper, bir aksiyon filminde görebileceğiniz en iyi kadro sanırım ve performanslar da çok iyi doğal olarak. Greengrass’in sallanan kamerası da filme cuk oturuyor, ben hayranım açıkçası. En önemlisi film yine Moby’den ‘Extreme Ways’ ile bitiyor. Bir Bourne filminden tüm beklentilerinizi karşılayan güzel bir aksiyon olmuş. Umarım yapımcılar burada son noktayı koymuşlardır.
Oyuncular: Matt Damon, Julia Stiles, David Strathairn, Scott Glenn, Paddy Considine, Edgar Ramirez, Albert Finney, Joan Allen – Görüntü Yönetmeni: Oliver Wood – Müzik: John Powell – Senaryo: Tony Gilroy, Scott Z. Burns, George Nolfi (Robert Ludlum’un romanından) – Yönetmen: Paul Greengrass
***1/2 G.T.: 7 Ekim Y.T.: 23 Eylül
Knocked Up
ABD’de yazın ‘sleeper hit’i yani beklenmeyen gişe devi olan bu komedi, gerçekten izlenmeye değer. Öncelikli saçma sapan esprileri yok, ne yaptığının bilincinde ve ona göre oynayan bir komedi. Bunun yanında günümüzde artık değeri kalmamış bazı değerleri öne çıkaran bir komedi. Bundan daha iyisi harbiden Şam’da kayısı.
Kaybedenin sözlük karşılığı olabilecek Ben’in, güzeller güzeli, başarılı Alison ile yaşadığı tek gecelik ilişkisini ve sonucunda Alison’un kazara hamile kalmasını anlatıyor film. Daha doğrusu, yönetmenin ifadesiyle ‘bir kaybedenle bir güzelin sıra dışı ve komik ilişkisi’ni anlatıyor. Filme bunu bekleyerek giderseniz çok eğleneceğiniz kesin. En önemlisi de içinizde gizli kalmış bazı duyguları açığa çıkarması. Filmin finalin de inanın baba olasım geldi. Bebek sahibi olmaktan daha güzel bir duygu var mıdır hayatta? Ciddi ciddi düşündüm filmden çıkınca.
Oyuncular çok iyi, senaryo iyi yazılmış. Kaçırmayın gerçekten, çok hoş ya.
Oyuncular: Seth Rogen, Katherine Heigl, Paul Rudd, Leslie Mann, Jason Segel, Jay Baruchel, Jonah Hill, Martin Starr – Görüntü Yönetmeni: Eric Alan Edwards – Müzik: Joe Henry, Loudon Wainwright III – Yazan ve Yöneten: Judd Apatow
Not: Bebeğin odasında Eternal Sunshine of the Spotless Mind posteri var, hangi filmde böyle bir detay vardır?
Son Yorumlar