Arşiv
Son 4 Günün Dökümü
Geçen cuma Altın Küre adayları açıklandı. Böylece Oscar yarışı da resmen başladı. Nitekim hemen ardından Oscar gecesini Hugh Jackman’in sunacağı açıklandı. Ödüle oynayan filmler de bir taraftan ABD’de gösterime girerken diğer taraftan çeşitli kuruluşların listelerine girmeye çalışıyorlar. Pek tabii ki bazı filmler internete sızıyor. Bu sızanlar da kalitelerine göre benim bilgisayarıma iniyor. Bunlarla beraber yeni vizyona girenler de süzgeçten geçiyor.
Ne zamandır merak ettiğim yeni Kevin Smith filmini sonunda izleyebildim. Smith yine çok özgün bir fikirle işe koyulmuş. Filmin başlarında gayet güzel malzeme sağlıyor. Sonlara doğru romantizm işin içine girince hem orijinallik gidiyor hem de tempo düşüyor. Yine de Zack and Miri Make a Porno keyifle izlenilecek bir film, diğer Smith filmlerinde olduğu gibi. Filmin ülkemizde gösterime girme ihtimali bence sıfır.
Gani Müjde’nin son filmi Osmanlı Cumhuriyeti tam bir fiyasko. Fikir güzel ama uygulama berbat. Tek elle tutulan yeri Ata Demirer’in oyunculuğu. Hele ketçaplı bir katliam sahnesi var ki filmin 2008 yapımı olduğuna inanamıyorsunuz.
Bu yıl ödüllerde adını sıklıkla duyacağımız Frost/Nixon, memur yönetmen Ron Howard’ın çektiği biyografik bir filmi. Howard, takip edenlerin bildiği üzere, her biyografik filmiyle Oscar’a oynamaya çalışır. Ama o kadar temiz çeker ki filmlerini, izlerken çok kaliteli zannedersiniz. Halbuki film sadece izlenebilirliği olan bir eğlencelikten ibarettir. Frost/Nixon da tam anlamıyla böyle bir film. İzlerken çok keyifli ama film bitince patlayıp yok oluyor. Aklımda iki şık oyunculuğu kaldı sadece.
Fernando Meirelles takip edilmesi gereken bir yönetmen hüviyetini devam ettiriyor. Le Carre uyarlamasından sonra bu sefer de Nobel ödüllü yazar Saramago’nun Blindness adlı romanını uyarlamış. İlk göze çarpan yoğun stil kullanımı. Nüfusun çoğunluğunun kör olduğu bir dünyada körlüğü stille vermeye çalışmış. Biraz kasvetli kaçsa da başarılı oluyor. Ama en önemlisi atmosferi çok iyi kullanıyor Meirelles. Oyuncuların yardımıyla da izlenilmesi gereken bir eser daha çıkartıyor.
Ünlü senarist David Koepp’in yönettiği Ghost Town keyifli bir seyirlik. The Sixth Sense’in ana fikrini romantik-komedi unsuruna eviren Koepp, sıkmamayı başarıyor. Ama ne yazık ki konusu fazla serbest takılmaya imkan vermiyor. Hal böyle olunca hayalet görme olayını romantizme girme aracı olarak kullanmaktan öte bir yenilik sağlayamıyor.
Zack and Miri Make a Porno
Oyuncular: Seth Rogen, Elizabeth Banks, Jason Mewes, Jeff Anderson, Ricky Mabe, Katie Morgan, Craig Robinson, Traci Lords – Görüntü Yönetmeni: David Klein – Müzik: James L. Venable – Yazan ve Yöneten : Kevin Smith – ***
Osmanlı Cumhuriyeti
Oyuncular: Ata Demirer, Vildan Atasever, Sümer Tilmaç, Ruhsar Öcal, Kerem Kupacı – Görüntü Yönetmeni: Uğur İçbak – Senaryo: Gani Müjde, Fatih Solmaz, Gökhan Karagülle – Yönetmen: Gani Müjde – *1/2
Frost/Nixon
Oyuncular: Michael Sheen, Frank Langella, Matthew Macfadyen, Kevin Bacon, Oliver Platt, Sam Rockwell, Rebecca Hall – Görüntü Yönetmeni: Salvatore Totino – Müzik: Hans Zimmer – Senaryo: Peter Morgan (kendi oyunundan) – Yönetmen: Ron Howard – ***1/2
Körlük (Blindness)
Oyuncular: Julianne Moore, Mark Ruffalo, Alice Braga, Yusuke Iseya, Yoshino Kimura, Maury Chaykin, Danny Glover, Gael Garcia Bernal – Görüntü Yönetmeni: Cesar Charlone – Müzik: Marco Antonio Guimaraes – Senaryo: Don McKellar (Jose Saramago’nun ‘Ensaio Sobre a Cegueira’ adlı romanından) – Yönetmen: Fernando Meirelles – ***1/2
Ghost Town
Oyuncular: Ricky Gervais, Tea Leoni, Greg Kinnear, Bill Campbell, Aasif Mandvi – Görüntü Yönetmeni: Fred Murphy – Müzik: Geoff Zanelli – Senaryo: David Koepp, John Kamps – Yönetmen: David Koepp – ***
It’s a Wonderful Life
İki gün önce bir dağ yolunda yürüyüş yapıyordum. Daha öğlen olmadığı için güneş kendini ancak hissettirmeye başlamış. Sabaha karşı yağan kırağı, güneş görmeyen köşelerde gözlere kar etkisi yapıyor. Derken küçük bir dereye denk geldim. Üzerine tahtadan bir köprü yapılmış. Geçerken kırağının üzerine bastım. O anda nedense aklıma George Bailey geldi. Şu ünlü It’s a Wonderful Life filminin başkahramanı yani. O da filmin başında karlı bir köprünün üzerinde yürür. Onun amacı benim gibi sabah yürüyüşü yapmak değildir ama olsun.
It’s a Wonderful Life, çekildiği yıl olan 1946’nın noel gecesinde geçer. Film dünyada değil; göklerde, yıldızlar arasında başlar. Bedford Falls kasabasında bir sürü kişi bir anda George Bailey için dua etmeye başlar. En sonunda Tanrı dayanamaz ve gözden düşmüş bir meleğini George’a yardıma gönderir. Ama önce George’un hayatından bazı kesitler göstererek derdini anlatır. Eğer melek, George’a yardım edebilirse kanatlarına yeniden kavuşacaktır.
George Bailey, bu küçük kasabada bir bankacının oğlu olarak doğmuştur. 10 yaşında, buz tutmuş gölde kayarken kardeşini suya düşmekten kurtarmış ama bu sırada sağ kulağı sağır olmuştur. 14 yaşında, eczacı çıraklığı yaparken patronunun yanlış ilaç vermesini engellemiş ama patronundan feci bir dayak yemiş ve kulağı daha da kötüleşmiştir. 18 yaşında, üniversiteye gideceği gün babası kalp krizi geçirerek ölmüş, bunun üzerine bankanın başına geçmek zorunda kalmıştır. İlerleyen yıllarda evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, kasabanın emektarları için bir site kurmuş ve düşük faizle herkesi ev sahibi yapmıştır. Bu uğurda kasabanın zengini Mr. Porter’la hep kavga etmiştir. Derken günümüze geliriz. Noel sabahı bir müfettiş bankaya gelir, birkaç gün içinde borçlarını ödemezse bankaya el konulacağını ve hacize gideceklerini bildirir. George, bunun üzerine tüm gün çareler arar ama bulamaz. En son Mr. Porter’dan para istemeye gider. Mr. Porter onun yüzüne güler, bankasını alacağını söyler. Bu halde eve gider, tüm çocukları bir hareketiyle bir anda ağlamaya başlar. Bağırarak dışarı çıkar, arabasına binip bir ağaca çarpar. Acınası halde yürürken köprüyü görür ve intihar etmeye karar verir.
Melek Clerence suya düşerek George’u kurtarır ve neden intihar ettiğini sorar. George, artık yaşamasının anlamı olmadığını söyler. Clerence, öyleyse artık yaşamıyorsun der ve George’nun dünyaya gelmediği bir Bedford Falls’a getirir ikisini. George önce adamın saçmaladığını düşünür ve arabasını almaya çarptığı ağaca gider. Araba orada değildir! İlerdeki bara girerler, kimse onu tanımaz! Koşarak evine gider, evi virane haldedir, kimse yaşamıyordur! Kasaba merkezine iner, şehrin adının Porterville olduğunu görür! Bir arkadaşına rastlar, arkadaşı da onu tanımaz ve tüm kasabanın Mr. Porter’a borçlu olduğunu öğrenir! Derken karısını görür; hiç evlenmemiştir ve kütüphanede çalışıyordur! Ağlarken eczacıya rastlar, hapishaneden yeni çıktığını öğrenir, kamburu çıkmıştır! Mezarlığa koşar babasını görmek için, bir yerde ayağı kayar ve bir mezara düşer, mezarın üzerinde kardeşinin adı vardır ve daha 7 yaşındayken göle düşerek ölmüştür!
Sonunu da siz izleyin! Ama gelmiş geçmiş en güzel finallerden biri olduğunu belirtiyim. It’s a Wonderful Life yada Türkçe adıyla Şahane Hayat sinema tarihinin en iyi ‘Feel Good/Kendini İyi Hisset’ filmidir. Artık demode olan bu türün ustası Frank Capra tarafından çekilmiştir. Bu tür bilhassa 30’lardaki ünlü Ekonomik Buhran zamanında doğmuştur. 2. Dünya Savaşı zamanında ise başyapıtlarını vermiştir. Nitekim, It’s a Wonderful Life da savaşın hemen sonrasında 1946 yılında çekilmiştir. Savaştan bıkan, hatta çöken halk için bir nevi moral olmuştur. Bu arada, 2009’da bu türün yeniden küllerinden doğması çok olası. Geçirmekte olduğumuz küresel ekonomik kriz, elbette antitezlerini de beraber getirecektir.
Tüm bunların dışında It’s a Wonderful Life aynı zamanda en çok seyredilen noel filmidir. Biliyorum, noel bizim kültürümüzde yok ve hatta çok ters. Dahası filmdeki Hrıstiyanlık propagandası hemen göze çarpıyor. Lakin tüm bunlar, filmin insanın içini ısıtan özünü değiştiremiyor. Çünkü karlar altında George Bailey’ın bağırarak koşması, bence tüm dini öğretilerden daha gerçek. Çünkü sonuçta George anlıyor ki hayat gerçekten çok güzel. Hayata hep bardağın boş tarafından baktığımızı görüyor ve belki de en önemlisi sevdiklerimizin kıymetini anlıyor.
Ben bu filmi ilk defa 2002’nin son günlerinde karlı bir kış gecesi izlemiştim. Ertesi sabah erkenden dershanede sınavım vardı. Filmin bana verdiği moralle o karlı yollardan neşeyle yürümüş ve hiç telaşlanmadan sınavı yapmıştım. Bu etkiyi anlayabilmeniz için filmi izlemeniz gerek. Yoksa birbirinin prototipi, ruhsuz filmlere alışkın günümüz seyircisi için tahmin edilebilmesi zor bir duygu. Tavsiyem en yakın zamanda filmi bir şekilde edinip bir kenara koymanız. Moralinizin en berbat olduğu bir zamanda (ki ne yazık ki artık böyle anlar çoğalıyor) çıkarıp izlemeniz. Eminim film bitince bana hak vereceksiniz ve ileride karlı bir dağ yolunda yürüyüş yaparken siz de filmi hatırlayacaksınız.
Oyuncular: James Stewart, Donna Reed, Lionel Barrymore, Henry Travers, Thomas Mitchell, Beulah Bondi – Görüntü Yönetmeni: Joseph F. Biroc, Joseph Walker, Victor Milner – Müzik: Dimitri Tiomkin – Senaryo: Frances Goodrich, Albert Hackett, Frank Capra, Jo Swerling, Michael Wilson (Philip Van Doren Stern’in ‘The Greatest Gift’ adlı hikayesinden) – Yönetmen: Frank Capra
Süt
Geçen yılın en tartışmalı filmi açık ara Yumurta’ydı. Yurt içi ve yurt dışında bir sürü ödül toplamasıyla ‘sanat filmi’ tartışmalarını da alevlendirdi. Kimisi (ben dahil) filmi gerçekten çok beğendi, kimisi de “Herhalde dalga geçiyorlar!” deyip filmi yerin dibine batırdı. Ama tartışmanın ana ekseninde sanat filmi-popülist film ayrımı vardı.
İlginçtir, bu tartışmaya katılmayan tek kişi filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu oldu. Tartışma sürerken o, sessiz sedasız Yusuf Üçlemesi’nin ikinci filmi Süt’ü çekiyordu. Yumurta’dan yaklaşık 1 yıl sonra da Süt’ü izleyebildik böylece.
Filme geçmeden önce Yusuf Üçlemesi’nin ana hatlarının hatırlayalım. İsmi üzerinde üçleme Yusuf adlı Tireli bir şair hakkında. Üçleme lineer olmayan bir yapıda gelişiyor. Şöyle ki Yumarta’da Yusuf’u 40’lı yaşlarında görmüştük. Süt’te ise Yusuf 18 yaşında. Sonraki film olan Bal’da da çocukluğunu izleyeceğiz. Böyle bir zaman çizgisine karşın, filmlerin zamanı hep aynı, günümüzde geçiyorlar.
Dediğim üzere bu filmde Yusuf, 18 yaşında bir genç. Daha yeni şiir yazmaya başlamış, bunları şiir dergilerine göndermeye başlamış yavaştan. Evde ise annesine yardım ediyor. Annesinin sağdığı sütü şehirde kapı kapı gezerek satıyor. Bu arada annesine çıkan yeni talibi uzaktan izliyor…
Yumurta’ya sıkıcı ve fazla minimal diyenlerin buna ne diyeceğini çok merak ediyorum. Çünkü Kaplanoğlu, bu sefer anlatımını daha da minimalleştiriyor. Semboller daha da önem kazanıyor. Neredeyse diyalogsuz geçen sahnelerde anlam yoğunluğu nesnelere ve duygulara indirgeniyor. Tabii böylece sanat yönetimi, görüntü yönetimi ve oyunculara ekstra yük biniyor. Bu üç unsurun da titizlikle uygulanmasıyla falsosuz bir film ortaya çıkıyor.
Gelelim filmin iç dünyasına. Yusuf bu sefer küçük şehrin kendisini ifade edememesinden mustarip. Tamamen içe dönen Yusuf’un dış dünyayla tek bağlantısı şiirleri. Büyümeyle birlikte annesiyle oluşan iletişim kopukluğu da buna tuz biber oluyor. Ama filmin ana teması Yusuf’un yalnızlığı.
Çok garip bir finalle nihayete eren film, bu tarz filmleri takip eden kitleyi mest edecek cinsten. Konservatif sinemaya yatkın olanlar ise çok sıkılacakları bir buçuk saate hazır olsunlar. Bana gelirsek Yumurta’dan daha az olmak koşuluyla beğendiğimi söylemeliyim. Ama çok sevdiğimi söyleyemem.
Oyuncular: Melih Selçuk, Başak Köklükaya, Rıza Akın, Saadet Işıl Aksoy, Alev Uçarer, Şerif Erol – Görüntü Yönetmeni: Özgür Eken – Senaryo: Semih Kaplanoğlu, Orçun Köksal – Yönetmen: Semih Kaplanoğlu – ***1/2
Festival Günlükleri
Üniversiteyi İstanbul’da okumam dolayısıyla İpek Yolu Festivali’ne ilk katılışım bu yıl. Ayrıca açıkça söylemek gerekir ki geçen yıllardaki programları da beğenmemem ana etken. Keza bu yılki program da iyi sayılmaz. Seyredilebilir filmler ya Filmekimi’nde de gösterilenler ya da gösterime girmemiş Türk filmleri. Hal böyleyken Filmekimi’nde kaçırdıklarımı izlemek bana yetecekti ki ‘Ücretsiz Sinema Kursları’na seçildiğimi öğrendim. Kursların içeriğini gün gün anlatmak daha hoş olacağından direkt günlüklere geçiyorum.
Festivalin ilk günü’nde Korupark’taydım. Filmekimi’nde yer bulamadığım Palermo’da Yüzleşme’ye gittim ama seyredemedim. Çünkü filmi gösteremediler. Fiyaskoydu anlayacağınız. Zaten ilk matinedeki filmi de gösterememişler! 40 dakikalık bekleyiş sonunda bir sonraki matinedeki filmi gösterdiler. Ona da gideceğimden oturdum, izledim. Film inanılmaz sıkıcıydı. 80 yaşındaki bir adamın fantezilerini anlatıyordu ki takdir edersiniz bu fanteziler son dereceler tekdüzeydi. Her şeyi bıraksam bile 80 yaşındaki birinin çapkınlığı hiç ilginç olmuyor. Dedemin kaçamağını izlemekten farksızdı. O gün başka bir film gösteremeyeceklerini tahayyül ederek günü noktaladım.
Cumartesi günkü mesaim 9 buçukta başladı. Filmekimi’nde biletleri satışa çıktıktan sadece 2 saat sonra tükenen, Miyazaki’nin son filmi Deniz Kızı Ponyo’ya gittim. Miyazaki’nin diğer filmlerine göre daha az sanatsal, felsefi yapısı çok az. Ama her şeye rağmen bir Miyazaki filmi ve inanılmaz şirin. Atmosfere bile aşık olunabilir. Filmden sonra kursa koştum ama 10 dakika geç kaldığımdan ikinci derse girebildim. İlk konu senaryoydu ve anlatıcı Mehmet İnan’dı. Anlattıkları belli gramer kalıplarıydı lakin bunlar bile bir senaryo yazımı konusunda ilham vericiydi. İkinci kurs oyunculuk üzerineydi ve Pelin Batu verdi. Öncelikle Batu çok güzel değildi ama hoştu (benim için artı bir özellik). Ekolleri ve bazı oyunculuk egzersizlerini anlatı ve gösterdi. Yine doyurucu bir kurstu. Günün son kursu Hayk Kirakosyan’ın görüntü yönetmenliği konusuydu. En aç olduğum konu olduğu için zevkle dinledim. Biraz yavaş tempolu anlatsa da yararlı bir çalışmaydı.
Pazar günü çok eğlenceli geçti. Önce sinema tarihçisi diyebileceğimiz (aslında televizyon yapımcısı) Alican Sekmeç, Türk Sinema Tarihi’ni anlattı. Onun da en başından belirttiği üzere bizim tarihimiz kulaktan dolma olduğu için genelde magazinden ibarettir. Ama tabii bu, tarihin eğlenceli olmasını da sağlıyor. Hele konu sinema olunca dedikodular daha da çoğalıyor. Ardından Yetkin Dikinciler oyunculuk ana ekseninde keyifli bir sohbet gerçekleştirdi.
Pazartesi Semir Aslanyürek, yönetmeliğin ana kalıplarını anlatmaya çalıştı. Çalıştı, dedim çünkü sözden çok lakırdı vardı. Konusunu pek verimli anlatamadı. Ardından Senem Aytaç, Dünya Sinema Tarihi’ni anlattı. Doğal olarak teori ağırlıklı olduğundan konuya ilgi duyanlara göre bir dersti. Kendi adıma yeni bilgiler aldığımı söyleyebilirim lakin çoğunluğun sıkıldığı da bir gerçekti. Dersin sonunda Alican Sekmeç ile özel konuştum. Sinemaya ilgimden ve neler yapabileceğimden bahsettik. Konuşma sırasında festival genel koordinatörü Hülya Hanım ile Sevin Okyay ile de bizzat tanışma imkanı bulabildim. Benim için heyecan verici bir deneyimdi.
Salı günü sıra dışı bir insan olarak nitelendirebileceğim Alper Maral’ın müzik dersi ile başladı. Dersi de kendisi gibi oldukça sıra dışıydı. Hem bilgi birikimiyle hem de dersi anlatış biçimiyle, sadece 2 saat görsem bile, beni çok etkiledi. İkinci derste seslendirmeyi gördük. Gördük çünkü esas olarak TRT’nin hazırladığı ‘Dublaj Tarihi’ belgeselini izledik. Sektörün emektarlarından Necip Sarıcı ise anılarını anlattı. Derse Fikret Hakan’ın da dinleyici olarak katılması diğer bir hoşluktu. Ders sonrasında Mehmet Güreli’nin Gölge’sini izledim. Film, Peyami Safa’nın bir romanından uyarlandığı için dil, anlatım ve üslup bakımından ağırdı. Şu sıralar Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’sunu okuduğumdan dile aşina sayılırım ama bu bile filme beni alıştıramadı. Filmin ana sorunu ise oyuncu seçimiydi. Her ne kadar iyi oyuncu olsalar da Görkem Yeltan ve Kaan Çakır rollerine uymuyorlardı. Lakin görüntü yönetimi (yönetmenin aslen ressam olmasından ötürü) ve sanat yönetimi çok özenliydi. Akşam da Vicky Cristina Barcelona’yı izledim (yazısı ayrı).
Çarşamba gününe Sevin Okyay ile başladık. Visconti’nin Death in Venice’ını izlerken üzerine yorumlar yapıldı. Çok güzel bir çalışmaydı. Ardından Çiçek Kahraman kurguyu anlattı. Daha çok görsel örnekler verdi. Çeşitli filmlerden sahneler vasıtasıyla kurgunun önemini anlattı. Son kursu izlemeyi çok istediğim Süt yüzünden ektim (filmle ilgili yazıyı ayrı yazacağım.).
Perşembe günü de sertifikalarımızı aldık. Çok gereksiz bir tören yapıldı. Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin ile İzzet Günay da törendeydi. Kameralar, fotoğrafçılar filan küçük bir izdiham söz konusuydu. Neyse ki anormal bir olay olmadan tören sona erdi.
Böylece 3. İpek Yolu Film Festivali benim için sona erdi. Kurslar olmasa çok yavan geçebilecek bir programa sahipti. Yine de atmosfer bakımından gayet doyurucuydu. Sinemayla ilgilenenlerin kendilerine yeni bir şeyler katabileceği bir ortam oluşturdu.
Aşk Geç Gelir/Love Comes Lately
Oyuncular: Otto Tausig, Caroline Aaron, Olivia Thirlby, Barbara Hershey – Görüntü Yönetmenleri: Edward Klosinski, Chris Squires – Müzik: Henning Lohner – Senaryo: Jan Schütte (Isaac Bashevis Singer’in ‘The Briefcase’, ‘ Alone’ ve ‘Old Love’ adlı kısa öykülerinden) – Yönetmen: Jan Schütte – **
Deniz Kızı Ponyo/Gake no ue no Ponyo
Seslendirenler: Yuria Nara, Hiroki Doi, Joji Tokoro, Tomoko Yamaguchi, Yuki Amami, Kazushige Nagashima, Akiko Yano – Görüntü Yönetmeni: Atsushi Okui – Müzik: Joe Hisaishi – Yazan ve Yöneten: Hayao Miyazaki – ****
Gölge
Oyuncular: Görkem Yeltan, Kaan Çakır, Serkan Çakır, Mehmet Ali Alabora, Ünal Silver, Zeynep Konan, Hikmet Körmükçü – Görüntü Yönetmeni: Ahmet Sesigürgil – Müzik: Mehmet Güreli – Senaryo: Nilgün Öneş (Peyami Safa’nın ‘Selma ve Gölgesi’ adlı romanından) – Yönetmen: Mehmet Güreli – **1/2
Vicky Cristina Barcelona
Bu sebeplerle her Woody Allen filmi bende bir heyecan oluşturur. Her ne kadar çoğu eleştirmene göre son 20 yıldır başyapıt çıkaramasa da, genel Hollywood çizgisinde özgün filmler yazıp yöneterek kendini izlettirmeyi başarıyor. Son filmi Vicky Cristina Barcelona da başka bir benzerine rastlayamayacağınız bir film.
Birbirine zıt fikirli iki Amerikalı kanka olan Vicky ve Cristina, yaz tatilini geçirmek için Barselona’ya gelirler. Gece yedikleri bir akşam yemeği sırasında bir ressam tarafından uçakla tatil teklifi alırlar. Bu teklif nişanlı olan Vicky’ye saçma gelse de Cristina kabul eder. Böylece ikisi de Juan Antonio adlı bu adam Odavio’ya uçar. Juan önce Cristina ile ilgilense de Cristina’nın hastalanması sebebiyle Vicky ile muhatap olur. Juan’dan başlarda nefret eden Vicky, İspanya’nın sakin ve büyüleyici atmosferinin etkisi altında Juan’la beraber olur. Oysa nikahına sadece 2 hafta kalmıştır…
Bilerek saçma bir yerde kestim konuyu çünkü yazılamayacak kadar karışık olay örgülerine sahip film. Bir sürü karakter ve her birinin ayrı ama birbirleriyle kesişen öyküleri. Yani tam bir Woody Allen filmi. Dış ses de filmde önemli bir unsur olduğu için filmi Crime amd Misdemeanors’a benzettim. Yalnız o filmin ana unsuru olan suç kavramı bu filmde tutkunun ifade biçimleriyle yer değiştirmiş. Allen çok dakik bir senaryo yazmış.
Ama en önemlisi harika bir casting yapmış. Başrolde 3 kadın var ve üçü de olağanüstü güzellikte. Yazarken bile titriyorum heyecandan, öylesi: Rebecca Hall, Scarlet Johansson ve Penelope Cruz. Offffffffffff be! Şu fanteziye bakar mısınız? Ve Javier Bardem üçüyle de yatıyor filmde! Valla şu narin kalbime çok ağır bir yük!
Woody Allen neyi, nerde, nasıl yapacağını o kadar güzel biliyor ki anlatmaya kelimeler kafi değil. Barselona’yı çok güzel bir sete dönüştürüyor. Sanat üstüne kelamlar ediyor. Üstüne aşkın farklı ifadelerini sorguluyor.
Woody Allen’ı çok seviyorum!
Oyuncular: Scarlet Johansson, Rebecca Hall, Javier Bardem, Penelope Cruz, Patricia Clarkson, Kevin Dunn, Chris Messina, Christopher Evan Welch – Görüntü Yönetmeni: Javier Aguirresarobe – Yazan ve Yöneten: Woody Allen – ****
Issız Adam
Kalbimi ılık suda yıkadıktan sonra iyice temizleyen, sonra keskin bıçak darbeleriyle ince ince doğrayan, ardından süt ve kekikle terbiye eden, yayvan bir tavada doğranmış biber, domates ve soğanla kızgın ateşte pişirdikten sonra kare tabakta servis eden film.
Stephen Frears’ın çektiği 2000 yapımı bir film vardır, High Fidelity diye. Hiçbir zaman çok popüler olmadı ama çok sıkı hayranları bulunur, ben dahil. Filmin özelliği erkekler için bir romantik film olmasıdır. Yani daha çok aksiyon, komedi ve korku seven erkek cinsine yapılmış bir filmdir. Bu yüzden de genelde kıyıda köşede izlenir.
Issız Adam’ı izlerken High Fidelity’nin kulaklarını çok çınlattım. Çünkü Issız Adam, kadınlardan çok erkekleri ön planda tutuyor. Zaten film de bir erkeği anlatıyor tamamen. Dünyaya onun gözünden bakıyor. Ama kadını da ihmal etmiyor, ona da söz veriyor. Çünkü sonuçta erkeği tamamlayan unsur kadındır. İşte bu özelliğiyle de High Fidelity’nin önüne geçiyor.
High Fidelity’de bir monolog vardır, sizinle paylaşmak istiyorum: “Fantezilerden sıkıldım çünkü onlar gerçekte varolmayan şeyler. Onlarda sürprizler yoktur ve onlar sonuç vermez. Bütün bunlardan sıkıldım ama senden sıkılmıyorum.”
Bu cümleler aslında Issız Adam’ı da anlatıyor. Çünkü onun da derdi şehirli bir erkeğin bağlanma sorunu. Kadınlar belki anlamaz ama bu sorun hatta ikilem çok önemlidir. Çünkü fiziksel özelliklerinden dolayı biz erkekler; her an, her yerde, her kadınla birlikte olabiliriz ve bundan vazgeçme düşüncesi bile çıldırtabilir. Tek eşli yaşamak, sadece ona ait olabilmek. Bu, kadın fizyolojisine ne kadar uygunsa, erkek fizyolojisine de o kadar terstir. İşte bu yüzden aşk bir mucizedir. Erkeğin bu özelliğini tersine çevirebilen yegane duygudur. Ama tabii bir de durumu anlayabilmek olayı var. Yani erkeğin, aşkın bu özelliğini kavrayabilme yetisi. Daha sade bir ifadeyle, erkeğin doğasına karşı kalbiyle mücadelesi.
Genellikle kadınların daha duygulu oldukları ifade edilir. “Erkekler ağlamaz!” geyikleri filan yapılır. Oysa en güzel biz ağlarız. Çünkü gerektiğinde ve derinden ağlarız. Çünkü içimizde birikir bizim, duygu yoğunluğu oluşur. O yüzden erkekler daha iyi aşk şiiri yazar. Issız Adam, bu duyguları da betimliyor. Erkeğin daha güzel kek yapması mesela. O kekin içinde umut vardı, aşk vardı. Biliyor musunuz, bazen bir bakış milyonlarca “Seni seviyorum!”a bedeldir. İşte bunu da filmde görüyoruz.
Bunun için sinema en sevdiğim sanat. Bazı şeyler vardır, harflerle, notalarla, imgelerle anlatamazsın. Hepsinin birleşimi ancak o duyguyu verir. Çağan Irmak bunu yapıyor. Önce metnini yazmış, sonra bunu kameraya çekmiş ve bunu görüntüsüyle, oyuncunun performansıyla, müziğiyle süslemiş. Mesela sonlara doğru adamın sahilde yürüyüp bir kız çocuğu gördüğü bir sahne var. Gökhan Tiryaki o kadar iyi bir iş çıkarmış ki görüntü konuşuyor. Başka bir sahnede bir şarkı çalıyor, sizi sizden alıyor.
Bizim ülkemizde aşk tabudur, ayıptır. Aşık olmak tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Bu yüzden çok az yapıt aşkı anlatabilir (gerçek aşkı kastediyorum). Ben sinemada 3 Türk filminde aşkı görebildim: Selvi Boylum Al Yazmalım, Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu ve Vesikalı Yarim. Şimdi ne mutlu ki bunlara Issız Adam ekleniyor.
Oyuncular: Cemal Hünal, Melis Birkan, Yıldız Kültür, Aslı Aybars, Şerif Bozkurt, Gözde Kansu – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki – Müzik: Aria (Cengiz Onural, Bora Ebeoğlu, Cenk Erdoğan) – Yazan ve Yöneten: Çağan Irmak
Devrim Arabaları
Bu filmin benim adıma iki önemi var. İlki bu ülkenin ne mühendisler çıkarttığını görebilmek. Onlarla gurur duyabilmek. Ne şartlarda çalıştıklarını görebilmek. İkincisi Türk Sineması’nın nitelikli ticari sinemayı adam gibi yapabildiğini sonunda görebilmek. Salondan çıkarken bu iki önemli unsur yüzünden çok rahattım.
1961 yılında dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, bir yerli otomobil yapılmasını ister. Bir avuç da idealist makine mühendisi bu hayali gerçekleştirmeye çalışır. Bu film, o avuç dolusu mühendisin macerası. Onların gerek teknik zorluklarla gerekse bürokrasiyle savaşlarının hikayesi.
Bu film, dört dörtlük bir nitelikli ticari film. Hollywood’da çekilseydi Oscar’a aday olması kaçınılmazdı. Ama bunların ötesinde bir başyapıt olamaz. Zaten Tolga Örnek de başyapıt olsun diye değil, insanlar izlesin de ibret alsın diye çekmiş. Yani hedefini tam on ikiden vuruyor.
Filmin teknik kalitesi gerçekten çok iyi. Kostümlerden sanat yönetimine çok ciddi emekler verildiği belli. Aynı şekilde yıldızlardan (belki siz demezsiniz ama onlar benim için yıldız) oluşan oyuncu kadrosu döktürüyor. Bir adı yazsam diğerine hak geçer, öylesi. Tolga Örnek de hazmı çok kolay, çok güzel akan bir film çekmiş. Daha ne olsun.
Son paragrafım, o cesur mühendislere yine. Ben meslek olsun diye okudum İTÜ Makine’yi. Üstelik otomotiv dersleri de aldım. Ama ben kendime mühendis demem. Bu filmi gördükten sonra olmaz. Gerçek mühendisler onlardır. Yaptığı işi seven, hayran olan ve bunu ülkesi için de yapandır. Bazı işler için o olarak doğman lazımdır, makine mühendisliği de onlardan biri desem abartmış mı olurum?
Oyuncular: Taner Birsel, Ali Düşenkalkar, Altan Gördüm, Vahide Gördüm, Selçuk Yöntem, Halit Ergenç, Onur Ünsal, Uğur Polat, Sait Genay, Serhat Tutumluer, Seçil Mutlu – Görüntü Yönetmeni: Hasan Gergin – Müzik: Demir Demirkan – Senaryo: Tolga Örnek, Murat Dişli – Yönetmen: Tolga Örnek
Quantum of Solace
Quantum of Solace, çok yerinde bir devam filmi. Selefini aşmıyor ama ondan sonraki aşamaları güzelce devam ettiriyor.
Bir kere şu ayrım alenen yapılmalıdır: İki tür dizi türü vardır. Birinde olaylar birbirini takip eder. Bir bölümü kaçırırsanız olayları kaçırırsınız. İkincisinde ise her hafta farklı bir konu vardır. Karakterler ve ana unsurlar aynı olsa da her bölüm birbirinden farklıdır. Bu türde bölüm kaçırmanız sizi etkilemez.
Bond serisi ilk 20 filminde ikinci türü tercih etti. Her film, öbüründen bağımsızdı. Ama Casino Royale ile birlikte birinci türe geçiş yaptı. Aslına bakılırsa Sean Connery’li Bond filmlerinde de bir nevi devamlılık vardı. Roger Moore ile birlikte bu, tamamen unutuldu. Şimdi Bond, hem Connery’li günlerine geri dönmeye çalışıyor hem de zamana ayak uydurmaya. Hal böyle olunca birinci türe atlayış kaçınılmaz oluyor.
Dün biraz Ekşi Sözlük’teki yorumları okudum. Çoğunluk Roger Moore-Pierce Brosnan çizgisine göre filmi yorumluyor. Oysa ki mantalite tamamen farklı. Quantum of Solace, Casino Royale’in kaldığı yerden başlıyor. Yani Bond Le Chiffre’yi alt etmiş lakin en büyük aşkı Vesper tarafından ihanete uğratılmış. Sonunda da köstebeğin Mr. White olduğunu bulmuş. Bu film ise, Bond’un Mr. White’ı sorgulamaya götürmesiyle başlıyor. Amaç Le Chiffre ile Mr. White’ın içinde olduğu örgütü bulmak. Aynı örgüt Vesper’in de Bond’a ihanet etmesini sağlamış.
Başka bir durumsa, Casino Royale’da Bond’un daha yeni ajanlığa başlaması. Yani Bond daha çaylak. Daha neyi nerde ne zaman yapacağını yeni anlamaya başlıyor. Bu yüzden tipik Bond hareketleri de daha yeni oturmaya başlıyor. Mesela ünlü “My name is Bond, James Bond!” repliğini önceki filmin finalinde duymuştuk. Bond’un her kızla yatmaya başlaması bu filmle başlıyor henüz. Çünkü Vesper’dan hayatının kazığını yemiş, bir daha hiçbir kıza güvenmemeyi öğrenmiş. Bir de içki olayı var, “Shaken, not stirred martini”. Bu filmdeki bir sahnede Bond barda içkisini içiyor. Felix geliyor ve içkinin nasıl olduğunu soruyor. Bond “Tam istediğim gibi!” diyor ve sonra barmen Felix’e karışımı açıklıyor. Böylece tipik içkiyi de Bond daha yeni keşfetmiş oluyor. Yine Bond’un CIA’deki dostu olan Felix ile önceki filmde tanışmıştık. Bu filmde ikisi arkadaşlıklarını geliştiriyorlar. Belki de 23. filmde dost olurlar.
İşte bu açıdan bakıldığında Quantum of Solace, oldukça iyi bir Bond filmi. Karakteri bir adım ileriye taşıyor ve sonraki filmler için açık alanlar bırakıyor. Bir sonraki filmde bu boşluklar dolacak ve esas şenlik o zaman başlayacak. Mesela Quantum örgütünün başının kim olduğu veya Mr. White’ın örgütün neresinde olduğu. Ben 23., en bilemediğin 24. filmde bir zirve bekliyorum. Hadi hayırlısı!
Oyuncular: Daniel Craig, Olga Kurylenko, Mathieu Amalric, Judi Dench, Giancarlo Giannini, Gemma Arterton, Jeffrey Wright – Görüntü Yönetmeni: Roberto Schaefer – Müzik: David Arnold – Senaryo: Paul Haggis, Neal Purvis, Robert Wade – Yönetmen: Marc Forster
Üç Maymun
Ben bu filme Türkiye’nin American Beauty’si desem abartmış mı olurum? Çünkü nasıl o film, Amerikan aile değerlerinin nasıl yozlaşmış olduğunu ortaya çıkarıyordu. Üç Maymun da Türk aile yapısının yozlaşmış olduğunu ispatlıyor. Yaş yavaştan kemale eriyor ya, evlilik kurumunu daha fazla inceliyorum artık. Açıkçası gördüklerim pek iç açıcı şeyler değil. Herkes bir evcilik oynuyor gidiyor. Evliliğin tarafları (çocuklar da dahil) hayali bir görev tablosu çizmişler, herkes onu uyguluyor. Tabloyu ihlal eden kapı dışarı ediliyor. Evlilik artık sosyal bir statü halini almış. Bu durumda, statüko harici bir olay tüm yapıyı yerle bir edebiliyor. Nitekim artan boşanma davaları da bu saptamayı destekliyor.
Filme dönersek, Nuri Bilge Ceylan’ın bu sefer daha açık olduğu kesin. İzleyici filme daha fazla hakim olabiliyor lakin bu, alışık olunan konvesiyonel sinema tarzı kadar değil. Yine film, izleyiciyle kendisi arasında belli bir mesafe bırakıyor. Tabii filmin daha yakın olmasının bir sebebi de Ceylan’ın ilk defa profesyonel oyuncu kullanması. Normal hayattan alışık olunan bu simalarla özdeşleşmeniz daha kolay oluyor.
Ceylan, bu filmde tipik bir Türk ailesi içindeki iletişimsizliği sorguluyor. Herkesin bir görevi olduğu bir ailede, normalin değişmesiyle ortaya çıkan olayları gösteriyor. Doğal olarak bu tarz durumlarda, bilinçaltına atılan birtakım anılar da gün ışığına çıkıyor. Yavaş tempo, ne yükseliyor ne de azalıyor. Öykü aynı hızda akarken çeşitli kayalara çarpsa da bu çarpmaların etkisi anlık kalıyor.
Filmin en öne çıkan unsuru, görüntüleri. Gayet çarpıcı olan kareler haricinde gösteriş yapan bir öğe bulmak zor. Oyunculuklar da, reji de kurgu da gayet sade. Böylece Ceylan esas olarak hikayeyi ön plana çıkarıyor. Bu da önceki filmleriyle önemli bir fark teşkil ediyor.
Ceylan, aslında çok doğal olarak lakin genel Türk yapısına göre şaşılası bir biçimde, giderek olgunlaşıyor. Böylece, Üç Maymun Ceylan’ın gelecekte çekeceği başyapıtlar öncesinde önemli bir durak görevi görüyor.
Oyuncular: Yavuz Bingöl, Hatice Aslan, Rıfat Şungar, Ercan Kesal – Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki – Senaryo: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Ercan Kesal – Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Son Zamanlarda İzlediklerim
İşsiz, güçsüz biri olarak hayatımı tamamen filmlere adadığımı söylemeliyim. Son 10 gündür o kadar çok film izledim ki hepsine ayrı bir yazı düzmek çok zor geliyor. O yüzden tek yazıda, birer paragraf halinde hepsinden bahsetmenin en iyisi olacağına kanaat getirdim.
Guillermo Del Toro’ya bundan böyle ‘Yaratıkların Efendisi’ diyeceğim çünkü adam, o kadar ilginç, özgün ve sanatsal yaratıklar yaratıyor ki sırf bu yüzden tüm Del Toro filmleri izlenir. Hellboy II: The Golden Army ise tek kelimeyle eğlenceli ama ben fazlasını bulamadım. Hoş, zaten bir çizgi roman uyarlamasında olması gereken ana unsur da bu ya. Senaryoyu, bilhassa finalde, biraz zayıf buldum. Ama bu, filmin nüvesine zarar vermiyor. 3. film çekilirse mutlaka giderim.
Wall-E’de hayal kırıklığına uğradım. Bence güzel bir animasyondan öteye pek geçememiş. Tamam, tüketim toplumu konusunda çok ağır eleştiriler getiriyor ve çevre hakkında ciddi saptamalarda bulunuyor. Lakin çok daha felsefik bir anlatım tarzı bekliyordum. Sonuçta bir PIXAR yapımından beklentileriniz her zaman yüksektir. Hele IMDB’de 30. sıraya çıkan bir animasyondan düz bir anlatım beklemem ben. İzlediğim film, Cars’tan daha iyi fakat Finding Nemo’dan kötü.
Robert De Niro-Al Pacino ikilisi bundan 12 önce bir klasik yaratmışlardı. 2008’de de bir fiyaskoya imza attılar. Bu 12 yılda ne değişti diye sormak herkesin hakkı lakin cevabı yok. Bu kadar kötü bir filmde böyle bir ikili ne arıyor bilemiyorum. Filmin adını bile anmak istemiyorum.
2 ay önce IMDB’nin Top 250 listesinde gördüm filmin adını. Bu ne ya, dedim içimden. Çünkü film hakkında hiçbir şey duymamıştım. Araştırdım, iki tetikçinin Bruges’a bir iş yüzünden gitmelerini anlatıyormuş. In Bruges, öncelikle inanılmaz eğlenceli bir film. Ayrıca temposu oldukça güzel akan, çok titiz ve dakik bir senaryoya sahip olan, bunu sağlam performanslarla ve rejiyle pekiştiren bir film. İşte kaliteli bir aksiyon-komedi böyle olur. Budur!
Apatow ve tayfasının işleri gittikçe tadından yenmez oluyor. Knocked Up, Super Bad ve en son Forgetting Sarah Marshall’da onlara hayran kalmıştım. Bu sefer Super Bad tarzına dönüyorlar, yani 80’ler gençlik komedisine. Asıl bomba hikayenin bu türün babası John Hughes’un olması. Sonuç, eğlencenin tavan yapması. Tabii, türü sevenler açısından. Breakfast Club’ı sevmeyenlerdenseniz bu filmi sakın izlemeyin, çok sıkılırsınız. Drillbit Taylor, saf 80’ler gençlik filmlerini sevenler için kaçırılmayacak bir fırsat.
X Files: I Want to Believe vasat bir X Files bölümünü andırıyor. Paranormala pek bulaşmadan, sade bir gerilim yaşatmak istiyor. Fakat bunun örneklerini, gerek beyazperdede gerekse beyazcamda o kadar izledik ki hiçbir artısı kalmıyor filmin.
Dali sergisine gittikten sonra Spellbound’u izlemenin vakti gelmişti. Hitchkock’un psikanalitik gerilimi, gerek bu konudaki ilk film oluşuyla gerekse Dali’nin tasarımıyla ve enfes ses kaydıyla hiç eskimeyecek bir film.
Mayıs ayında gösterime girince gidemediğim Definitely, Maybe’yi geç de olsa izleyebildim. Klasik romantik-komedi kalıplarının dışına çıkmayan film, ‘How I Met Your Mother’ konulu hikayesiyle farklı bir bakış açısı sunuyor.
Son Yorumlar