Prag İzlenimleri
Son yıllarda edindiğim yeni bir alışkanlık var: Yurt dışında yeni bir kente ve/veya ülkeye gittikten sonra biraz okuma yapıyorum. Bu huy, yazmaya dönük başladı ama onun ötesine geçti. Yazmayacak olsam da okuyorum artık ve okumalarım şehri/ülkeyi anlamamı arttırıyor. Hani “Okuyan mı, gezen mi daha çok şey bilir?” diye sorarlar ya, bence ikisi beraber olduğunda daha iyi oluyor.
Prag, bu açıdan bakıldığında ilginç bir yer. Çekya’nın başkenti olduğunu tabii biliyordum ama meğerse bunun dışında hiçbir şey bilmiyormuşum. Şehir, geçmişte olduğu kadar günümüzde de meğer ne kadar önemliymiş. Umarım bu gezi yazısında, düşüncelerimi layığıyla aktarabilirim.
Eşimle beraber bu gezimizi, 12-15 Aralık 2025 arasında 3 gece-4 gün olarak planladık. Amacımız hem ikimizin de gitmediği bu ünlü kenti görmekti, hem de noel öncesi gittiğimizden noel marketlerden nasiplenmekti.
Ulaşım
Biz her zamanki gibi Türk Hava Yolları’nı kullandık ama bilhassa gidişimiz sancılı oldu. Uçak vaktinde kalktı ve Prag’ın üstüne vaktinde vardı ama inemedi! 1 saat kentin üzerinde dolandıktan sonra 30 dakika daha giderek Nürnberg’e indik ve otobüsle Prag Havalimanı’na vardık. Yolculara uçağın neden inemediği açıklanmadı ama Nürnberg-Prag arasındaki otoban ve havalimanı yoğun sis altında olduğundan sebebin, sis olduğunu varsaydık. Garip bir şekilde Prag şehir merkezinde 3 gün boyunca hiç sis yokken dönüşte havalimanı yine sis altındaydı ve 1-1.5 saat geç kalkabildik. Prag’a kışın gideceklere duyurulur.
Prag şehir içi ulaşım neyse ki basit. Tüm duraklardaki makinelerden 30 dakikalık, 1 saatlik ve günlük bilet alabiliyorsunuz ve bileti işlediğinizde zaman başlıyor. Havalimanında metro yok ama 10-15 dakikada bir kalkan otobüsler metroya götürüyor ve otobüsün üzerinde de hangi hata gittiği kocaman yazıyor. Zaten iki tane metro hattı (A ve B) var ve ikisi de merkezde birleşiyor. Biz yaklaşık 45 dakikada, havalimanından otelimizin tam yanında olduğu Mustek durağına ulaştık.
Şehri gezerken toplu taşıma veya taksi kullanmanıza pek gerek yok. Yürüyerek gezmek en mantıklısı ama biz ikinci gün daha az yürümek için metroyu iki durak için kullandık. Toplu taşıma da gayet kullanışlı. Yine de iyi bir yürüyüş ayakkabısı Prag için yeterli olacaktır.
Konaklama
Biz şehrin tam merkezinde yer alan Hotel Liberty’de konakladık. Öncelikle konumu çok iyiydi. İki metro hattının da kesiştiği Mustek durağının yanında ve Devlet Müzesi’ne giden Vaclevski Bulvarı’nın başında yer alıyor. Şehrin eski kısmının çoğunluğu gibi, otelin binası da restore edilmiş. Bu yüzden odalar genişti, tavan gayet yüksekti, dekorasyon ise vintage denebilecek eski tarzdaydı. Odanın tek eksisi, priz azlığıydı. Onun dışında kahvaltıdan da memnun kaldık. Önerebileceğim bir otel oldu.
Biraz Tarih…
Almanya ile Avusturya’nın arasına sıkışmış bir ülke Çekya. Bu iki Germen ülkesinin ortasında Slavların bir alt kolu olan Çeklerin yerleşmiş olması ilginç. Zaten İkinci Dünya Savaşı bitimine kadar bölgede ciddi oranda Alman nüfusu da varmış.
Prag, 9. yüzyılda Bohemya Bölgesi’nin (evet, o ünlü Queen şarkısındaki) esas kenti olarak Vitava Nehri üzerinde kurulmaya başlansa da 14. yüzyılda adından söz ettirmeye başlıyor. Çünkü hem Bohemya Kralı hem de Kutsal Roma İmparatoru olan 4. Charles şehre bugünkü şeklini vermeye başlıyor. Şehrin en ünlü köprüsü olan Charles Köprüsü ve Orta Avrupa’nın ilk üniversitesi olan Charles Üniversitesi onun zamanının yapıtlarından ki babası John da kalenin ortasındaki Gotik St. Vitus Katedrali’nin inşasına başlamış (ama 20. yüzyılda tamamlanabilmiş!).
O zamanlardan beri Prag, Avrupa’nın önemli kentlerinden. Üniversitesi önemli bilim insanları yetiştirmiş, önemli bir ticaret merkezi olmuş, Mustafa B. Bozkurt’tan öğrendiğime göre şehir önemli bir okült merkeziymiş. Yani kitabi dinlerin haricindeki akımların, tarikatların bulunduğu bir yermiş. Mesela numeroloji tutkunu olan 4. Charles, Charles Köprüsü’nün temelini 1357 yılının 9. ayının 7. günü saat 5.03’te attırmış (1-3-5-7-9-7-5-3). Keza şehirdeki çeşitli binaların ve heykellerin üzerinde gizli anlamlar ve mesajlar barındıran detaylar varmış. Bozkurt videosunda bazılarını gösteriyor.
Protestanlık öncesi ilk Katolik kilisesi karşıtlığı da Jan Hus tarafından Prag’da örgütleniyor. O dönemde kilise bunu bastırsa da Hus’un heykellerini şehirde görebilirsiniz. Halkının çoğu kitabi dinlere inanmayan Çekya için Hus hâlâ önemli bir figür. Prag’ın ünlü “camdan atma” (defenestration: politik karşıtını âniden camdan atarak öldürme) akımı da Hus döneminden 2. Dünya Savaşı’na kadar önemli bir protesto biçimi olarak kentle özdeşleşmiş.
Ayrıca Nazilerin savaş öncesi (İngiltere ve Fransa göz yumduğu için) ilk işgal ettiği yer de Prag! Bu yüzden Almanya ve Avusturya arasındaki bu ülkede 1950’lerden itibaren Almanlar bulunmuyor, ki Prag’ın medar-ı iftiharlarından Kafka’nın yazı dili Almanca mesela.
Son olarak sol tarihinde önemli köşe taşlarından biri de Prag Baharı’dır. SSCB’nin uydusu olmaktan çıkmak isteyen Çekoslovakların örgütlediği isyan, SSCB tarafından 1968’de askeri müdahaleyle bastırılmıştı. Bu olay, Rus olmayan komünist ve sosyalistlerde soru işaretleri yaratmıştır.
Genel Bilgiler ve Müzeler
Kısacası tarihi bu kadar karışık ama bir o kadar mühim bir şehri gezmek, bana son derece heyecanlı ve keyifli geldi.
Prag şehri, en azından gezilecek bölgesi, gayet kompakt. Şehrin ortasından Vitava nehri akıyor. Doğusunda, gayet düz olan ‘eski şehir’ var. Ana meydan, Astronomik Saat, Devlet Müzesi, tren garı bu tarafta. Aslında gezilecek yerlerin çoğu denilebilir. Nehir batısı ise yokuşlu ve şehre hâkim iki tepesi var. Birisinde, şehrin ünlü kalesi var. Diğerinde ise geniş bir park. Ama nehrin batı kıyısında da Kafka Müzesi gibi ilgi çekici turist durakları var.
Prag’ı çekici kılan ana etken, 2. Dünya Savaşı’ndan hiç zarar görmemesi. Böylece kent, gelişim gösterdiği 14. yüzyıl civarında donmuş gibi. Tabii modern izler görülüyor, mesela her yerdeki Starbucks gibi (kalenin ana meydanında bile vardı!), ama genel olarak bir Orta Çağ kentinde dolaştığınızı hissediyorsunuz. Bu yüzden nehrin iki tarafında da sokakları arşınlamak keyifli. Hiçbir binaya, müzeye, kiliseye girmeseniz bile kentin özgünlüğünün tadını çıkarabilirsiniz.
Tabii her turistik kentte olduğu gibi, Prag’da da bir yapılacaklar listesi var. Ama çoğu blog ve vlog’un sıraladığı bunları yapıp yapmamak kişiye kalıyor. Mesela biz Devlet Müzesi’ne, St. Vitus Katedrali’nin (veya başka bir kilisenin) içine, en dar sokağa veya Lennon Duvarı’na gitmedik. Yani aşağıda okuyacaklarınız dışında da yapılacak bir sürü aktivite var.
Mekânlara geçmeden para konusunu da yazayım. Ülkenin para birimi Avro değil, Çek Koronası. Her yerde döviz bürosu var ama bazısı kazıklayabiliyormuş. Bu yüzden okuduklarımdan yola çıkarak bir handa bulunan Alfa Prague’da döviz işlerimizi hallettik. ATM’den çekmek de nispeten güvenli. Çoğu yerde kredi kartı zaten geçiyor ve çoğu dükkân, hatta tezgâh Avro da kabul ediyor (ama kuru kafalarına göre belirliyorlar).
Gittiğimiz ilk müze, Mucha Müzesi’ydi. Mustek metro istasyonundan yürüyerek birkaç dakikada ulaşabileceğiniz bu müzede, dünyaca ünlü Çek illüstratör ve grafik tasarımcı Alphonse Mucha’nın eserlerinin çoğunu görebiliyorsunuz. Eşim bir Mucha hayranı olduğundan zaten yapılacaklar listemizin ilk sırasındaydı. 1 saatte rahatlıkla bitirilebilen müze, Mucha’yı layığıyla yansıtmayı başarmış.
Şehirle özdeşleşmiş (ama yukarıda değindiğim gibi hep Almanca yazmış olan) Kafka’nın da müzesi, şehrin önemli uğraklarından. Manesuv Köprüsü’nün batısında bulunan müzeye girmeden önce, hemen yanındaki Park Cihelna’ya uğramanızı tavsiye ederim. Çünkü nehir kıyısındaki bu parkta, dünya tatlısı bir hayvan olan kunduzlar yaşıyor. Kafka Müzesi de gayet kompakt, adandığı kişi gibi depresif ama gayet bilgilendirici. Edebiyat severlerinin uğraması şart. Ayrıca şehrin farklı noktalarında Kafka’ya bir sürü gönderme var. Yazarın mekanik olarak devamlı dönen büstüne eski şehrin bir sokağında denk gelebilirsiniz.
Biz bir de Karla Zemana Müzesi’ne gittik. Burası çocuklar ve sinefiller için diyebilirim, biz çok keyif aldık ama sizi bilemem. Stop-motion animasyon türünün ilk örneklerinin ve başyapıtlarının Çekya’dan olmasına hep şaşırılır. Ama 60’lar ve 70’lerde türün en iyi ve ayrıksı örneklerini vermişlerdir. Karla Zemana ise bu türün dünyadaki öncülerinden, 40’larda sektöre girmiş. Stop-motion türüne katkısıyla beraber bazı görsel efekt trüklerini de icat etmiş. Müzede hem Zemana’nın hayatı ve eserleri hakkında bilgileniyorsunuz, hem de eserlerinde kullandığı teknikleri detaylı olarak inceleyebiliyorsunuz. Bir sinema tutkunu olarak müzede mest oldum.

Şehri arşınlarken ana meydanı ve oradaki Astronomik Saat’i görmemeniz imkânsız zaten. Meydanın aşırı kalabalığı da, saatin saat başı tekrarlanan döngüsü de bize çekici gelmedi. Kentin okült geçmişinin izlerinin peşindeyseniz başka tabii. Meydandaki Jan Hus heykeli, saatteki her bir figürün anlamı ve bazı binaların cephelerindeki Latince yazıların gizli anlamları size inceleyecek ve düşünecek bir sürü şey vaat ediyor.
Aynı şeyler kentin en önemli köprüsü Charles Köprüsü için de geçerli. Araç trafiğine kapalı olmasına rağmen öyle bir yaya trafiğine sahip ki bu köprü, birkaç kez ezilme tehlikesi geçirdik. Köprünün iki kenarı da heykellerle süslü ve her heykelin yine görünen ve gizli anlamları mevcut. Mesela dilek heykeli gibi, insanlar dokunup dilek diliyor, görmemeniz imkânsız.
Prag Kalesi şehre, nehrin batı tarafından tepeden baksa da klasik bir kale formunda değil. Sanırım eski şehre baktığı cephe gayet dik olduğundan surla çevreleme ihtiyacı hissetmemişler. Bu sebeple, nehir tarafından gidecekseniz gayet yüksek eğime sahip iki patika aracılığıyla tırmanmanız gerekiyor. Genelde de birinden çıkıp diğerinden iniliyor, çünkü patikalar kalenin farklı iki ucuna çıkıyor.
Kale; St. Vitus Manastırı, çeşitli ufak müzeler ve Altın Yolu kapsıyor. Kalede sadece binalara/müzelere giriş ücretli, Altın Yol’a giriş ise 16.00’dan sonra (sanırım mevsime göre değişiyor, kışın 16.00) ücretsiz. Biz manastır ve müze içlerine girmemeye önceden karar verdiğimizden 16’ya doğru kaleye tırmandık. Ana caddede yürümek zaten ücretsiz, manastır ve binaların görkemli dış cephelerini böyle de görebiliyorsunuz.
Altın Yol ise kale içindeki bir sokak, zamanında sarraflar burada oturduğundan bu ismi almış. Yukarıda Prag’ın 14. yüzyılda donmuş gibi olduğundan bahsetmiştim, bu sokağın bence tek esprisi ‘gibi’nin atılması. Bir Orta Çağ sokağında yürüyorsunuz, evler ona göre restore edilmiş. Çoğu ev dükkân zaten, sanırım birkaçı küçük birer müze. Yani eski şehirden çok farklı değil bence.
Yemek kısmına geçmeden, bizim bu tarihlerde gitmemizin sebebi olan noel marketlerden bahsedelim. Açıkçası Prag’dakiler Avrupa çapında en fazla övülenlerden. Eşim daha fazla sevdiğinden onun yorumlarını aktaracağım: Genel olarak Almanya’dakilerden ve Viyana’dakilerden vasat buldu. Çünkü el işi ve farklı ürün satan tezgâh sayısı hatırı sayılır oranda azdı. Çoğunluğu yiyecek ve içecek üzerineydi.
Bizim gezdiğimiz bölgelerde iki orta büyüklükte, üç de küçük noel marketi vardı. Yiyecek olarak sosisli ve burger çeşitleri, patates kızartması ve çikolataya bandırılmış meyve çeşitleri ağırlıktaydı. İçecekte ise sıcak şarabın (glühwine) aksine elmalı bir alkollü içki revaçtaydı.
Yemek-İçki
Eşimle gurme olduğumuzu iddia edemem ama iyi ve farklı şeyler yemekten her zaman keyif alıyoruz. O yüzden gitmeden önce nerede ne yiyeceğimizi araştırmaya ayrıca zaman ayırıyoruz. Bu araştırmadan aklımdan kalan iki unsur var: Prag’ın (Anthony Bourdain’in ifadesiyle) domuz etinin (dünyadaki) başkenti olduğu ve Çekya’nın, biranın en çok tüketildiği ülke olması.
Dinî ya da başka bir hassasiyet sebebiyle domuz eti yemiyor olabilirsiniz, eşim de pek tercih etmez. Ben bayılmasam da yurt dışındayken farklılık olsun diye tercih ediyorum. Bu, Prag’da sadece domuz eti var demek değil, ama etli yemekler genelde domuzlu ve ben gayet memnun kaldım. Bloglarda ‘pork knuckle (domuz budu)’ özellikle öneriliyordu ama porsiyonları büyük olduğundan ve tek kişi cesaret edemediğimden yiyemedim.
Aslında en çok tüketilen bira türü olan ‘pilsner’in Çek menşei olduğunu biliyordum ama Çeklerin bu kadar bira tutkunu olduğunu tahmin etmezdim. Pilsner’in mucidi Pilsner Urquell’in müzesi ve dükkânı otelin yanındaydı zaten. Ayrıca şehirde bir sürü iyi bira salonu varmış, ben birkaçını (Lokal Dlouhaaa gibi) not almıştım ama atıştırma tercihlerimizi hep noel marketlerde yaptık. Bu salonlarda çok çeşit varmış ve ortam olarak da canlı oluyorlarmış.
Gelelim bizim gittiğimiz mekânlara. Ben en çok, aslında bir kasap olan ama burger ve etli sandviç de satan Nase Maso’yu beğendim. Burası eski şehrin kuzey tarafında bir pasajın girişindeki kasap dükkânı. İçerisinde sadece bir masa var ve orası doluydu gittiğimizde. Pasajın koridoruna ayakta yemek için masalar koymuşlar, biz öyle yedik. Kapının hemen yanında bir otomat var, siparişinizi oraya girip kredi kartıyla ödüyorsunuz. Biraz sonra siparişiniz geliyor. Ben burger yedim, eşim sandviç aldı. Porsiyonlar küçük gözükse de içindeki et miktarı gayet fazla. Bizim ülkenin tersi yani ve tadı muazzamdı. Hayatımda yediğim en iyi burgerlardan biriydi.
Çekya’da ekmek üstü sandviç, yani tek dilim ekmek üzeri çeşitli malzemeler, gayet popülermiş. Okuduklarıma göre en iyileri Nase Maso’nun komşusu olan Bistro Sister’daymış ama biz aynı yere bir daha gitmek istemediğimizden Lahudky Zlaty Kriz’de yedik. Envai çeşit vardı, birer tane farklı çeşit aldık. Gayet beğendik, tavsiye edilir.
Açıkçası şık, fine dining restoran da bakındık ama gerçekten değecek bir yer bulamadık. Ama bu tarza yakın iki yere rezervasyonsuz gittik. Cafe Savoy, Legii Köprüsü’nün batı tarafında olan asırlık bir kafe. Prag’a yolu düşen, aklınıza gelebilecek tüm tarihi figürler buraya gelmiş, Nazım Hikmet de. Bu yüzden biraz popüler, rezervasyon yaptırmanızı öneririm çünkü biz oturmak için kapıda 1-1.5 saat bekledik (hava da soğuktu). Ama ikimiz de değdiğini düşünüyoruz.
Bir kere dekorasyon çok şık ve içeride hizmet dahil olmak üzere 20. yüzyıl başı havasını korumuşlar. Bu açıdan Viyana’nın asırlık kafelerine benziyor ama bizce farkı, lezzetlerinin de güzel ve farklı olması. Ben tavuk etli balkabağı çorbası aldım, çok lezzetliydi. Eşim şnitzel aldı, bana da biraz verdi, çok iyiydi. Ama esas olay bir Çek tatlısı olan vertnik! Muazzam bir tat, pastacı kremasının pürüzsüzlüğü ve kıvamını unutamıyorum.
Akşam yemeklerimizin birinde, kalenin güney kapısının hemen karşısında bulunan Kuchyn’e gittik. Burası geleneksel Çek mutfağını şık tabaklarla servis eden bir mekân. Hiç beklemeden yer bulduk ama belli olmaz. Ben kırmızı lahana üstü ördek eti aldım, gayet lezzetli bir tabaktı.
Diğer akşam da eski şehrin içinde navigasyonsuz bulunamayacak U Cerveneho Pava’ya gittik ama yer yoktu. Ardından bir Orta Çağ zindanı şeklinde dekore edilmiş Krcma’da yer bulduk. Orada, Prag’da popüler olduğundan, gulaş yedim. Gayet güzeldi.
Son olarak dondurma tutkunları için Creme de la Creme’i önerebilirim. Genel olarak da fiyatlar Türkiye’ye oranla gayet ucuz, en fazla Cafe Savoy’da ödedik, o bile klasmanına göre gayet uygundu. (Şöyle bir karşılatırma yapayım: Şubat 2026’da Beşiktaş’ta gittiğimiz bir hipster köftecide ödediğim hesap, iki ay öncesinde Cafe Savoy’da verdiğimden daha pahalıydı!)
Bitirirken…
Prag’ı gayet beğendik açıkçası. Kompakt bir şehir olması, eski özgün dokusunu kaybetmemesi ve farklı lezzetler barındırması Prag’ın esas avantajları. Ayrıca İstanbul’a yakınlığı hafta sonu kaçamağı imkânı da sağlıyor. Gezmeyi sevenler için iyi bir seçenek.
Fotoğraflar: Damla Kotiloğlu Bötke & Artun Bötke






















Son Yorumlar